Merhaba kıymetlim.. İşte yine seninle birlikteyiz. Zaten senden başka tek bir sırdaşım yok. Yüreğimde kopan fırtınaları bilen bir tek sensin ve sen de olmasaydın, zannımca akli melekelerimi de yitirirdim.
Ah canımın paresi kıymetlim, kaderin cilvesine bak ki herkesin malumu olan kocama, aşık oldum. Onun naifliği, zerafeti, sıcacık bakışları, tatlı tebessümü yüreğimi gizli gizli kanatan sevdamın açtığı yaraya merhem oldu ve günbegün acımı dindirmeye başladı. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek ve ben hep soruyorum kendime!.. Aslında aşka, sevgiye dair hiçbir tecrübesi olmayan biri olarak yoksa ayran gönüllü müyüm, şıpsevdi miyim ben? Ne diye beni sevmeyen bu iki adama gönlümün kapılarını açtım ki?
Ah kıymetlim... Aslında seninle vedalaşmıştık ama, gel gör ki bu evde öyle yalnız, öylesine acı ile doluki yüreğim yine sana sığınmak zorunda kaldım. Saklımdaydın sen ama, artık neyi kimden saklıyorum bende bilemez haldeyim.
Üç aylık yeni gelin olan ben, bu konağın görünmeyen beslemesiyim sanki. Zevcelik nedir yakınından bile geçemedim. Eşim Ragıp beyin yanında adeta kanatsız bir melek olan valide hanım, onun yokluğunda tam bir cehennem zebanisine dönüşüveriyor...
İnanabiliyor musun kıymetlim? O ilk gecenin ertesi sabahı, kahvaltı hazırlamak için indiğim mutfakta karşılaştığım valide hanım, hayırlı sabahlar demek yerine ilk iş, bir gece öncesinde limon kesmek için kullandığım ve yıkayarak lavabonun kenarına bıraktığım bıçağı bana göstererek, hatta gözümün içine sokarak, "Bu evde benim eşyalarıma kıymet vereceksin küçük hanım ve yıkadığın her şeyi kurulayıp hemen aldığın yere gerisin geri bırakacaksın. Toza, pisliğe tahammülüm yok, bunu aklının bir köşesine kazı!" diye adeta azarladı beni.
Neye uğradığımı şaşırmıştım. Gözlerimin dolduğunu görmesini istemediğim için bakışlarımı yere indirdim hemen.
"Peki anne," dediğimde ise, "anne değil Firuze hanım!.. valide hanım anne! Ben sadece oğlumun annesiyim... Haddini bilirsen çok sevinirim," dedi ve beni o kıymetli mutfağında yalnız bırakıp yanımdan çekip gitti.
Anlayamıyorum kıymetlim. Ragıp beyin bana iki arada bir derede anlattığı kadarıyla anneciği hiçte onun söylediği gibi hastaya, hemde ölümcül bir hastalığa yakalanmış biri gibi görünmüyor. Ziyadesiyle sağlıklı ve dinç. Ben onun yanında daha hasta gibi duruyorum. Betim benzim günden güne soluyor. İştahım hiç yok. Bu durumum Ragıp beyin de dikkatini çekmiş olacak ki, kahvaltı yaparken ya da yemek yerken, sürekli gözleri üstümde. Hatta dün kahvaltıda tabağımı kendi elleri ile doldurdu ve, "Bunlar bitecek Firuze'm" dedi bana.
Aman Allahım!.. O an sanki deprem oldu evde. Sevdiceğimin bana "Firuze'm" diye hitap etmesiyle yüreğim öyle mesut oldu ki! Yeme isteğim hiç yokken, kocamdan duyduğum bu hitapla sevinerek kendimi yemeğe zorladım. Tam o sırada küçücük mutluluğumu bana çok görmekte gecikmeyen valide hanımı anında bir öksürük aldı. Bir eli göğsündeyken, diğer eli ile hemen yanıbaşına oturttuğu oğlunun eline yapıştı. Kocamda bende bunu valide hanımın dikkati kendisine çekmek için yaptığını gayet iyi biliyorduk.
Yine pohpohlanma saati gelmişti ve çok sevgili oğlu, bunu ziyadesiyle yerine getiriyordu. Kaçamak bakışlarla bana, "Ne yapayım annem de böyle biri işte," der gibi bakınca iç çektim. Onun annesine böyle davranmasını çok görmüyordum. Zar zor yalnız kalabildiğimiz anlarda, Çanakkale Savaşı’nda şehit olan babasının yokluğunu hissettirmemeye çalışan annesine kendisini madden ve manen borçlu hissettiğini dile getirmişti.
Ah kıymetlim... Kimsenin bilemediği en önemli sırrımı ilk kez şimdi sana açıyorum.
Biliyor musun cancağzım, biz Ragıp bey ile hiç yalnız uyuyamadık. Bana bir kez dokunmuş bile değil. Eğer dile gelebilseydin bunun nedeninin bizi yalnız bırakmamak için hiçbir fırsatı kaçırmayan annesini ve elbette herkesten ölmcül bir sır gibi sakladığımız gerçeği bana söylerdin.
Artık anladım. Şu cihanda bana mutluluk haram. Az öncesinde aylar önce yine sana sığındığım o satırları okudum ve her bir anı yeniden yaşadım. İşte yine içime akıttığım yaşlarım, çaresizce didelerimden (gözler) akmaya başladı.
Üzülmek için vakit aslında ne çok geç!..
~ ~ ~
Sekiz ay öncesi..
Günlerdir ruh gibiyim ve bu halim, elbette hane içindeki herkesin dikkati nazarını çekmiş durumda. Özellikle de annemin. Bıkmadan usanmadan bana, “N’en var senin?” diye soruyor ve bende her defasında, bahar havasının hışmına uğradığım yalanını ikrar edip duruyorum. Ne zaman nefes alamaz hale geldiğimi hissetsem, hemen annemden izin alıp Salacak’tan Üsküdar’a yürüyürek, babamın eczanesine gidiyorum.
Son günlerde kendimi için için yanan, yanarken de yavaş yavaş içine içine eriyen bir muma benzetir oldum. Yüreğimdeki gizli sevdam, umutsuzluk sapağından girip, kaybolmuşlar limanına demir attığından beridir ki, çok bedbahtım.
Aydilge, evimize akşam ziyaretinde bulunduğu iki gün önce, verdiği haber ile hiç bilmeden kalbime kor ateşi bıraktı ve gitti. Tarık bey, ona açılmış ve aşkını itirafta bulunmuş. O an tüm kainat, ateşten bir çağlayan olup başımdan aşağıya aktı, beni yakıp yıkıp gitti sanki. Ardından söyledikleri ile güneş sanki benim için bir daha doğmamak üzere battı.
Tarık bey, tez vakitte aile büyüklerini gönderip Aydilge’yi kendisi için zevce olarak istetecekmiş. Arkadaşım için sevinç kaynağı, benim için ise ölüm fermanım niteliğindeki bu haberin tesiri ile günlerdir karanlıklardayım. Ruhuma çok yabancı olan kıskançlık duygusunun, yüreğimde filizlenmeye başladığını hissettiğimde Allah’a sığındım. Paşa dedem çok dindardır ve her fırsatta insanın kıskançlıktan, hasetten uzak durması gerektiğine, bunların çok günah olduğuna dair söylediklerini kendime telkin edip duruyorum. Günah işlemekten her ne kadar korksamda, bu iki lanetli hissin önüne geçemiyorum ve birde bunun için kahroluyorum.
Bir çıkış kapısı arıyorum ama o kapıların sonuna kadar yüzüme kapandığının farkındayım.
Bahar mevsiminin tüm güzelliği ile hüküm sürdüğü bugün, hiç istemesemde odamdan çıktım ve her daim olduğu gibi koşturmak yerine, annemin nefret ettiği şeylerin başında geleni yapıp, cilalı ahşap zeminde ayaklarımı sürüyerek uzun koridorda yürümeye başladım. Annemin meşhur ikindi, şimdi artık beş çayı olarak anılan küçük seramonisi başlamak üzere. Birde yeni âdet olduğu üzere, çayımıza İngilizler gibi “süt” döküyoruz ve bu karışım midemi allak bullak ediyor. İçsem bir dert, içmesem kıyamet.. Korku belasına içiyorum maalesef.
Aşağı kattaki salondan gelen sesleri duyduğumda, teyzemin ve eniştemin annemi ziyarete geldiğini anladım. Bu kez dikkatlice indiğim merdivenler bittiğinde ve ayaklarım zeminle buluştuğunda, derin bir nefes aldım.
Salona giriş yaptığımda edeplice gülümsedim. Sakın dişlerini gösterme diye kulağıma fısıldayan iç sesimi dinlerken, ağır adımlarla misafirlerimize doğru ilerlemeye başladım.
“Hoşgeldiniz Refika teyzeciğim,” dedim ve öpmem için çoktan bana doğru uzatılan kemikleri bir bir sayılan o zayıf elini tuttum ve hafifçe önce dudaklarıma, sonra da alnıma temas ettirdim.
“Hoş bulduk küçük hanım. Seninde el öpenlerin çok olsun!..”
Eniştemle tokalaşmak yoluyla bile olsa temas etmek istemiyordum ama buna mecburdum. Uzattığı elini parmak uçlarımla tuttum ve hafifçe tokalaştım. Elini öpmek istemediğim için bunu yaptım ve ellbette bu yeni durum, üçünün de dikkatini çekti. Oldum bittim onun bana karşı gerçekleştirdiği o tuhaf, alttan alttan nazarından ziyadesiyle hızursuz olurdum. Salona girdiğim anda yine o bakışlarla karşı karşıya kalmıştım ve o cüretsiz bakışlarında şimdi biraz da şaşkınlık vardı.
Teyzem tam ağzını açıp bana incilerini sıralayacaktı ki, tıpkı annem gibi tek kaşımı kaldırıp, gözlerinin içine keskin bir akış attım ve onu konuşmadan susturmayı başarabildim. Hırsından kızaran yüzüne bakarken, uzun zaman sonra gelen gülme isteğimin önüne ket vurmak hiç kolay değildi.
“Firuze, bende annenle şu evlilik meselesini konuşuyordum. Yanımıza teşrif ettiğin çok iyi oldu. İnsanlara müspet ya da menfi bir karar bildirmemiz artık elzem oldu. Nice zamandır bekliyorlar.”
“Kararım müspet!”
Dilime, bir hükümlü gibi yasak olan bu iki kelimenin nasıl olduğunu anlayamadan firar ederek dudaklarımdan çıkıp kulaklarıma çarptığını duyduğumda, bana sevinç dolu gözlerle bakan annem ve teyzeme, en az onların sevinci kadar şaşkın bakıyordum.
Az önce ne dedim ben öyle?
İdam ipini kendi ellerimle boğazıma ben geçirmiştim. Şaşkınlığım dehşet bir korkuya dönüşürken, annemin mühim konularda söylediği bir cümle kulaklarımda acımasızca yankılanıyordu.
"Söz ağızdan bir kez çıkardı, geri dönüşü yoktu," ve ben... Ah ben, aptalca bir kelam ederek geri dönüşü olmayan o yola çoktan girmiştim.
~ ~ ~
Beş ay sonra..
Kendimi nasıl bir ateşe attığımı, sonsuz bir heyecan ile etrafımda ateşe koşan pervaneler gibi dönerek hazırlıkları tamamlama gayretinde olan herkesi gördükçe daha iyi anlıyorum. Aldığım bu evlilik kararına deli gibi sevinen anneme, teyzeme, kuzenlerime tezat; ben dondurucu kış ayazında kalmışçasına buz kesmiş ruhum ve kalbim ile, olanı biteni sonsuzluğa kucak aşmış semadan izler gibiyim. Bedenimden, benliğimden çok uzaklarda, bambaşka bir alemde, sadece ve sessizce nefes alıp vermekteyim. Bana her söyleneni, yapmamı istedikleri her şeyi, bir köle gibi eksiksiz yerine getirmekle mükellefim artık.
Babamı derin bir sukutuhayale uğratmıştım. Aldığım bu kararı duyduğundan beri, bana karşı hiç olmadığı kadar mesafeli. Bunun için onu asla suçlayamam. Bir muallime olmamı istediğini, dahası bunu yapacağıma kani olduğunu biliyordum. Bu umudu ben vermiştim ona. Annemin yanımızda olmadığı bir zaman diliminde, babama bu konuda açılmıştım ve “kadınların kendi ayakları üstünde durmalarının günümüz şartlarında artık bir elzem olduğunu,” her fırsatta dile getiren babamın tam desteğini almıştım. “Kadınların evinde oturması gerektiğinin, yuvayı dişi kuşun yaptığı,” düşüncesinin en şiddetli savunucularından biri olan annemin eşref saatini bekleyen bey babacığım, sevgili zevcesine bu durumu kendisi bizzat açıklama kararı almıştı ve bende bunun daha uygun olacağına tüm kalbimle inanmıştım ama işte, canım bey babacığım buna fırsat bulamadan bir anlık gafletimle ben evin içine bombayı bırakmıştım.
O gün bugündür vurgun yemiş yüreğime eşlik eden aklımla, öylece olup biten her şeyi donmuş gözlerle izliyorum.
Annem ve teyzem, nihai sözlerimle hemen harekete geçmişlerdi. Elçi görevini üstlenen teyzem, haberi müstakbel kaimvalidem Edibe hanım teyzeye uçurmuştu bile. Evvel bir vakitte küçük bir çapta istenme olduğu için bir daha aynı seramoniye girilmemiş, alelacele adeta yangından mal kaçırılır gibi söz ve nişan bir arada yapılmıştı. Ömrüme takılan pranga niteliğindeki alyansım, sağ elimin yüzük parmağında yerini almıştı. Ona her baktığımda, istikbalimi kendi ellerimle nasıl yok ettiğimi daha iyi anlıyorum.
Ahh Allahım!.. Bunu neden yaptım ki?
Yüreğimden kulağıma sızan fısıltılar, Tarık beyi kaybettiğin ve aslında ondan umudunu tamamen kesmek için yaptın diyordu.
Kim bilir? Belki hırs, belki kıskançlık ya da onu unutabilmek için son çare olarak böyle bir çılgınlığa kalkışmıştım. Artık bunları sorgulamak için vakit çok geçti. Bir ay sonra sade bir düğünle evlenecektim.
Annemler için altın değerindeki bu haberle, çeyizimdeki eksiklikler çabucak tamamlanmıştı. Genç kızın çeyizi onun ve ailesinin namıydı. Delik işi ve rahibe işi örtüler, dantelli yatak takımları, ev içinde ya da dışarda gerektiğinde başıma örteceğim iğne oyalı ipek örtüler, ipek gecelik takımları ve daha birçok şey, gösterişli bohçalara konuldu ve hazırlanan her şey, el işçiliğinin bir numaralı ustasının hünerli ellerinde hayat bulan cilalı ceviz sandıkta yerlerini aldı.
Delicesine yapılan bunca hazırlığı gören de beni ayrı eve gelin gidiyor zannederdi, oysa ben Edibe hanım teyzenin konağına gelin gidiyordum. Böylesi daha münasipmiş. Öyle dediler. Annem asık yüzümü gördükçe, “Bu kadar üzülmene gerek yok!.. Nihayetinde başka bir şehire gitmiyorsun. Yine Salacak’tasın ve bizden birkaç sokak ileride oturacaksın. Hayat tecrüben hiç yok ve Edibe hanım, seni bir hamur gibi yoğuracaktır. Şanslısın. O hanım son derece iyi bir anne ve sen aslında buna sevinmelisin,” diyordu. Ona cevap vermek yerine sadece gülümsemeyi tercih ediyordum.
Babam ise, yalnızca bir kez, “Fikrine ve kararına saygı duyuyorum ama!..” dedi ve cümlesini tamamlamadı. Susmuştu. Gözlerime bakan gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığı ve hüzün, çok şey anlatmıştı bana ve ben, büyük bir utançla başımı önüme eğmiştim. O günden sonra da gerekmedikçe babamın bana tek bir kelam ettiğine şahit olmadım. Sanki yarım kalacak ömrüm gibi, babam da cümlesini yarım bırakmıştı.
Evet, yarım kalmış hatta belki bir gün okurum düşüncesiyle kenarda köşede bırakılmış bir kitap gibi hissediyorum kendimi. Oysa ömrümün her bir bembeyaz sayfasına, birbirinden güzel hikâyeler, anılar yazacaktım. Hayatım boyunca İnsanlar, güzel insanlar biriktirecektim.
Hayallerim vardı ya benim.. Onlara erişmek, bunun içinde bıkmadan usanmadan çalışarak gerçeğe dönüştürecek hayallerim vardı benim. Hemde Tarık bey ile ama şimdi, artık hiçbir isteğim, umudum yok... Kalmadı.
~ ~ ~ ~ ~