bc

KADER MİRASI

book_age18+
12
FOLLOW
1K
READ
dark
BE
family
HE
fated
forced
opposites attract
second chance
friends to lovers
arranged marriage
curse
badboy
kickass heroine
neighbor
stepfather
drama
tragedy
sweet
bxg
lighthearted
serious
city
mythology
office/work place
small town
cheating
childhood crush
superpower
rebirth/reborn
love at the first sight
surrender
addiction
civilian
like
intro-logo
Blurb

Hikayemiz 1972’den başlayıp günümüze kadar uzanmaktadır. Yaşanmış bir hikayedir, Anne ve kızının benzer kaderini anlatmaktadır. Kişi isimleri değiştirilmiştir.Bir anne kızına miras olarak ne bırakır?Kimi evler, nesilden nesile aktarılan toprakları, evleri, ziynetleri konuşur. Kimi anneler kızlarına sandıklar dolusu çeyiz bırakır. Benim annemin bana bıraktığı ise ne bir evdi ne de bir servet… Bana bıraktığı tek miras, kendi kaderiydi.Ben, annemin yarım kalan hayatını, sustuğu acıları ve gözyaşlarını farkında bile olmad omuzlarımda taşımaya başladım. Kaçmaya çalıştıkça ona biraz daha benzediğimi, her seçimimde onun izlerini taşıdığımı gördüm.“Anneler kızlarının kaderini yaşar.” derlerdi. Ben bu sözü hep bir teselli sanırdım. Ta ki bir gün, annemin yıllar önce yürüdüğü yolda kendi ayak izlerimi görene kadar…Bu, bir annenin acılarının kızına miras kaldığı; kaderin nesilden nesile aktarıldığı sarsıcı bir hayat hikâyesi. Geçmişin yüküyle geleceğini kurmaya çalışan bir kadının, yazılmış olduğu söylenen kaderi değiştirebilmek için verdiği mücadeleyi anlatıyor.

chap-preview
Free preview
1.BÖLÜM - ANNEMİN KADERİ 🥀
Ayşe Yılmaz Hikayemiz 1972’den başlayıp günümüze kadar uzanmaktadır. Yaşanmış bir hikayedir, Anne ve kızının benzer kaderini anlatmaktadır. Kişi isimleri değiştirilmiştir. Keyifli Okumalar Dilerim… "Bir anne kızına miras olarak ne bırakır?" diye düşünüyorum bazen. Kimi para der, kimi ev, bark... Bense hep aynı şeyi fısıldıyorum kendime: Annem bana miras olarak kendi kaderini bırakmış. Ben Ayşe Yılmaz, kırk dokuz yaşındayım. Hayatım boyunca hep zorluklarla, hep bir mücadeleyle geçip gitti yıllar. Aslında şaşmamak gerek buna; annemin hayatı da tıpkı benimki gibi hep yokuş aşağı, hep engebeliydi. Annemden bana kalan bu döngüyü, bu benzerliği yaşayarak öğrendim. Gelin, size hikayemi en başından, o kördüğümün ilk atıldığı yerden anlatayım... Pek çok şey, annem henüz 19 yaşındayken başladı. Babam o zamanlar annemle evlenmek istiyor. Fakat annemin kalbinde bir başkası var, o yüzden bu evliliğe kesinlikle rıza göstermiyor. Bir de madalyonun diğer yüzü vardı tabii; babam annemin teyzesinin oğluydu. Belki de sadece kalbindeki o gizli sevda yüzünden değil, akraba evliliği fikri ona ağır geldiği için de istemiyordu bu izdivacı. Ama hayat, onun bu 'hayır' deyişini kolayca kabul etmeyecekti... Babam ısrar ettikçe annem duvar gibi duruyor, her defasında "hayır" diyormuş. Ama işte, bir yerde de kader onlar için ağlarını örmeye sessizce devam ediyormuş. Babam öyle kolay vazgeçecek biri değilmiş; her gün arkadaşlarıyla haber üstüne haber gönderiyormuş, "He desin, kabul etsin artık," diye. Ama annem Nuh deyip peygamber demiyormuş. Günler, haftalar, epey bir süre bu inatlaşmayla geçip gitmiş. Ta ki o güne kadar... Bir gün babam, bir yolunu bulup anneme bir şeker göndermiş. O zamana kadar babamın gönderdiği hiçbir şeyi kapıdan içeri sokmayan, elinin tersiyle iten annemin, sanki o gün basireti bağlanmış. Gel zaman git zaman kendisinin de hiç anlayamadığı, mantığına sığdıramadığı bir şekilde, o şekeri yemiş. Ve o şekerle birlikte, içindeki o aşılmaz duvarlar bir anda yıkılmış; babamla evlenmeyi kabul edivermiş. Annem sonunda pes edip kabul edince, babamlar hemen kapıya dayanmış, istemeye gelmişler. Ama dedemin içi hiç rahat değilmiş, annemi o eve vermeyi hiç mi hiç istememiş. Bu evliliğin önüne geçebilmek için anneannemle bir çare aramışlar; belki babamlar korkar da vazgeçer diye, diğer dört kızının hiçbirinde istemedikleri kadar büyük bir başlık parası çıkarmışlar karşılarına. Ama o ağır istek bile babamı yolundan döndürmeye yetmemiş; ne yapmış ne etmiş, o başlık parasını denkleştirip ödemiş ve annemi almış. Şimdi böyle anlatınca, dışarıdan bakan biri "Babamınki de ne büyük aşkmış, hiçbir engel karşısında vazgeçmemiş," diyebilir. Ama durun... İşin bir de kimsenin bilmediği, görünmeyen o karanlık yüzü var işte. Babamın bu inadı aşktan değil, başka bir şeydendi belki de. Çünkü babaannem, köyün en aksi, en geçimsiz kadınlarından biriydi. Babam da öyle kendi kararları olan bir adam değildi; tamamen anasının ağzına bakan, onun sözünden milim çıkmayan bir adamdı. Nihayetinde, o çok istenen düğün günü gelip çattı. Annenim, arkasında bıraktığı o sevdasıyla ve hiç bilmediği bir geleceğin korkusuyla gelinliğini giydi; babam anneme köy meydanında güzel bir düğün kurmuş ve böylelikle evlenmişler. Kemençenin sesi sustuğunda, köy meydanındaki kalabalık dağılıp herkes evine çekildiğinde, o şaşaalı düğünün arkasındaki gerçeğin soğukluğu ilk kez o odada yüzümüze çarpmış. Annem, o güne kadar her ne kadar kuzen de olsalar yabancısı olduğu bir adamla, hiç bilmediği bir evin odasında yapayalnız kalıvermiş. Üzerindeki o ağır gelinlikle, sanki kendi cenazesinin örtüsü altındaymış gibi hissettiğini söylerdi hep. O gece, ne büyük bir aşkın ne de mutlu bir yuvanın başlangıcı olmuş. Babam, o kapıdan içeri adımını attığında, dışarıdaki o kararlı, uğruna dağları delen aşık adam gitmiş; yerine buz gibi soğuk, ne yapacağını bilemeyen ve annemin korkusunu zerre kadar umursamayan bir yabancı gelmiş. Annemin kalbi, göğüs kafesini yırtacak gibi çarparken, babamın gözlerinde o güne kadar sakladığı o gururlu, "Seni yendim" diyen bakışı görmüş. O ağır başlık parasının, çekilen onca inadın bedelini ödetir gibi, hiçbir şefkat, hiçbir anlayış göstermeden, sadece bir görevi yerine getirir gibi yaklaşmış anneme. Annem için o gece, sadece genç kızlığının bittiği an değil; babamın ve o evin gerçek yüzüyle tanıştığı, teslim olmak zorunda kaldığı o karanlık döngünün ilk resmi gecesi olmuş. Gözyaşları sessizce yastığa akarken, içinden hep aynı şeyi geçirmiş: "Ben bu yabancının evinde, bu karanlığın içinde ne yapacağım?" Ama daha sabah olmamıştı ve o evin asıl kural koyucusu, kapının arkasında sessizce bekleyen babaannem, kendi hükmünü sürmek için günün ağarmasını bekliyordu... Daha gelinliğinin ilk gününde, o odadan çıkıp da evin mutfağına adımını attığında başlamış kaynanasının eziyetleri. Oysa o kadın sadece kaynanası değil, teyzesiydi. İnsan, "Teyze anne yarısı değil midir, bilmediğini öğretmesi, sarıp sarmalaması gerekmez miydi?" diye sormadan edemiyor. Ama o evde teyzelik bitmiş, yerini sadece acımasız bir otoriteye bırakmıştı. Belki de o ağır başlık parasının, oğlunun kapılarda aylarca kul köle olmasının hırsını annemden çıkarmak istiyordu. "Sen benim oğlumu peşinden koşturdun, bize bu kadar masraf yaptırdın, şimdi göreceğiz bakalım" der gibiydi her hareketi. Annem daha üzerinden düğün yorgunluğunu, o gecenin korkusunu atamadan, eline süpürgeyi, kovayı tutuşturmuştu teyzesi. Ne bir tatlı dil, ne bir hoş geldin... Kendi kız kardeşi emanet etmişti oysa kızını ona. Ama o, anne yarısı olmak bir yana, o evin en büyük celladı olmaya yemin etmiş gibiydi daha ilk günden. "Annem ne zaman yemek yapsa babaannem hemen bir kulp bulur ve yemeği beğenmezmiş. Annemin yaptığı her işe sürekli bir hakaret, bir eziyet bulurmuş. Babam çalıştığı ve genellikle evde olmadığı için tüm bunlara şahit olamıyordu. Annem yaşadıklarını babama anlattığında ise babam pek sesini çıkarmaz, 'Haklısın, düzelecek' gibi vaatlerle onu geçiştirirmiş." "Bir keresinde eve, bir misafir gelmişti. Annem hizmette hiçbir kusur etmemiş, gelenlerle yakından ilgilenmişti. Hatta onlarla oturup sohbet ederken babaannem ona düşmanca bakıyormuş. Misafirler uğurlanıp gittikten hemen sonra babaannem, 'Sen nasıl benim yanımda gülüşüp sohbet edersin?' diyerek anneme hakaret etmiş ve onu dövmüş. Annemin fiziksel şiddet görmeye başlaması da işte bu olayla olmuş." "Annemi sadece babaannem dövmezmiş; kayınları bile ona şiddet uygularmış. Babamlar toplam sekiz kardeşmiş. Halalarım evlenip kendi evlerine gitmişler ama annem, aynı evde yaşadığı dört kaynından da sürekli şiddet görürmüş." Dört genç adam ve bir kaynana, birleşip gencecik bir kadının üzerine çökmüşlerdi adeta. Evin tüm ağır işleri annemin omuzlarındaydı; tarlaya gider, temizlik yapar, yemek yetiştirir, yine de yaranamazdı. En ufak bir gecikmede ya da sadece canları öyle istediğinde, kayınları sırayla ona el kaldırırmış. Annem o koca evde, o sekiz kardeşlik kalabalığın içinde yapayalnız, savunmasız bir köle gibiydi. Akşamları babam eve geldiğinde ise sessizlik bir zırh gibi kaplardı evi. Annem ne zaman morluklarını saklamaya çalışarak babamın karşısına geçse, ne zaman "Kardeşlerin bana vuruyor, anan bana eziyet ediyor" diye ağlasa, babam başını öne eğer, duymak istemezmiş. Kendi öz kardeşlerine ve anasına karşı duracak cesareti yoktu. Kolay yolu seçer, "Aman tadımız kaçmasın, idare et, zamanla düzelirler" diyerek sırtını dönerdi anneme. Oysa hiçbir şeyin düzeleceği yoktu. Zaman geçiyor, o karanlık evde günler günleri kovalıyordu. Annem bu bitmek bilmeyen cehennemin içinde bir çıkış yolu ararken, bedeninde yeni bir canın filizlendiğini fark etti. Hamileydi. İçindeki o minik mucizeye tutunup, "Belki bir çocuğum olursa bana acırlar, belki babası evine, karısına sahip çıkar" diye umut etmeye başladı. Fakat o evde merhametin zerresi yoktu. Karnı burnunda bir hamileyken bile ne sırtındaki yük azaldı ne de üstüne kalkan eller indi. İşte o günlerde, annemin çektiği onca çilenin, gözyaşının ve yalnızlığın ortasında, bu dünyaya bir bebek gözlerini açacaktı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
767.0K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.9M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
994.0K
bc

A Warrior's Second Chance

read
368.1K
bc

Not just, the Beta

read
353.0K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook