1.BÖLÜM “SABAHIN TOZU”
Güneş henüz tam doğmamıştı ama mahallenin kuşları mesaisine başlamıştı bile. Serçelerin cıvıltısı, eski taş sokakların arasında yankılanırken, esnafın kepenk sesleri yavaş yavaş güne karışıyordu. Fırının önünden ilk ekmek kokusu yükseldi. Mahallede herkes uyanmadan önce bile o koku, duvarların arasından sızıp tüm sokağı sarıyordu.
Ve o sokağın en erken uyananı, her zamanki gibi Mertti.
Elinde babasının verdiği küçük mevla ekmek parası, ayağında babasından kalma kocaman terlikler… Koşarak değil, dikkatlice yürüyordu. Çünkü Mert hiçbir zaman sadece kendini düşünerek hareket etmezdi. Etrafını süzerek, inceleye inceleye giderdi. Birisinin yardıma ihtiyacı var mı? Birisi ondan bir şey isteyecek mi düşüncesiyle.
Her zaman yaptığı gibi önce fırına gitmeden önce bir sokağa daha uğradı. Küçük bir taş aldı yerden ve yan duvardaki pencereye hafifçe fırlattı.
“Tık.”
İçeriden hemen bir ses yükseldi.
Duygu: “Daha güneş doğmadı be Mert! Ne atıyorsun gene camıma şu taşı?”
Mert gülerek;
“Fırına gidiyorum. Sen de gel. Sıcak simidin ilkini paylaşacağız.”
Perdelerin arasından görünen Duygu, homurdanarak geri çekildi ama herkes bilirdi ki Mert bir şey dediyse, Duygu gelirdi. Beş dakika geçmeden sokakta buluşmuşlardı bile. Duygu’nun saçları darmadağındı, ayakkabılarının biri bile doğru düzgün giyilmemişti ama yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı.
Henüz ikisi yürümeye başlamıştı ki, köşe başından başka biri çıktı.
Yusuf.
İçlerinde en sessizi, en utangaçıydı. Ama sabahları hep ilk onlar gibi uyanırdı. Elinde annesinin verdiği boş süt şişesi vardı, bakkaldan doldurmaya gidiyordu. Mert onu görür görmez el salladı.
Mert: “Hadi Yusuf, fırına gidiyoruz! Sen de gel!”
Yusuf çekinerek;
“Ben süt alıp dönecektim ama..”
Duygu göz devrerek;
“Süt bekler ama sıcak simit beklemez Yusuf yaaa. Gel.”
Üçü yan yana yürürken, bu kez başka bir pencereden bir ses duyuldu. Daha ses gelmeden kahkaha gelmişti aslında.
Merve.
Pencereye dirseğini koymuş, onları izliyordu. Gülümsemesi tatlıydı ama tavırları her zaman biraz hesaplıydı.
Merve: “Bensiz mi gidiyorsunuz? Küserim ama.”
Mert takılarak;
“Sen daha uyanık mısın? Bu saatte hayret doğrusu Merve. Gel hadi ya gel ne duruyorsun hala orada?”
Merve: “Siz taş atmasanız da ben sizi hissederim ki.”
Kapı sertçe açıldı, Merve sokağa indi. Saçları taralı, kıyafetleri düzgün… Sabah sabah hazırlanmıştı sanki.
Üçünün arasında sessiz bir bakışma oldu. Yusuf hafifçe başını eğdi. Duygu umursamazca baktı.
Ama bir kişi daha eksikti.
Tam o sırada arkadan bağırarak biri koştu.
Samet: “Duruuuun! Bensiz nereye yaaa!”
Ayaklarında terlik bile yoktu, çıplak ayakla koşuyordu. Sol elinde tahta bir kılıç vardı, sağ elinde oyuncak bir tabanca.
Samet: “Bakkala gidiyorsanız, beni de yazdırın deftere! Babam sonra öder!”
Mert güldü, Duygu kafasını salladı, Merve sahte bir of çekti, Yusuf utangaçça gülümsedi.
Beşli tamamlandı.
Bu sabah, aynı yolu birlikte yürüyen, aynı nefesi alan, can ciğer beş çocuk, yeni güne öylece birlikte adım attı.
Beşli yan yana, sokaktan aşağı doğru yürümeye başladı. Henüz gün yeni aydınlanıyordu ama mahalle uyanmıştı. Kapı önlerinde süpürge sesleri, pencerelerde sabah selamları…
Onları gören herkesin yüzünde aynı gülümseme beliriyordu.
Bakkal Hüseyin Amca, elindeki kasaları dizerken başını kaldırdı;
“Hele bak hele! Mahallenin beş çiçeği mi desem ne desem bilemedim, yine erkenden toplanmış. Sizden sabahın bereketi sorulur!”
Manav Hatice Teyze gülümseyerek:
“Mert, Duygu’ya sahip çık ha! Kızın ayakkabısı yarım yamalak, düşmesin yolda.”
Duygu kızardı, suratını astı ama Mert gülerek omzunu silkti.
Bir başka köşede oturan yaşlı Osman Dede, bastonunu yere vurarak seslendi.
“Sizi böyle görünce içim açılıyor. Allah dostluğunuzu bozmasın! Ama Samet, oğlum, ayağına bir şey giy! Çiviye bassan kim uğraşacak seninle?”
Samet gülerek kılıcını salladı;
“Çivi mi? Benim ayağımdan kaçar dede!”
Kahkahalarla yürüyerek sonunda fırının önüne vardılar. Fırından çıkan sıcak ekmek ve simit kokusu... İçeri girdiklerinde fırıncı Ali Usta, onları görünce hemen eliyle işaret etti;
“Siz benim en sadık müşterilerimsiniz. Yeni çıkan simitlerden alın, sıcak sıcak! Ama kavga etmeyin, herkes birer ısırık alsın.”
Mert parayı masaya bıraktı, simidi aldı. Beşli dışarı çıktı, kaldırım kenarına oturdular. Simidi ikiye böldüler, sonra tekrar böldüler. Küçük eller sırayla uzandı, hepsi bir parça aldı.
Duygu: “En çok bana düştü, bakın.”
Merve gülerek;
“O senin gözünün doymaması, hepsi eşit bilere Duygu.”
Samet: “Benimkini kocaman koparın, ben açım!”
Yusuf; “Benimki yeter de artar.”
Gülüşerek, ağız dolusu sıcak simidin tadını çıkardılar.
Ama işte, her şey o kadar sakin kalmazdı.
Samet birden Mert’in elinden simidi kapıp koştu.
Samet; “Bunu da ben yiyeceğim!”
Mert arkasından fırladı.
Mert; “Hırsız Samet, ver onu hemen seni bir yakalasam var ya yapacağımı biliyorum sana haaa!”
Duygu da dayanamadı, onların peşine takıldı. Merve kahkaha atarak katıldı, Yusuf ise önce bakakaldı ama sonra o da gülerek koştu.
Koşuşturma bir anda sokakta küçük bir kargaşaya dönüştü. Mert Samet’i yakaladı, yere yatırdı. Duygu simidi kapmaya çalıştı, Merve Samet’in tarafını tutar gibi oldu, Yusuf ikisini ayırmaya uğraştı.
Bir an kavga gibi göründü ama hemen ardından kahkahalar yükseldi.
Samet simidi havaya fırlattı, Merve tuttu. Merve top gibi yere attı, Duygu yakaladı.
Bir anda simit oyuncağa dönüştü.
Kimse kimin daha çok yiyeceğini umursamıyordu artık.
Küçük bir kargaşanın ortasında, eski semtin sabahında, beş dostun kahkahaları taş duvarlara çarpıp yankılandı.
Mahalleli pencerelerden baktı, kimi başını sallayıp güldü, kimi “yaramazlar” diye söylendi. Ama herkes biliyordu ki, bu beşli birbirinden ayrılmazdı.
Ve o sabah da öyle oldu. Kavga gibi başlayan an, oyunla ve dostlukla son buldu.