2. BÖLÜM “YUSUF”

958 Words
Koşuşturma bitmiş, simidin son kırıntıları da paylaşılmıştı. Mert, Duygu ve diğerleri başka bir sokağa doğru oyun kurmaya giderken, Yusuf durdu. Elindeki boş süt şişesine baktı. “Annem bekler…” dedi kendi kendine. Süt şişesini sıkıca tutup bakkala yöneldi. İçeri girdiğinde bakkal Hüseyin Amca şişeye baktı, başıyla selam verdi. “Her zamanki gibi mi Yusuf?” “Evet Hüseyin amca.” Diye fısıldadı Yusuf. Şişe dolarken bakkal ona uzun uzun baktı. Söylemedi ama içinden hep aynı cümleyi geçirirdi; “Bu çocuğun gözleri başka… Sanki yaşı kadar değil, yaşıyor kadar yorgun ee şu yaşında yaşadığı gördüğü hiç kolay değil.” Süt şişesini aldı Yusuf. Dışarı çıktı. Mahalle güneşin ışığıyla iyice renklenmişti ama onun adımları ağırdı. Köşeyi dönünce kendi evlerinin önüne geldi. Duvarları biraz dökülmüş, kapısı biraz yamuk… Ama annesi içindeydi ya, onun için dünyanın en güvenli yeriydi. Kapıyı yavaşça açtı. Annesi Ayşe ocakta çay demliyordu. Başını çevirdi, Yusuf’un elindeki süt şişesini görünce yüzüne hafif bir gülümseme geldi. “Sağ ol oğlum.” Yusuf hiçbir şey demedi, sadece şişeyi masaya bıraktı. O evde kelimeler hep azdı. Çünkü bir zamanlar çok kelime vardı. Çok ses… Çok kahkaha… Babası sağken. Bir kaç yıl önce, bu mahallenin tam da ortasında… Bir kavga çıkmıştı. Bir yanlış anlaşılma, bir anda büyüyen gürültü… Sonra bir bıçak. Yusuf küçüktü ama hatırlıyordu. Hatırladığı şeylerden bir tanesi de annesi Ayşe koşarken; “Yusuf gelme. Sakın gelme oğlum. Gir içeriye yusuffff..” Sonra hep sessizlik. O günden sonra annesi çok konuşmaz oldu. Yusuf da. Konuşsalar belki ikisi de ağlayacaktı, içlerini döke döke. O yüzden susmak, daha kolaydı. İkisi de birbirini üzmekten hep çekindi çünkü. Birbirlerini gözlerinden bile sakindılar, babasının ölümünden sonra. Yusuf kapının yanında duran tabureye oturdu. Ayaklarını salladı. İçeriden hala diğer çocukların sesleri geliyordu uzaktan. Kahkaha, bağırış… Ama evin içinde sadece çayın fokurtusu vardı. Ve Yusuf şunu düşündü; “Orada gülmek çok kolay… Ama burada sessiz kalmak daha güvenli.” İçinden geçen cümle belki şuydu ama hiç kimseye söylemedi: “Dışarıda oyun var, arkadaşlarım var yine de herşey olabilir.. İçeride yalnızlık ama güvenli. Ben ikisinin arasına sıkıştım.” Mutfakta çayın ıslak sesi, sessizliğin en güvenli sesiydi. Annesi Ayşe tencerenin başında usulca sütü karıştırırken, önce gözlerini Yusuf’a dikti, sonra derin bir nefes aldı. Yüzündeki çizgiler eskisinden daha belirgindi. O çizgiler bile konuşmadan çok şeyi anlatıyordu. “Yusuf,” Dedi usulca, sesi titreyerek; “Biliyor musun… O gün… babanı kaybettiğimiz gün, ben hep o sesi duyar gibi oluyorum be oğlum. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi.” Yusuf başını öne eğdi. Gözlerine baktı ama konuşmadı. “Senden tek istediğim şey var.” Diye devam etti annesi Ayşe, Yusuf’un yanına geçti parmaklarını Yusuf’un küçük eline koyarak. “Sakın ama sakın kavga etme. Dalaşma hiçbiriyle. Ne olursa olsun, öyle bir şey olursa oradan uzaklaş. Anladın mı? Bu Mert ve Samet için de geçerli onlar dalaşsa bile sen dalaşmayacaksın. Babanın o gün ki, yerde ki haliyle her şeyin nasıl bittiğini gördüm. Seni de… seni de kaybetmek istemiyorum.” Yusuf’un ciğerinde bir yer sıkıştı. Annnesinin sesi kırılınca o da sanki kendini toparlamak zorundaymış gibi oldu. Kısa, kelimesiz bir cevap verdi Yusuf; “Tamam anne, her gün aynı konuşmayı yapıyorsun anne ya. Kavga etmiyorum kimseyle zaten öyle bir şey varsa da karışmıyorum anne. Daha kaç kere söyleyecegim.” Annesi gözlerini kapattı, sonra yavaşça Yusuf’un saçını okşadı. Bu hareket, yıllardır yaptığı en basit ama en büyük dua gibiydi. “Git hadi arkadaşlarının yanına. Ama söz ver, kavga görürsen hemen dönersin olur mu güzel oğlum.” Yusuf elini uzattı, annesinin elleri soğuktu ama tutuşu kararlıydı. Bir an için ikisi, kelimelere ihtiyaç duymadan birbirlerini anladı. Annesinin korkusu, Yusuf’un içinde daha da derin bir yerde yankılandı. Babasının ölümü ona yalnızca bir anı değil, bir miras bırakmıştı. Korunmak, kavgaya karışmamak. Yusuf, annesinin gözlerine baktı. O gözlerde suç yoktu, sadece yaşanmış bir acı ve korunma arzusu vardı. Yusuf sessizce başını salladı. İçinden geçenleri söylemedi ama bir sözü kalbine yazdı. “Seni üzmeyeceğim. Kaçacağım. Susacağım, saklanacağım. Ama izlemeye devam edeceğim.” Kapı eşiğine doğru yürürken bir an durdu. Dışarıdan çocukların kahkahaları geliyordu. O kahkahaların içinde arkadaşlarının sesi de vardı. Ve sonra dışarı çıktı, annesinin duası arkasından geldi. “Allah Yusu’umu korusun canım oğlum…” Yusuf, annesinin sözünü kulaklarında taşıyarak sokağa doğru yürüdü. Dışarıda bekleyen arkadaşlarının sesine karıştı ama içindeki o sessiz muhafaza, onun artık daha dikkatli, daha içine kapanık bir çocuktu ve böyle de devam edeceğini sessizce ilan ediyordu. Sanki herkes özgürdü ama o değilmiş gibi. Mert’in kahkahası uzaktan duyuldu, Samet’in bağırtısı… Hatta Merve ve Duygu’nun sesi bile seçiliyordu aradan. Ayağıyla kaldırımdaki çatlağı çizerek yürüdü. Ellerini ceplerine soktu. Başını kaldırmadı. “Benim payım hep sessizlik olacak belli ki.” diye geçirdi içinden. Oyun oynamak istiyordu, koşmak, bağırmak… Ama her koşuşunun, ya bir şey olursa? Ya sonu kötü biterse? Sonunda annesinin yüzü geliyordu aklına. “Sakın kavga etme… Kaç oğlum…” Yusuf’un aklında oyun ile kaçmak birbirine karıştı. Çünkü çocuklar kavga ederdi, sonra barışırdı. Ama o bir kavganın neye dönüşebileceğini görmüştü. Gözlerinin önünde babası bir daha kalkmamıştı yerden. O yüzden Yusuf, gülmekten bile korkar olmuştu bazen. Ya gülmek de bir şeye dönüşürse? Duvardaki eski bir posteri gördü. Mahalle düğününden kalmaydı. Düğünde Mert halay başı olmuştu, Duygu da onun yanında halay çekiyordu. Herkes gülmüştü. O ise o kalabalığın kenarında izleyip hep aynı şeyi düşünmüştü: “Ben izlemekten başka ne yapabilirim ki?” Bir köşeye geldiğinde durdu. Dizlerini kırıp duvara yaslandı. Eline küçük bir taş alıp parmaklarının arasında çevirdi. Gökyüzüne baktı, bulutlar ağır ağır geçiyordu. “Onların arasında olacağım ama hep kenarında… Dostları olacağım, ama kahramanı değil.” Bir an sonra Mert’in sesi yeniden çınladı sokağın ucundan: “Yusuuuuf! Gel lan, kale sensin!” Yusuf başını kaldırdı. Arkadaşlarının siluetleri güneş ışığında titreşiyordu. İçinden bir ateş yandı, ama dışarı taşmadı. Ayağa kalktı. Hafif, belli belirsiz bir gülümseme yüzüne geldi. “Tamam,” dedi içinden. “Kaleci olurum. En arkada dururum. Oradan da oyunun içinde sayılırım.” Ve yürüdü arkadaşlarına doğru…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD