3.Bölüm Merdivenli Yokuş

3609 Words
Onu bu bahçede çok nadir gördüğümden dolayı büyüdüğümüzden beri şaşkınlıkla dışa vurmuştum diyeceğim şeyleri. "Serhat abi burada ne işin var?" Durakladı yine elini ensesine götürüyorken dudaklarını kemiriyordu loş sokak ışıkları yüzüne vuruyorken aşağı inmemi bekliyordu. Penceremi yüzüne kapattığım da ellerim titriyordu görüyordum aynaya baktığımda saçlarımı düzelttim yeşil gözlerimin içine baktım her seferinde onu gördüğüm de çocukça heyecan yapmayacağıma söz verdim kendime. Merdivenlerden hızla iniyorken ayakkabılarımı nasıl giydim hatırlamıyordum bile. Kapıyı sertçe açtığım da ilk başta ürktü sonra ise gülümsedi. Daha kötü ne yapabilir ki derken gülümsedi ve dünyanın en güzel gülümsemesini sakladı benden. Şu an eylül değil biz bahar ayına dönüş yapmış bulunmaktaydık kekelememek için hiç konuşmadan bahçe kapısına yöneldim, kolumu saran sıcak ellerini hissettiğim de durdum. Onun kokusuna bulanmış ceketini omuzlarıma bıraktığın da tüm vücudum adeta ısısız kalmışta onun sıcaklığı ile baştan aşağı büyülenmiş gibiydi. Nefesi yanaklarıma yakın olduğun da adeta nefes alamıyordum nefes alma alanım kısıtlanıyordu sıcak nefesinin buğusu ile, benden uzaklaştığında kapalı gözlerimi görmemesi için telâşlandım kolunu bana uzattığın da sıcacık konuştu. " İstanbul'da evden çıkarken üzerine bir şeyler almayı unutma orada ben yokum kimse üşümemen için ceketini vermez" Bakışlarımı bahçedeki çimenlerden aldığım da loş ışık altın da parlayan yeşil gözlerine baktım yanaklarım pembeleşirken ceketime gömüldüm. " Önüm, arkam, sağım, solum sobe! Çocukların saklambaç oyunu gibi. Ben de tıpkı bir yarı tanrı gibi oturmuşum gökyüzünde, zavallı çılgınların sırlarını gözlüyorum dikkatle. Bakalım daha neler çıkacak hırsızın torbasından." Önce şaşırdı sonra o şaşkınlığın yerini hayran bakışlar aldı. Gülümsedi dudaklarını araladı yutkunduğunu ben bile görmüştüm, havadan dolayı üşümüş kızarmış hafif de elini bana uzattığın da geri vazgeçti. Yine gözlerim bahçeyi incelerken utançla koluna girdim vücudu o kadar sıcaktı ki hani bir manyetik alan olur ya çekimine asla karşı koyamayacağınız, onunla ne zaman yan yana gelsek vücudum da kalbim gibi yanından ayrılmak istemiyordu. Aklım ve kalbim o kadar çok savaş veriyordu ki birisi galip gelecekti bir gün ve galip gelen bir itiraf yaptıracaktı bana. Sessiz sükûnet içinde olan sokaklardan yürüyorken yanımda olan adam sanki hayal ürünümdü ya da yine onunla ilgili kurduğum saçma bir hayal. Çocukken oynadığımız parka geldiğimizi anladığım da kalbim biraz acımıştı çocukken önün de oynadığımız banka oturduk. O bank...O park...O hatıralar...O yeşil gözler... Çocukluğumun pembe dizisi gibiydi adeta yine o parkta, o bankta, o hatıralar ile yan yana oturuyorduk ama ikimiz de konuşmuyorduk ama eminim onun da aklına bu parkta ki küçüklüğümüz geliyordu. Aynı anda baktığımız da güldük yanaklarım yine elma şekerine bürünüyorken bakışları sertleşti. " Hastamı oldun sen?" Dudaklarını alnıma bastırdığın da tüm vücudum gerildi kalbim saniye de milyon kere attığında nefes alışım hızlandı. Dudaklarını alnımdan çektiğin de beyaz ten renginin hayalet rengine döndüğüne emindim. "Yanakların pembe oldu ateşin var sandım annem de hep ateşimi dudakları ile kontrol ederdi daha iyi anlaşılıyormuş bende dediğini uygulamak istedim" Ayağa aniden kalktığım da daha fazla bu yakınlığa dayanmak istemedim. Onun için herşey belki oyundu ama benim tüm hayatımı etkiliyordu yaptığı hareketler dediği şeyler sürekli beynimi kurcalıyordu. Arkamdan seslendiğin de yine vücudum benden bağımsız hareket ederek durdu olduğum yere bir sesi ile sabitlenmiştim yine. "Hicran bekle!" Nefes nefese yanıma geldiğin de gözlerimi devirdim kollarımı göğsüm de birleştirirken bana bakıyordu. " Böylemi veda edeceksin bana?" Anın da kibirle şekilde göğsümde birleştirdiğim kollarım iki yanıma düştü. Doğru veda ediyordum ona sarılmak o kadar çok istedim ki bu bana bakan yeşil gözlü adamı seviyordum... Çok seviyordum hatta ama onun kokusunu içime çekersem gidemezdim ki buralardan mahkûm ederdi beni bir on yıl daha kokusu bu İzmir'e bu filistin sokaklarına. Dudaklarımı araladım ama demekten vazgeçtim hem ne diyecektim ki? Seni çok seviyorum ben sana aşığım abi demek çok canımı yakıyor mu diyecektim? Asla... Ben kendi içimde bile bunları demekten o kadar çok korkuyordum ki birde bunu onun yeşil gözlerine bakarken demek ki? Düşüncesi bile kalbimi yerinden çıkarıyordu... Tebessüm ettim elimi arkadaşca uzattığım da üzerimdeki cekete sokuluyordum, elini uzattığın da nazikçe sıkmasını bekledim ama elimden tutup kendine çektiğin de afalladım. Başım onun tam kalbinin üzerine denk geldiğin de kokusunu yıllar sonra bu denli içime doya doya çekiyordum. Çok tehlikeliydi kokusunu içime çekmek ama ona karşı koyamıyordum sanki ayrılan iki abi kardeş değil de birbirine sırılsıklam aşık heyecanlı iki sevgili gibiydik. Kendimi ondan çekmek istesem de yapamadım kokusu çocukluğumu annemin büyük gelen terliklerini hatırlatıyordu ve bir de bu yeşil gözlü adama olan platonik aşkımı.Aptalcaydı belki platonik aşklar ama senin elinde olmuyordu ki onun gülümsemiş resimlerine baktığın da bile,sana gülümsedi sanıyordun öyle bir aşktı benimki de birlikte yan yana yürüdüğümüz de bile onunda bana aşık olduğunu düşünüyordum.Kendini benden çektiğin de gülümsedi gözlerimin önüne düşen uzun siyah saçlarımı kulağımın arkasına nazikçe aldığın da heyecandan yutkundum.Gülümsedik birbirimize loş sokak lambaları altında eylül soğuğu kendini iyiden iyiye hissettirirken konuştu tatlı sesi ile. "Beni unutma olur mu" Yutkundum.Onu aklımdan bir saniye bile çıkaramazken bunu demesi boğazıma düğüm oluyordu. "Unutmam" Dedim düğümü yok sayarcasına konuştuğum da ağızımdan çıkan buhar eylülü gözler önüne seriyordu. "Hoşçakal Serhat abi" Ceketini tenimden söküp aldığım da kalbim de vücudum gibi rüzgara esir olmuştu. Ardımda onu bırakmak ne kadar zor olsa da gitmek de istiyordum artık. Evime girdiğim de kapıya yaslandım ellerim ile alnımı ovuşturdum elime kalbimi koyduğum da sanki kalbim kan ağlıyordu, ona aşık olan ben gözlerime bile bakmayan oydu... Babamın sesini duyduğum da salona yöneldim kendimi toparlayarak yanına gittiğim de telefon konuşmasını hemen sonlandırdı. Çatık kaşları altın da gurur duyan bakışları ile karşılaştım. " İstanbul biletin yarın sabah 9'da otobüsün kalkıyor." Telefonunu yine arama yapmak için aldığın da salondan gidiyordu. Aramızdaki bu duvar o kadar canımı yakıyordu ki ben o duvarın altın da hergün ölüyordum ama bunu babam bilmiyordu galiba. Avucumdaki bilete baktım yarın gidiyordum tatiller de bile döneceğimi sanmıyordum açıkçası da ne umursayan bir babam ne de karşılıksız olan aşkım beklemezlerdi zaten beni biliyordum. Ama ondan bu kadar ayrı kalmak nasıl olacak bilmiyordum bile. İzmir'den ve hayatımda tek kalmış babamdan bile gitmek istediğim bir acıydı ona olan sevgim. Yeni bir şehir yeni bir sokak yeni insanlar... Oraya gittiğim de kesinlikle hayatıma beni üzmeyen insanları alacaktım bu benim yeni hayatımın ilk kuralıydı. Çocukluktan beridir onun sadece 2 blok ötesin de olmaya alışkındım birden bire onunla arama kilometreler koymak ne kadar mantıklı bir karardı bilemiyordum.Ama daha fazla da böyle olamazdı ben bir çiçektim o ise kurumuş yaprağı eğer onu kesmezsem,tüm yeşilliklerim onun zehrini içecek ve sararacaktı.Avucumdan yere düşen kağıt parçasını elime aldım gözlerimi kapattığım da düşüncelerin gitmesini istedim her şeye alışmıştım neydi ki şimdi bu çocukluk? Kendi kendimi motive ederken eski ahşap merdivenlerden odama doğru yol alıyordum.Yatağa kendimi attığım da siyah uzun saçlarım yüzümü kaplamıştı bu saçlardan sıkılmış şekilde yüzümden oflayarak çekmiştim.Saçlarımı çocukluktan beridir hiç kestirmemiştim nedeni ise Serhat'ın bir gün okuldan eve gelirken fırının önün de "saçların çok uzun tıpkı prensesler" gibi demesiydi.Ondan duyduğum tek ve son iltifat bu olunca hiç kestirmeme kararı almıştım.Kesinlikle hiç kimse saçlarımı kestirme kararı aldıramazdı o beni böyle seviyordu...O beni seviyordu önemli olan tek şey buydu.Gülümsedim tavana bakarak aptalca hemde.Mesaj zil sesi gülümsememi böldüğün de kaşlarımı çattım. "Sana gitme demeyeceğim lavinia" Serhat ismini görünce kalbimin vuruş hızı daha da yükseliyordu. "Ama gitme lavinia" Yine çocukça oyunlarından birini oynuyordu bana karşılık vermek yerine telefonu masaya koydum tavanı düşünceli düşünceli izliyorken yeni evime bakmıştım telefondan babamın tuttuğu eve çok küçük ama çok şirin ve tarihli bir sokaktı. Merdivenli yokuş evlerinin sıra sıra yan yana olduğu sokağın sonunun denize bağlandığı ve uzun yokuşlu dik ölümüne yorucu merdivenleri sokağın hakkını veren merdivenleri... Dolabıma yöneldiğim de R harfi işlenmiş o bilekliği avuçlarıma aldım nedenini bilmiyordum ama hâlâ saklıyordum o çocuğun bilekliğini... Yatağıma tekrar uzandığım da bilekliği kalbime bastırdım düşüncelerden kurtulmak istedim bilekliğin sahibini düşündüm sürekli belki o çocuk büyümüştü belki de bambaşka bir şehir de bambaşka bir hayatı olmuştu. İsmini sürekli boş zamanlarım da tahmin etmeye çalışırdım hep bu bana eğlenceli geliyordu kafamda bir sürü isim bir sürü yüz, sima göz rengi oluşuyordu seviyordum bunu ama hiç tanımadığım birinin bir parçası bendeydi ve kendimin gibi sahiplenmiştim artık bunu. Bilekliği bileğime taktığım da huzurunu tüm vücudum hissetti yeni evimi düşünürken dudaklarım sessizce fısıldadı. İstanbul... Merdivenli yokuş... Telefonumun çirkin alarmı çaldığın da tek gözüm açık kapatmaya çalışıyordum. Başımı yastığın altına gömdüğüm de yapacak hiçbir işim yokmuş gibi uyumaya devam ediyordum. Ta ki odamın kapısı çığlıklar ile açılırken... " Biip İstanbul yolcusu kalmasın biip! " Yataktan deve kuşu gibi başımı çıkardığım da deli danalar gibi odada koşuşturuyordum hafsanur ise ardım da deliler gibi gülüyordu. Gözlerimi devire devire hazırlanıyorken gülümsemesi silindi kıyafetlerimi giymeye çalışıyorken yaklaştı utanarak. " Seni özleyeceğim " Seslice nefes aldığım da ona baktım küçük yavru kedi gibi bana baktığın da boynuna atladım ikimiz de sıkı sıkı sarıldığımız da ağlamamak için havaya bakıyorduk eminim. " Havaya bakıyorsun değil mi?" Kıkırdadım birbirimize bakıyorken aynı anda hem üzüldüm hem de seviniyordum. Birlikte eski günleri konuşuyorduk hazırlanırken beni otobüs durağına kadar bırakacağına söz vermişti, kıyafetlerimi giydiğim de makyaj yapmak için o kadar duygu sömürüsü yapmıştı ki daha fazla dayanamayarak onaylamıştım. Bütün herşey hazır olduğun da taksi çağırmak için telefon konuşması yapmaya gitmişti içeri hafsanur. Bu anı fırsat bilerek Serhat'a yazmak istiyordum dün aptal gibi ona cevap vermeyerek ayıp etmiştim. Rehber de adını bulduğum da ellerim titriyordu yazma kısmına geldiğim de seni seviyorum yazmak çok istiyordum ama yapamadım kaç senelik aşkımı bir mesajla itiraf etmek çok aptalca olurdu. Ona duyduğum sevgi mutluluk yerine acıya mahkûm ediyordu beni artık. Sevgi senin canını ve kalbini yangın yerine çeviriyorsa, artık bağlandığın sevgi iplerini bırakmak gerekiyor. Bak o ipi sıka sıka ellerim de kalbim gibi yara olmuştu. Telefonumu çantama geri koyduğum da son kez vedalaştım evimle bahçeye çıktığımız da valizler elimde duruyordum, annemin gidişini hatırladım şimdi o sokaktan ben gidiyordum bir de üzerine. Valizleri sürükleyerek arabaya taşıdığımızda Hafsanur elimi sıkı sıkı tutarak gülümsedi, ben de aynı şekilde tuttuğum da karşılık verdim. Arabaya bindiğimiz de camdan son kez izledim evimi, penceremi, o sokağı, onun evini, bahçemizi, anılarımızı son kez hatırladım ve hepsini burada bitirmeye kendime şart koşmuştum. Yol da giderken Hafsanur' a hiç bakmamıştım konuşmuyorduk ikimiz de telefonum elimde bekliyordum kimin yazmasını ama? Başını toplantılardan kaldırmayan babam mı? Herşeyden bir haber olan karşılıksız aşkımdan mı? Camı açtım umursamadım saçlarımı hepsi rüzgara eşlik etti gözlerimi kapattım, gidiyordum sahiden hem de o şehir de tek başıma olacaktım üstüne üstelik. Taksi durduğun da kalbim daha da heyecan ile çarptı İzmir terminal yazısını gördüğüm de avuç içlerime tırnaklarımı sıka sıka batırdım. Valizlerimi indirdiğimiz de Hafsanur bana bakıyordu, aramızda ki konuşmama mührünü açmıştık galiba. " Bekle beni yanına geleceğim her tatil de tamam mı?" Başımı olumlu anlamda salladığımda gülümsedik dolu olan gözlerle. Ona sıkıca sarıldığım da saçlarımı kokluyordu bir anne gibi davranıyordu bana her zaman o bende buna alışmıştım sadece. Otobüsüme yöneldiğim de arkamdan beni izlediğine çok emindim, ama o dizilerde ki klişe sahneleri yapmayacak ve arkama dönüp bakmayacaktım kesinlikle. Otobüsüme yerleştiğim de Hafsa nur ile bakışıyorduk soğuktan buğulanmış cama, onun için kalp çizdiğim de kalbini tuttu sanki bir ok atmışım gibi bayılma numarası yapıyordu. Gülümsedik birlikte son kez kulaklığımı taktığım da en sevdiğim şarkıdan mısralar döküldü kulaklarıma... Güldürür müyüm Seni bıktırır mıyım bilmem baktırır mıyım yüzüme eğer güldürürsem... Şarkının o güzel piyano melodisine kendimi bıraktığım da otobüsüm hareket ediyordu. Derin bir iç çektiğim de kendimi yeni bir hikayeye çıkmış gibi hissediyordum. Yanıma yolculuk yapan arkadaşım oturduğun da kalbim biraz acımıştı. "Anne ne zaman orada olacağız?" Annesinin gözlerine hayran şekilde bakan o kız çocuğun da kendimi görmüştüm bir anda, bende anneme hep biryere gideceğiz zaman hemen soru sormaya başlardım aynı şekilde. İstanbul benim için şimdiden pek iyi başlamamıştı anlaşılan düşünceleri kafamdan atmak istedim hepsi İzmir'de filistin de kalmıştı bitmişti gitmişti geçmişti. Gözüm kolumda ki bilekliğe takıldı parlayan R harfini parmak uçlarım sevdi yine vücudumu huzur kaplıyordu o bilekliğe bakınca. Tüm yolculuk boyunca gömülür şarkısını dinleyerek ve kraker yiyerek geçirmiş olmam yanı sıra, ara da uyuklamış da olabilirdim. İstanbul'a ayak bastığım ilk an ne yapacağımı düşünüyordum umarım o koca büyük şehir de kaybolmazdım tek başıma. Gözümü açtığım da saat akşam 7'ye geliyordu ben hiç molalar da inmediğim için çok uzun gelmişti bu yolculuk bana. Esneyerek gerildiğim de her yerim resmen ağrıyordu otobüs durduğun da tüm uykum dağılmıştı, gelmiştim işte yeni şehrime yeni evime yeni insanlara. Otobüsten indiğim de yağmur yağdığını yeni anlamıştım galiba bu şehir beni ağlayarak karşılamaya karar vermişti, valizlerimi ve paltomu aldığım da nereye gideceğimi bilemeden öylece duruyordum. İstanbul'a baktım resimlerden ve anlattıklarından daha da güzel di masal gibiydi adeta gecenin loş ışıkları denize yansıyor, bunu daha güzel kılan ise boğazın renkli ışıkları oluyordu... Gözlerimi kapattım deniz kokusu kazınmış olan midemi daha da acıkmış hale getirmişti, telefonumu elime aldığım da Hafsanur çok aramıştı ona kısa mesaj atmıştım iyi olduğum ile ilgili. Küçük filistin sokaklarından kocaman bir şehire gelmiştim yağmur kendini iyiden iyiye belli ediyorken, küçük bir otobüs durağı görmüştüm. En iyisi bir taksi çağırana kadar orada beklemek daha iyiydi koşa koşa durağa gittiğim de üşümüştüm. Paltoma kızarmış yanaklarımı saklıyorken evi nasıl bulacağımı düşünüyordum tüm sorunlar hemen burada kendini belli etmişti, yağmur evi bulamamam babamın hiçbir şey dememesi Serhat'ın gelmemesi derin bir iç çektim elim saçlarıma gidiyorken durdum. Kulağıma gelen tanıdık müzik melodisi geliyordu en sevdiğim şarkı gömülür melodisi. Burada yalnız olmadığımı anladığım da bakışlarımı sol tarafıma doğru çevirdim, soğuk havadan dolayı karşım da duran adamın nefesinin buğusu görülüyordu. Kulaklığından çalan müziğe eşlik ederken dudakları onu izliyordum. Güldürür müyüm seni bıktırır mıyım bilmem baktırır mıyım yüzüme eğer güldürürsem... Dudaklarına istemsizce baktığım da gözlerine kaydı bakışlarım anın da yağmurdan ıslanmış saçlarının altından o bal rengi ela gözler merhaba dedi keskin bir karşılık ile bakarak. " Hanımefendi iyimisiniz?" Gözlerimi hemen ondan çektiğim de paltoma iyice sokuluyordum cevap vermek istemedim paltomun kısıtlı bakış açısından onu incelediğim de durdum. Loş ışık altın da suratı o kadar da belli olmuyordu uzun boylu saçları siyah ve o ela bal rengi gözler loş ışık altın da o kadar kendini belli ediyordu ki yutkundum. Babamın aramasını gördüğüm de hemen anın da dikkatim kaymıştı sonunda evin tam adresini veren babamla telefonu kapattık. O kadar gergindim ki daha yeni ki çocuğa bile sapık muamelesi gibi davranmıştım çocuğun olduğu yere doğru döndüğüm de, olduğu yerden yok olmuştu sanki birden hayal mi görmüştüm ya da? Benimle iletişime geçen bu şehir de ilk insanı da saniyeler içinde kaybetmiştim anlaşılan. Taksim geldiğin de etrafıma bakmaya devam ediyordum Serhat'tan sonra ilk defa bir erkeğin gözlerinin içine bakmıştım işin garip olan kısmı, çocukla sadece birbirimize bakmamızdı ilk karşılaştığım kişinin böyle olmasını beklememiştim. Taksici amcayla mahalleyi zar zor bulduğumuz da valizlerime yardım etmişti utanarak saçlarımdan bir tutam kulağımın ardına koyarak teşekkür etmiştim. Gülümseyerek karşılık verdiğin de mahallenin önünde duruyordum mahalleye baktığım da uzun dik yokuşlu merdivenler hoş geldin demişti bana, eskimiş kiremit desenli evin taşında asılı olan eskitme bir yazı merdivenli yokuş yazısına baktım. Anahtarı çiçeğin içine saklamıştı öyle demişti babam yeni evime girmek için sessiz mahallede yürüyordum valizlerim ile. Yağmurdan ıslanmış sokaklar da balat kokusu yayılıyordu, yağmur ve karışık balat kokusu ili tuhaf gelse de bu değişik kokuyu sevmiştim. Küçük evlerin pencerelerine kafamı çevirdiğimde meraklı teyzeler beni izliyordu. Burası galiba aile olan bir mahalleydi hep ilk öğrenci ben olduğum için bana son derece değişik varlık görmüş gibi bakıyorlardı. Babam eminim beni buraya bilerek taşımıştı aile olan bir mahalle de güvende olduğumu düşünmüştü kalıbı basardım buna. Sessiz sokakta valiz tekerlek sesleri ve adımlarım yankılanırken anahtarımı arıyordum. Çiçeğin içinde elimi gezdirdiğim de sonunda bulmuştum derin bir nefes alarak elimde anahtarı, kapı deliğine sokmuştum çevirdiğimde kalbim deli gibi atıyordu. Evimin küçük pembe kapısı açıldığında gözlerimi açmıştım o kadar şirin ve sıcacık bir yuva gibi duruyordu ki içeriye adım attığım da her yeri baştan aşağı süzüyordum. Bilekliğime bir öpücük bıraktığım da kendimi kanepeye atmıştım tavana baktığım da kıkırdadım. " Bu küçük ev benim bana ait görüyorsun değil mi R?" Bileğime baktığım da R harfi loş ışık altında parlıyordu parlayan metale gülümsedim gözlerim üst kata tırmanan küçük merdivenleri gördüğün de heyecanla yerimden doğruldum. Merdiven basamağına bastığım da eski ahşap gıcırdadı tıpkı oradaki evim gibi... Bu hissi sevmiştim merdivenli yokuş bana Filistin'i aratmıyordu merdivenlerden hızla çıktığım da küçük balkonlu bir odaya girmiştim. Burası benim odam 'dı yeni odamı daha da ayrı sevmiştim. Küçük pembe renkli balkona ilerlediğimde parmaklarımı balkon duvarına sarmıştım. Sokak lambaları altında ıslanmış sokaklar parlıyorken gözlerimi kapattım, içime yağmur ve balat kokusunu çekerken yeni evime daha da alışıyordum. Balkon duvarımdan baktığım da aşağıya doğru, yeşil sarmaşıklar evimi süslüyordu bunu daha da çok sevmiştim. Mahallemi gözlerim hayranlık ile süzüyorken zil sesim bu anın büyüsünü bozmuştu bile. " Aşk kendi ayı olan mayısta, Hoş kadınsı bir havada Güzeller güzeli bir gonca gördü. Rüzgâr kendini göstermeden, Kadife yapraklar arasından bir geçit buldu; Ölesiye seven aşığın yüreği Cennetin nefesi ile doldu. "Ey hava" dedi o, "şişir yanaklarını rüzgarla; İçime dolsun aşk nefesin, Belki o zaman hayat bulabilirim! Yeminimle elim kolum bağlı ne yazık ki, Asla dikeninden ayırıp koparamam seni." Bizim kitabımız'dan tanıdık mısraları okuyorken bir bildirim daha düşmüştü ekranıma. " Beni ve Shakespeare unutma tamam mı?" Yutkundum. Terminale adım dahi atmamışken yüzünü son kez bile görmememe rağmen ona kızgın kalamıyordum. Ayrı şehirler de olsak bile kafamı yine karıştırmayı başarıyordu, telefon ekranına ne yazacağımı bilemeden öylece duruyordum. Mısra'nın devamı aklıma geldiğin de heyecandan titreyen ellerim ile mesaj yazmaya çalışıyordum. " Böyle bir yemin hiç yakışmaz gençliğe, Gençlik için uygun olan sarılmaktır güzele. Yeminimi bozdum diye senin uğuruna Günahkâr diyemezsin bana." İletmeye bastığım da derin bir nefes aldım, telefonu kalbime bastırdığım da başıma giren ağrıyı umursamamaya çalışıyordum. Hayır bu çok saçmaydı kesinlikle buna izin veremezdim ben buraya gelirken söz vermiştim, yeni hayatım da o yoktu evet. Saçma bunlar çok saçmaydı gözlerim doluyorken boğazım yine acıyordu, telefonu yatağıma fırlattığım da kendimi tutamıyordum. Kalbimde büyüttüğüm aşka lanet ettim ağlıyordum hem de deliler gibi, neydi şimdi bu gözyaşları anlam dahi veremiyordum. Sanırım annesiz olduğum gibi aynı anda hem babasız hem de sevdiğim adamsız kalmıştım, bunun ağır yükü yanaklarımdan süzülüyordu evet. Valizlere kısa bir bakış attıktan sonra pencereme vuran yağmur damlalarının sesi ile uykuya çoktan dalmıştım bile... Gözlerimi güneş ışığı yüzünden zar zor açıyorken baş ağrım hâlâ devam ediyordu. Yatak da oturur vaziyete geldiğim de telefonuma kısa bir bakış attım, bakmak şöyle dursun elime bile almak istemiyordum telefonu artık. Derin bir of çektikten sonra bugün benim üniversite hayatımın ilk günüydü koca yerde amfiyi nasıl bulacaktım bilmiyordum bile. Şimdi de kendime bunu dert ettiğim de oflayarak hazırlanmaya çalışıyordum, bildirim sesi yine herşeyi berbat edene kadar hazırlanmam iyi gidiyordu. Bu sefer bakmayacaktım o mesaja evet bile bile kendimi üzmeyecektim, hazırlanmaya odaklanmaya çalışıyorken daha fazla kendimi tutamayıp o mesaja bakmıştım. " Yeni hayatın da başarılar ve ilk dersin de iyi dersler kızım" Buruk bir gülümseme dudaklarımı esir aldığın da kızım kelimesini o kadar çok özlemiştim ki... Tavana baktığım da ağlamama kuralımızı uyguladım hafsanur ile yaptığımız. Babamın kızım demesi çok nadir oluyordu bana bende ona kızmıyordum, anne kelimesi benim dudaklarımı yıllardır yakan bir kelimeydi. Belki babamın da dudaklarını yakan kelime kızım demekti onu terk eden bir kadının, parçasına kızım demek açıtıyordu belki kendimi böyle teselli ediyordum. Saate baktığım da gözlerim kocaman olmuştu, buranın trafiği dillerde meşhurdu çok duymuştum acele etmeliydim. O ünlü İstanbul trafiğine takılmak istemiyordum hızla evden çıktığım da dik merdiven yokuşundan koşuyordum. Eskitmeli tuğlalı evin merdivenli yokuş tabelasına geldiğim de nefes nefese kalmıştım, bu dik merdivenler kilo kaybetmeme sebep olacaktı belli ki. Yutkunduğum da otobüs durağına koşuyordum dün ki yağmurdan sığındığım durak evimin yakının da bir yerlerdeymiş 'ti bunu öğrenmiştim. Otobüsün gelmesi için adeta dua okuyorken kulaklığım da çalan müziği bile fark etmemiştim. Sen bilmezsin benim gözlerim nasıl büyütür olmayan işaretleri nasıl net görür... Gözlerimi kapattığım da ela gözler zihnim de canlandı durakta aynı yerdeydim aynı şarkı çalıyordu, dudaklarının şarkıya eşlik edişi canlandı bu sefer de aklımda. Derin bir nefes aldığım da gözlerimi açtım otobüsüm geliyordu bile, gülümsedim ilk defa kendi başıma birşeyleri başarıyordum. Bu zamana kadar hep başarısız olmuştum aşkta, annede, babada... Kampüsün önünde otobüsüm durduğun da kalbim yerinden çıkıyormuş gibi atıyordu. Şu an kalbim ağızıma kadar gelmişti yemin edebilirdim. Kampüsün içinden ilerlediğim de grup öğrenciler takılıyordu ağaç diplerin de onlar galiba büyük üst sınıflardı. Kıyıda köşede tek başına duran ve telefon da hararetli konuşmalar yapanlar ise 1. Sınıftı galiba. Ben ise ortada gezinen ördek grubuna giriyordum nereye gideceğimi bilemiyordum, nereye adım atacağımı dahi bilemezken üniversite girişinin önünde kendimi bulmuştum bile. İçeriye öğrenci kartımı göstererek girdiğim de kalbim ağızımdan çıkmıştı bile sanki, gözümün yettiği her yere bakmak istiyordum adeta. Telaşla yürüyen öğrenciler arasından zar zor ilerliyorken diğer üst sınıfları inceliyordum kimileri sarılıyor, kimleri öpüşüyor kimileri de onların dedikodusunu yapıyordu. Yüzümü bu manzaralara iğrenerek çeviriyorken küçük mahallemi ilk defa özlediğimi fark etmiştim. Kendimi koca üniversite duvarları arasında yalnız hissetmiştim hemen, amfiyi ne kadar uğraşırsam uğraşıyım bir türlü bulamıyordum. Bende artık işi bozuk parama bırakmıştım hangi yöne atarsam oraya denk gelen yöndeki, ilk kapıya gideceğime söz vermiştim. Etrafıma baktığım da koca koridor da tek ben kalmıştım hızla bozuk paramı attığım da sağ tarafa doğru düşmüştü. Sağ tarafa doğru ilerledim ilk gelen kapıya doğru baktığım da yüzüm düşmüştü. Kütüphane Kendi sözümü tutmam gerekliydi kütüphane de tek başıma otururdum en fazla hem ne olabilirdi ki? Kütüphane kapısını dikkatlice ittiğim de hızlıca etrafa göz gezdirmiştim. Derin bir nefes aldığım da kapıyı parmak uçlarım da kapatmıştım. Orta masaya ilerledim çantamı yanıma koyduğum da oturdum, saçlarımı kurcaladım seslice nefes alarak. Daha ilk günden yorulmuştum koca bir 4 sene nasıl geçecekti bilmiyordum bile. Shakespeare kitaplarından okumaya karar vermişken yine o müzik melodisi kulaklarımı ve sessiz kütüphanenin her yerini kaplamıştı... Güldürür müyüm seni bıktırır mıyım bilmem baktırır mıyım yüzüme eğer güldürürsem... Kütüphane rafları arasına kitabı masaya bırakarak ilerlediğim de kimse yoktu. Acaba hayal mi duymuştum o müziği etrafa, dikkatlice göz gezdirirken arkamdan sıkıca kavrayan el beni raflara doğru yapıştırdığın da dudaklarımı baskı yapıyordu parmakları kalbim çok hızlı atıyordu. Gözlerine baktığım da o otobüs durağındaki ela gözleri hemen hatırladım. Kalbim yerinden çıkıyormuş gibi atarken müziği kapatmıştı parmaklarını dudaklarımdan yavaş yavaş çekiyorken, gözlerime bakıyordu hiç gözlerini ayırmadan. Beynime daha yeni oksijen gitmeye başladığın da sessiz kütüphanede bağırmaya başladım. "Sen kimsin be deli!" Gözlerini devirdiğin de başını ovalıyordu. Seslice nefes aldı gözlerime bakıyorken. "Tamam güzel bir başlangıç yapalım otobüs durağındaki tuhaf kız" Kaşlarımı çattığım da anlamayarak ela gözlerine bakıyordum bende. Elini bana nazikçe uzattığın da gözlerinden ellerine kaydı bakışlarım. " Ben Refhan" Gözlerine tekrar baktığım da kiraz dudaklarını yine araladı. "Refhan Araslan" Aklıma gelen tek bir düşünce benim sistemimi kilitleyene kadar cevap verememiştim. Bileklik! R! Refhan...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD