Elindeki zambak buketiyle salondan içeri girerken yüzüne, onu kelimelerle tarifi bir zor bir şekilde olduğundan daha yakışıklı hale getirdiğine emin olduğu bir gülümseme yerleştirdi. Üstünde yeryüzündeki en salaş tişört, altında ise aynı şekilde yine yeryüzündeki en yırtık kot pantolon vardı. Saçları, kendileriyle ilgilenilmediğini gözler önüne sermek istercesine dalgalanarak dağınık bir hal almışlardı. Genç adamın yüzü geceyi, geç saatlere kadar uyanık geçirdiği ve uykusunu alamadığı için şişmişti ancak yine de akıllara zarar bir biçimde göze güzel görünüyordu. Ekin Nefes Saygın'ı anlatmak için kullanılacak ilk sözcük, kesinlikle bu olurdu zira adam, kesinlikle erkek güzeliydi. Geniş salon boyunca yürüyerek annesiyle arasındaki mesafeyi kapatırken elindeki buketi uzatarak kadının yanağına küçük bir öpücük kondurdu. "Anneciğim..."
Gülşah, ellerinin arasına bırakılan buketteki beyaz çiçeklerin güzelliğine bakarken sitemkar bir tavırla omuz silkti. Nefes'in bu çiçekleri, çok değil birkaç hafta önce ayrı eve çıktığı için özür mahiyetinde yanında getirdiğine adı gibi emindi. İki çocuk da - Destan ve Nefes'i kastediyordu - yıllarını Aslan'la birlikte geçirdikleri için gönlünü almak konusunda bir nevi staj yapmış gibi olmuşlardı. Elbette ki Aslan'ın çiçek almaktan çok daha yaratıcı yöntemleri vardı ancak Nefes de kesinlikle yabana atılacak gibi değildi. Bir kere küçük oğlu, şeytan tüyü var dedikleri tiplerdendi. Kesinlikle tehlikeliydi ve bunun farkında olması onu daha da tehlikeli yapıyordu. Mesela Aslan, asla isminin hakkını veren yırtıcı bir yanı olduğunu gizlemeye gerek görmüyordu ve bunu yaratılışına eklenmiş doğal bir şey gibi üzerinde taşıyordu ama Nefes, onu Ekin Nefes Saygın yapan yanlarını, yani asla kafese kapatılarak ehlileştirilemeyecek ruhunu büyük bir ustalıkla gizlemeyi başarıyordu ve bu durum, onu geri kalan herkese göre daha tekinsiz bir adam yapıyordu.
Düşüncelerinin oluşturduğu sis bulutu yanağına kondurulan şiddetli bir öpücükle dağılırken başını çevirip Nefes'in ılık, yeşil baharlara benzeyen kehribar rengi gözlerindeki ela yansımaları, gözlerinin kamaşmasına müsaade ederek bir süre izledi. Yüzü daha ziyade Aslan'ı andırmasına rağmen genç adam renklerin iç içe geçerek eşsiz bir manzara haline geldiği gözlerini, Gülşah'tan almıştı. Kadın, oğlunun yüzünü sevimli bir hale getirerek kendini acındırmak istercesine çattığı kaşlarına bakarken tatlı sert bir sesle homurdandı. "Hep babanızdan öğreniyorsunuz bunları, değil mi?"
Parmaklarını pantolonun ceplerine takarak olduğu yerde yaylanırken omuzlarını kendine çekti Nefes. Dudakları umursamazca bükülürken kaşları görüntüyü tamamlamak istercesine havalandı ve ardından muzip tınılar taşıyan sesi duyuldu. "Hepimizin kendine göre bir takım yöntemleri var tabi, anneciğim."
Gülşah insanda daha çok gülümseme isteği uyandıran sevimli bir öfkeyle kaş çatarak Nefes'in omzuna varlığı hissedilmeyecek kadar hafif bir şekilde dokundu. Çiçeklerin zarar görmemesi için büyük bir özen göstermişti. "Utanmaza bak, bir de açık açık söylüyor."
"Ama anne," diyerek kendini korumak istermiş gibi geriye doğru kaçtı genç adam. "Yalan söylesem daha mı iyi?"
Gülşah'ın cevap vermek için aralanan dudakları merdivenlerden ayak seslerinin gelmesiyle kapanırken kadın, aşağı inenin Aslan olduğunu adımların şiddetinden anlayarak çiçekleriyle birlikte bahçeye yöneldi. İki adam, tatlı tatlı birbiriyle atışırken onları yalnız bırakmak istemediği için onun, "Haydi gelin, kahvaltı hazır," diyen sesine Aslan'ın abartıyla Nefes'e tezahürat yapan iğneleyici sesi karıştı. "Beyzadem, hoş geldin."
Nefes gülmemek için dudaklarını ısırırken ciddiymiş gibi yaptığı için boğuk çıkan sesiyle "Hoş buldum, devletlum," diye cevap verdi.
Adam gözlerini kibirle kısarak Nefes'i tepeden tırnağa süzdü. Üzerine tam oturan İtalyan kesim takım elbisesiyle jilet gibi görünen Aslan'la yırtık kotunun üzerine dövmelerini gösterecek kadar derin bir yakaya sahip, ince bir tişört giyinmiş olan Nefes iki ayrı gezegenden gelmiş gibi alakasız görünüyorlardı. Adam oğlunun onunkine zıt görüntüsüne alışmış olmanın verdiği rahatlıkla "Zibidi," diye mırıldandı. Ardından kolunu omzuna atarak Nefes'i kendine çektikten sonra bahçeye yönlendirdiği adımlarıyla Gülşah'a seslendi. "Olmadı bu çocuk Gülşah!" Kahvaltı masasının baş köşesindeki sandalyesine kurulurken başını iki yana sallayarak kendi kendine hayıflandı. "Seni büyütürken neyi yanlış yaptık, bilmiyorum ki."
"Fazla şımarttığınız için olabilir." Mevsim'in neşeli sesi kulaklarına ulaştığında başını evin bahçeye açılan kapısına çevirerek sırıttı Nefes. "Sevgi arsızı oldu çocuk." Nefes'in yanındaki sandalyeye oturduktan sonra parmaklarıyla kardeşinin karışık duran saçlarını iyice içinden çıkılmaz bir hale getirerek göz kırptı. "Değil mi Eko?"
Mevsim'in babasından torpilli olduğunu bildiği için eliyle saçlarını düzelterek "Tabi, tabi," diye homurdandı Nefes. "Tabi, Mevsim."
Genç kız, annesine benzeyen sevimli yüzüyle neşe içinde gülümseyerek saçlarını savururken Destan "Günaydın," diyerek bahçeden içeri girdi ve böylece kahvaltı masası tamamlanmış oldu. Destan büyük adımlarla masaya ulaştığında önce annesinin yanağına, ardından Mevsim'in saçlarının arasına uzun öpücükler kondurduktan sonra Nefes'in sandalyesinin arkasına geçerek elini, kardeşinin omzuna yerleştirdi. Elinin altındaki omzu sevgiyle sıkarken, "Ne zaman gelsem buradasın," diyerek Nefes'e takılmayı da ihmal etmedi. "Hani taşınmıştın sen oğlum?"
"Rahatsızlık mı verdik paşam?"
Destan, kardeşinin sataşmasına gülümseyerek karşılık verirken Gülşah iç çekmekten kendini alamamıştı. O da Aslan da gençken ailelerinden ayrı eve çıktığı için bir şey diyemiyordu ama herkesin aynı çatı altında yaşadığı zamanları özlemle anıyordu. Destan ayrı eve çıkma işini ilk kez gündeme getirdiğinde onu vazgeçirseler bile Nefes için aynı şeyin söz konusu olmayacağını bildiklerinden Aslan, ikisiyle de bir anlaşma yapmıştı. Üniversite diplomalarını aldıktan sonra istedikleri yerde yaşayabilirlerdi. Nitekim önce Destan, sonra da Nefes mezun olup ayrı eve çıkmışlardı. İstese Mevsim de yapabilirdi ancak kız şimdilik anne ve babasıyla yaşamaktan mutlu görünüyordu. Arada kahvaltılar ve aile yemekleri olmasa oğullarının yüzünü göremeyecekti. Bu düşüncenin neden olduğu kırıklığı saklamaya çalışarak "O konuyu hiç açmayın," diye mırıldandı.
Aslan, karısının tavrından gerekli mesajı almış olacak ki "Her neyse," diyerek gülümsedi. "Bugün ikiniz de benimle geliyorsunuz."
"İkiniz, derken?" dediği sırada eliyle iki yanında oturan kardeşlerini gösteriyordu Nefes.
Destan ise başka bir konuya takılmıştı. "Benimle, derken?"
"Siz ikiniz," diyerek Destan'la Nefes'i işaret etti Aslan. Ardından eli ağır çekimde kendine döndü. "Benimle..." Her söylediğinin anlaşılmasını isteyerek aptala anlatıyormuş gibi tane tane devam etti. "İnşaat'a geliyorsunuz." Sağ tarafında oturan iki delikanlıya da ters bir bakış atarak homurdandı. "Hani şu Diyalektik geldiğinizde zahmet edip yukarı çıkmadığınız yer?"
Nefes umursamazca omuz silkerken Destan suçunu bilen bir çocuk gibi bakışlarını kaçırarak mırıldandı. "Ne yapacağız İnşaat'ta?"
"Aslında seninle ilgili bir durum değil," diyerek açıklamaya koyuldu Aslan. Mimar olan, Nefes olduğu için konu doğrudan onu ilgilendiriyordu ama fırsatını bulmuşken Destan'ı da İnşaat'a götürmekte herhangi bir sakınca görmüyordu. "Mimar Sinan Üniversitesi sanat tarihi öğrencileriyle ortak bir restorasyon çalışması yapacağız." Elini onu dinlemiyormuş gibi görünen küçük oğluna doğru sallarken sesini yükselterek devam etti. "Sen de bu projedeki mimarlardan biri olacaksın."
"Niye ben?"
Nefes'in itiraz etmek yerine çocukça bir öfkeyle dile getirdiği soru yüzünde geniş bir gülüşe neden olurken oturduğu sandalyede geriye yaslanarak parmaklarını yeleğinin ceplerine taktı Aslan. "Çünkü ben öyle istiyorum, Nefes."