YEDİNCİ BÖLÜM

2762 Words
“ Yakut!” Evren’in sesini duyduğumda geriye dönmesem de olduğum yerde durmuştum. Omzumdan kavrayan elin temasıyla yavaşça geriye doğru dönüp, üzgün gözlerle yüzümü izleyen adama baktım. “ Bak sen Yiğit’in kusuruna bakma. Seni evde çalışan biri sandı. Anlatmaya çalıştım ama dinlemedi bile. Neye bu kadar kızdığını anlamadım. Ona bir şey mi söyledin Yakut?” diye sordu. Onun da benim kadar şaşkın olduğunun farkındaydım. O deli adamın normal karakteri değildi bu anladığı kadarıyla. Evren onu kızdıracak bir şey söyleyip söylemediğimi sorguladığına göre onun kişiliği için bile sıra dışıydı. Ancak bu bana yaptığını hafifletmeye yetmezdi. Ona hala öfkeliydim ve onu affetmeyi düşünmüyordum. “ Ben ona bir şey söylemedim. Babaanneyle konuşuyordum. Adı bile geçmedi. Ama bir anda deli dana gibi üzerime yürümeye başladı. Çıldırmış o. Delinin teki. Sakinleştirici falan vurun ona.” Dedim öfkeyle. Aslında daha fazlasını da söylemek isterdim ama nedense içimden gelmemişti. Evren uzanıp soğuktan kızaran elimi elinin arasına aldı. “ Yakut, gerçekten çok özür dilerim. Bunları yaşamanı istemezdim. Ancak Yiğit bu aralar çok hassa. Sen de biliyorsun babasını eni kaybetti. Onu biraz nala ve kırılma olur mu?” ama demek için ağzımı açmıştım ancak Evren konuşmama izin vermedi. “  Yiğit, acısını Bizim gibi yansıtmaz. Üzülse üzüldüm demez. Beni niye üzdün diye öfke saçar. Canı yansa bile sesini çıkarmaz. Onun duygularını yansıtma şekli öfkedir. O… “ Evren bana lütfen o vicdansız adamı savunan cümleler kurma. Acısı olabilir anlarım. Bağırır anlarım. Ama o beni dinlemeye bile gerek görmeden evden kovdu. İşte bunu anlayamam. “  Başını yukarı aşağı sallayıp anladığını gösterdi. “ Bunun için çok üzgünüm Yakut. Seni sevdiğimi biliyorsun.” Ben de başım salladım. Onunla bir sorunum yoktu ki benim. Bunca zamandır yan yana çalışıyorduk bir kez onda kötü söz duymamıştım. Bu olanlar da onun suçu değildi. Bana nedensiz kızan beni evden kovan kuzeniydi. Vicdansız kuzeni… “ Emin ol şu an babaannem ona yeterince çektiriyordur. Bu yüzden söylediklerini kafana takma. Yakında hatasını fark edecektir. O kadar kötü biri değildir.” Ağzımdan alaylı bir kahkaha yükselmişti. Hadi canım sen de dememek için dilimi ısırmam gerekmişti. “ Evet, o kadar kötü olmadığını bende anladım. O bir şeytan.” Dedim üzerine basarak.” Şaşkınlıkla yüzüme bakan Evren, söylediğim cümlenin şokunu yaşıyordu. Kuzene şeytan dediğim için kızmış olma olasılığı vardı. Sonuçta aralarında kan bağı vardı. Her ne kadar ben şimdiye kadar aralarında biyolojik olan bağ dışında hiçbir benzerlik göremesem sonuçta akrabaydılar. Yani ona söz söyletmemesi normal karşılanabilirdi. Ancak bunu içimde tutsaydım ben huzur bulamazdım. Evren’in ifadesiz yüzü bir anda yumuşaya ve yerini gülmeye bıraktığında ben de onunla birlikte gülmeye başlamıştım. Kızacağı konusunda yanılmıştım. Sonuçta aklın yolu birdi. O adamın kibarlıkla en küçük bir alakası yoktu. Hata kibarlık kelimesinin anlamını bile bildiğine emin değildim.  “ Bu söylediğin aramızda kalsın Yakut. Zira Yiğit duyarsa daha kötü bir kişilikle karşılaşabilirsin.” Dedi kahkahalarının arasında. Onun bu tavrı gerginliğimi biraz olsun azaltmıştı. “ Sen söylemezsen duymaz.” Diye karşılık verdim.  Sonra da asıl konuyu unuttuğumu hatırlayıp “ Bu gün katalogların onaylanması gerekiyor biliyorsun değil mi? Bir ara uğrasan iyi olabilir.” “ Sen şirkete mi geçiyorsun?” “ Evet, katalogların durumuna bakacaktım. Ferhat Beyin yokluğunda hiçbir şeyin soru olmasını istemiyorum. Ona bu kadarını borçluyuz. Bu koleksiyon için çok umutluydu.” Onu hatırlamak yine bir yumru gibi oturmuştu boğazıma. Keşke şu an da yanımızda olsaydı da bu yaşanların hiç biri olmamış olsaydı. O yaşasaydı oğlu buraya gelmek zorunda kalmazdı. Üstelik onu bir de ben çağırmıştım. Ah bu aptal dili ve her şeye burnunu sokan burnum. Bir daha kimsenin işine karışmamayı artık öğrenmeliydi. Gördüğüm gibi kimseye iyilik yaramıyordu. “ Haklısın, çok iyi düşünmüşsün. Bekle ben de seninle geleyim.” Dedi. Hemen elimi kaldırıp onu durdurdum. “ Sen benimle falan gelme. O içerideki şeytan da gelmek falan ister şimdi. Onu daha fazla çekebileceğimi sanmıyorum. Uzun bir süre uzak dursak birbirimizden iyi olacak. “ dedim. “ Gülmeyeceğim.” Dedi ama gülüyordu. “ Tamam sen önden git. Ben sonradan geleceğim. Umarım Yiğit o zamana kadar sakinleşmiş olur. Artık ne derdi varsa.” “ Hasta o. Siz onu bakır köye yönlendirin.” Dedim ve yürümeye başladım. Arkamdan gelen kahkahaları duyuyordum ama geri dönüp bu soğukta konuşmaya devam etmek istemiyordum. Dolmuş durağına gelene kadar dişlerim birbirine vurmaktan neredeyse kırılmak üzereydi. Son bahardayken bu denli soğuk geliyorsa kışın sanırım donacaktık. Elbette sevgili patronum için böyle bir sıkıntı yoktu. Altlarındaki arabaları sayesinde üşümeden şirkete gelebiliyordu. Ancak ben soğuklarda durağa kadar yürüyüp, dolmuşlarda perişan olduktan sonra bir de şirkete kadar yürüyordum. Yarım saat yollarda oyalandıktan sonra işe gelmeyi başarıyorum. Bu yüzden kış mevsimini pek fazla sevmiyordum. Belki zengin olsaydım bu denli ön yargılı olmazdım ancak ben zengin değildim. Eğer o şeytan gibi olacaksam olmak da istemiyordum. Onu yeniden hatırlamak yine sinirlenmeme neden olmuştu. Ancak o sırada gelen dolmuş sayesinde unutmam kolay olmuştu. Oturacak bir yer kapmak için acele etmekten aklımdaki tüm kötü düşünceler buhar olup gitmişti. Sonunda şirkete yakın durağa geldiğimizde, tıklım tıklım dolmuştan kendimi sağlam çıkarmayı başarmıştım.  Ama soğuk yüzünden oyalanmadan içeriye girmeyi başarmıştım. Normalde hareketli bir şirket düzenimiz vardı. Öyle katı kuralar ve despot bir yöneticimiz olmamıştı. Bu yüzden hem eğleniyor hem de çalışıyorduk. Ancak bu gün aynı durum söz konusu değilmiş gibi duruyordu. Çalışanlar işe gelmişti gelmesine ama yas hala sürüyordu. Sonuçta müdürümüz ölmüştü. Sevdiğimiz, bizi destekleyen, hiçbir zaman kötü söz söylemeyen kalp kırmayan müdürümüz artık aramızda olmayacaktı. Yokluğu kesinlikle dolmayacaktı. Onun bu çatı altında artık var olmayacağı hepimizin aklına işlemişti. Bu yüzden olsa gerek kimse de ne iş yapacak bir istek ne de gülmek için teşebbüs vardı. Malikânedeki matem aynen burada da devam ediyordu. Masalarına oturanlar öylesine sadece bedenen burada olduklarını gösteriyorlardı. Ancak bu olamazdı. Acı hepimiz için aynıydı. Belki benim için biraz daha fazlaydı ama onların da üzüldüğünü biliyordum. Ferhat Bey herkes tarafında seviliyordu. Kendi masama yaklaşıp çantamı ve ceketimi çıkardım ve sandalyenin üzerine bıraktım. Başka zaman olsa burada günaydınlar, gülüşmeler havada uçardı. Ancak şimdi kimse geldiğimi bile fark etmemiş gibi görünüyordu. Bunun bu şekilde sürmeyeceğini biliyordum. Yapmamız gereken onlarca iş vardı. Ferhat Bey yaşasaydı böyle olmasını isterdi. Onlarla konuşmadan önce mutfağa doğru yürümeye başladım. Kahve makinesini çalıştırıp kahveyi hazırladım. Herkes için bir bardak tepsiye dizdim ve kahvenin hazır olmasıyla birlikte bardaklara tek tek doldurdum. Onları teşvik edecek bir müdür yoktu. Evren ne zaman gelirdi bilmiyordum. Ancak Yiğit denen şeytanın gelmemesini tercih ederdim. O buraya gelirse kimse de çalışma isteği kalmazdı büyük olasılıkla. Kendisi insanın yaşam enerjisini yok etme konusunda uzandı. Başımı sağa sola salladım. Onu düşünerek vakit harcamak istemiyordum. Onu düşünmek bana çok da iyi geldiği söylenemezdi.  Kahve bardaklarıyla dolu olan tepsiyi iki tarafından sıkıca tutarak kaldırdım. Sonra da derin bir nefes alarak içeriye geri döndüm. Nasıl bıraktıysam aynen o şekildeydiler. Kimse yerinden bile kıpırdamamışlardı. Gerçekten benim sihirli dokunuşuma ihtiyaçları vardı. Boğazımı temizledim.” Arkadaşlar.” Kibarca seslenmem hiç birinde işe yaramamış gibiydi. Bir kişi dışında kimse beni dikkate bile almamıştı. Gerçekten bu gün ne kadar sinirlenebilirdim ki? Yani zor olmadan hiçbir çaba işe yaramayacak gibiydi. “  Hey!” Tüm başlar tek tek bana döndüğünde bir an pişman olmuştum. Anlık öfkeyle yine yapacağımı yapmıştım. Hep o şeytan yüzünden oluyordu bunlar. Yoksa ben bu denli sinirli biri değildim. “ Pardon.” Dedim bağırdığım için.” “ Bir şey mi söyleyeceksin Yakut?” Güneş oturduğu masadan ayağa kalkarken. Elinde tuttuğu kalemleri tek tek masaya bırakmaya başlamıştı. “ Aslında söylemek istediğim bir değil birkaç şey var. “ dedim. Sonrada elimdeki tepsiyi biraz daha kaldırıp görmelerini sağladım. “ Ama önce sıcak bir mola verelim.” Bu hareketime şaşırsalar da ses çıkarmayacak kadar anlayışlılardı. Konuşmaya başlamadan önce bardakları çalışanlar arasında gezdirmeye başlamıştım. İşe yarıyordu. İlk geldiğim halinden daha iç acıcı görünüyorlardı. En azından hareketlerimin nedenini anlamaya çalıştıkları için bile olsa konuşuyorlardı. Bu da bir başlangıçtı. Bardakların hepsini dağıtıp son kalan bardağı da kendime aldıktan sonra, elimdeki tepsiyle masam yaklaştım ve dökmeden masanın üzerine bıraktım. Sonrada hepsinin yüzünü görecek şekilde sırtımı masaya dayadım.  Bu söylemek istediklerim sözde kolay ama uygulamaya geldiğinde hayata geçirmesi zordu.“ Hepinizin ne kadar üzgün olduğunu biliyorum. Hala Ferhat Beyin şu kapıdan girip bize gülümseyeceğini, şaka yaptım demesini beklediğinizi biliyorum. Biliyorum çünkü ben de hala onun yokluğunun şaka olduğunu düşünüyorum. Çok ani oldu gidişi. Beklemediğimiz, bir anda, bir anda oldu. Alışkındık bu kapıdan girdiğimiz de onun sıcak gülümsemesiyle, bizi desteklemesiyle karşılaşmaya. Şimdi bu boşluğun nasıl dolacağını bende bilmiyorum. Bunun için size hiçbir vaatte bulunamam.” Bardağıma uzanıp sıcak bir yudum aldım. “ Ancak şimdi yeniden toparlanmamız gerekiyor. Ferhat Bey olsaydı bu halimizi görmek ister miydi hiç? Hemen toparlanın, bu ne hal demez miydi?” beni başladıklarını görebiliyordum. Bu yüzden cesaretle devam ettim. “ bu yüzden onun yokluğunda salmayacağız kendimizi. Hatta onun anısına daha da sarılacağız işimize. O gitmiş olabilir ama biz devam edeceğiz. Bize verdiği emeğin karşılığını yokluğunda da vermek zorundayız. O yok diye duracak mıyız?” mırıldanmaları başımı sallayarak dinledim.” “ Elbette durmayacağız. Acımızla birlikte kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ferhat Bey bu noktaya gelene kadar ne kadar uğraştı, ne kadar emek verdi en iyi biz biliyoruz. Çünkü biz el ele geldik bu günlere. Zor zamanlara geçirdik, en dibe kadar düştük. Ancak şu an en iyisiyiz.  Biz bu sektörün en iyisiyiz. Ferhat Beyin bıraktığı bu sıfatı geri vermeyeceğiz. Biz başarıyla yola devam ederken o da bizi gittiği yerden izleyecek. Ve her zaman olduğu gibi gurur duyacak.  Şimdi burada onun yokluğunu aratmamaya, varsınız değil mi? “ “ Varız.” Dediler. İşte bu son birkaç gündür duyduğum en iyi şeydi. “ O halde hadi işinizin başına. Evren Bey de birazdan aramıza katılacak. “ herkes kendi alanına dağılırken ben de kendi masamın başına geçtim. Söylerken her şey kolaydı ancak yapmak oldukça zordu. Ama onun için pes etmemekte kararlıydım. Bu şirketi ne kadar sevdiğini biliyordum. Ve ben hayatta olduğum sürece onun emanet ettiği bu şirketi kaybetmeyecektim. Ne Murat Doğan ne de oğlu Yiğit Demirhan bu şirketi yok edemeyecekti. Buna izin vermeyecektim. Bu şirket Ferhat Beyin zamanında olduğu gibi ilk sırada olmaya devam edecekti. Bunun olmasını engelleyecek herkesi saf dışı bırakmak konusunda oldukça kararlıydım.   ****** Ferhat Beyin ölümünün üzerinden bir hafta geçmişti. Dün Demirhan malikânesinde okutulan mevlide kovulmama rağmen gitmiştim. Şükürler olsun ki o şeytanı görmemiştim. Sanırım son bir haftadır beni mutlu eden iyi şey buydu. Yeniden o öfkeli gözlerle ve acımasız sözlerle uğraşmak istememiştim. Ve çok şükür ki uğraşmamıştım. Onu görmeyince gittiğini ve bir daha geri dönmeyeceğini düşünüp sevinmiştim ancak Evren’in mutfakta onunla konuştuğuna tanık olunca hevesim kursağımda kalmıştı. Üstelik gitmeye niyeti olmadığına da o sırada kulak misafiri olmuştum. Bu hayatımın en kötü haberi olarak tarihe geçmişti. Bu eve girmem tamamen hayal olacak gibi duruyordu artık. Ancak o uyuz evde olmadığı zamanlarda gelip babaanneyi görebilirdim. O beni görmedikten sonra bir sorun teşkil edeceğini düşünmüyordum. Hala beni neden o şekilde kovduğun anlamış değildim. Evren de bu konu hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Yiğit denen adama sormuş ancak bu konu hakkında konuşmasını yasakladığı için cevap alamamış. Dolayısıyla benimle ne zoru olduğunu öğrenememiştim. Beni sevip sevmemesi çok da umurumda değildi. Ancak babaanneyi görmem engel olduğu için kızıyordum. Bunun için de şimdilik elimden bir şey gelmiyordu. Onun gideceğini düşündüğüm için bir hafta boyunca bu ev girmeye hiç yeltenmemiştim ancak gitmeyeceğini duyduktan sonra sınırı zorlamayı gerçek manada düşünüyordum. Dışarısı gerekten çok soğuktu. Dolmuş durağından şirkete gelene kadar neredeyse buz tutmak üzereydim. Kasım ayına girmiştik ve soğuk tüm şiddetiyle kendini hissettiriyordu. Bu kız gerçekten çok zorlanacaktım. Babamla araba işini yeniden konuşmam gerekecekti sanırım. Bu şekilde devam edersem kısa sürede yollarda soğuktan donabilirdim. Masama gelene kadar çalışanlarla selamlaşıp durmuştum. Tam olmasa da şirket yavaş yavaş eski haline dönmeye başlamıştı. Hatta Güneş’in masasının etrafı yine karabalık tarafından çevrilmişti. Sabah kahvelerini alacak olan kişi seçiliyordu büyük olasılıkla. Bu bizim her zaman ki adetlerimizden biriydi. Sabah kahvesi, öğle yemeği hatta akşam kahvesi seçilen o günün kurbanı tarafından getirilirdi. Genelde öğle araları dışarıya çıkar beraber yerdik ancak bazen çok iş olur ve kimsenin dışarıya çıkmaya vakti olmazdı. O zamanlarda toplu olarak çıkmak yerine birini kurban seçer öğle yemeği sipariş ettirirdik. İtiraf edeyim oldukça eğlenceli olabiliyordu. “ Beni de yazın.” Dedim kendi dolabıma yönelirken. Kalabalık kısa süreli bana dönüp bakmıştı ancak ilgileri çok çabuk dağılmıştı. Onlar yeniden seçime odaklanırken ben de kabanımı ve çantamı çıkarıp dolabın içine koydum. Telefonumu elime alıp kilitledikten sonra masama geri dönmüştüm. Seçim hala tüm hızıyla devam ediyordu. Normal zamanda bu seçim en kısa yoldan yapılır ve biterdi. Ancak son bir haftadır patron olmadığından aralarda uzun tutulmaya başlanmıştı. Buna bir şey söylemiyordum çünkü herkesin kafasını dağıtmaya ihtiyacı vardı. Ancak Ferhat Beyin odasından yükselen telefon bile onları durdurmaya yetmemişti. Güneş Ferhat Beyin sekreteriydi. Ama şu an seçime odaklandığından telefonu bile duymuyordu. Onları dağıtmak yerine yerimden kalktım ve Ferhat Beyin odasına girdim. Biraz kötü hissetmiştim ancak çalan telefon dikkatimi kendine yönlendirmişti.  Telefonu aldım. “ Alo…” depodan aranıyordu Franchiselere hangi ürünlerin gönderileceğine dair olan listeyi istiyorlardı. Bir yandan telefonla konuşuyor bir yandan da masanın üzerindeki evraklara göz atıyordum. Evren geldiği zamanlarda burada oturuyor ve gerekli dosyaları buradan onaylıyordu.  Ferhat Beyin yokluğunda müdür olarak kendisi gözüküyordu. Bu yüzden istenilen listenin de burada olduğunu düşünmüştüm. Ve yanılmamıştım. Telefonu kapattıktan sonra listeyle birlikte dışarıya çıkmıştım. Ancak Güneş hala gidecek olan kişiyi belirleyememiş gibi görüyordu. Onları rahatsız etmek yerine listeyi kendi götürmeye karar verdim.  Zor bir şey değildi. Asansöre binip alt kata indim. Zaten listeyi beklediklerinden çok uzun süre oyalanmama gerek kalmamıştı. Gönderilecek olanlar özenle paketlenmiş ve taşımaya hazır bir hale gelmişti. Ferhat Beyin ölümünden sonra satışlar iki kat artmıştı. Bu durum ne kadar şirkete yaramış olsa da benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Zaten bu durum böyle olurdu. Sadece bizim için değil her alan için geçerliydi. Ölen bir ressamın resimleri hayatta olduğundan daha fazla satılırdı. Ya da bir sanatının kasetleri ölümü ardından satış rekorları kırardı insanlar hayattayken değer bilmediklerinden öldüğünde sanki ona bir fayda sağlayabilecekmiş gibi abartırlardı. Aldıkları ürünlerin artık Ferhat Beye bir katkısı olmayacaktı. En azından ailesine bir faydaları oluyordu hepsi buydu.  Gerekli bilgilendirmeyi Evren Beye vermelerini söyleyerek yeniden asansöre bindim ve ofisin olduğu kata çıktım.  Ancak normalden biraz tuhaf bir durum söz konusuydu. Ben giderken bu katta oldukça hareketli dakikalar söz konusuydu. Heyecanla seçilen kurbanı bekliyorlardı ve haliyle biraz gürültü yapıyorlardı. Ancak şimdi hiçbir ses çıkmıyordu. Bu oldukça tuhaftı. Sağa sola bakınıp ne olduğunu anlamaya çalıştım anacak hiçbir şey anlayamamıştım. Merak içinde masama doğru yürümeye başladım. Ancak çok fazla ilerleyemeden duyduğum ses karşısında olduğum yerde kalakalmıştım. Bakışlarım Ferhat Beyin odasına doğru kayarken kapısının hemen önünde duran ikiliye takılmıştım. “ Bundan sonra bu tarz saçmalıkları görmek istemiyorum. Bunu aklınıza iyice yazarsanız sorun olmayacaktır.  Gereksiz gürültü istemiyorum bu şirkette. Sadece işinize odaklanın.  Fazla enerjinizi tasarımlara harcarsanız hem siz kazanırsınız hem de ben kazanırım. Umarım net bir şekilde anlatabilmişimdi.” “ Evet efendim.” “ Harika. Şimdi on dakika içinde tüm tasarım ekibini odaya bekliyorum. Bir toplantı yapacağım.”  Dedi ve kimseye bir söz hakkı vermeden odaya girip kapıyı arkasından kapattı. Evren yerinden bile kıpırdamamıştı. O adamı burada görmek yeterince büyük bir sorunken tüm söyledikleri tamamen sorun teşkil ediyordu. Resmen burada robotumsu özellikler sergileyeceksiniz demek istemişti. Herkesi kendi gibi olmaya mecbur bırakıyordu. Ancak kimse onun gibi olamazdı. Ve o bunun farkında değildi. Derin bir nefes alıp yürümeye başladım. Ancak o sırada Ferhat Beyin ofisini çevreleyen panjurlar bir anda kapatıldığında, sinirle ellerimi sıkmıştım. Biz ona bayılıyormuşuz gibi tavır takınmasına gerek yoktu. Bu huysuzluktan sonra herkes ondan kacaktı zaten.  Evren mahcup olmuş bir halde çalışanlara bakıyordu. Bu ofiste daha önce böyle bir şey hiç yaşanmamıştı. Ancak burada özür dilemesi gereken kişi kesinlikle o değildi.“ Arkadaşlar, hepinizin bu duruma şaşırdığının farkındayım. Ancak biraz anlayış göstermenizi rica ediyorum. Ferhat Beyin oğluyla biraz önce tanıştınız...”  Adımları hızlandırıp kalabalığın arasına karıştım.“ Boş yere kendinizi yormayın Evren Bey. Kimse o suratsızın Ferhat Beyin oğlu olduğuna inanmaz. Tabi bize DNA raporunu gösterirseniz o ayrı.” Dedim iğneleyici bir şekilde. Yüzündeki gerginlik beni görmesiyle yumuşamıştı. Ancak bu cümlem kalabalık arasında gülüşmelere neden olmuştu. En azından az önceki şoktan sonra yeni bir şokla kendilerine gelmişlerdi. “ Yakut, seni gördüğüme ne kadar sevindiğimi anlatamam. Yiğit buraya geldiğinde seni de burada görmeyi bekliyordum. En azından çalışanlara senin açıklamanı umut etmiştim…” “ Ancak Yiğit Bey bekleyemedi.” Diye tamamladım cümlesini. “ Sorun değil. Ferhat Beyin hatırına hepimiz ona katlanmaya çalışacağız.” Elbette böyle bir durum söz konusu değildi. O patrondu biz de onun verdiği maaşla çalışan çalışanlarıydık. Ama herkesin biraz rahatlamaya ihtiyacı vardı. Bu yüzden biraz şakaya vurmanın kimseye zararı olmazdı. Üstelik o bizi duymuyordu bile. Evren gülüşünü saklamak için büyük çaba sarf ediyordu. Önce dudaklarını birbirine bastırarak gizlemeye çalışmıştı. Ancak başarılı olmayınca işaret parmağını burnunun altına koyarak görmemi engellemeyi denemişti. Ama bu da işe yaramamıştı. En son çare olarak başını arkaya çevirip gülmüş ve yeniden bana dönmüştü. Ben de omuzlarımı silkerek karşılık vermiştim. “ Yakut Hanım, beş dakika sonra katlanmak zorunda olduğun patronunla toplantınız var. Hatırlatmak istedim. Zira kendisinin ne kadar disiplinli olduğunu gördün.”  İtiraf etmeliydim etkilenmemiştim. Ancak fazla uzatma niyetinde de değildim. Bu yüzden başımla kısaca onaylamıştım. İsteksiz olsam da tasarım ekibinin bir üyesi olduğundan ve onun benim patronum olduğundan dolayı gitmek durumundaydım. Şimdiden Ferhat Beyi arayacaktık. Bu artık kesinleşmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD