SEKİZİNCİ BÖLÜM

4180 Words
Masama geçip renkli kalemlerden birini elime alıp alışkanlıkla kolayca saçımı başımın üzerinde topladım.  Tasarımları yaparken çok sık kullandığım bir metottu. Bazen kafamda kalemi unutup eve gittiğim bile oluyordu. Onca yolu, üstelik tıklım tıklım otobüsü başımda kalemle geçirdiğim zamanlar çok uzak değildi. Buna herkes alışmıştı artık. Masanın üzerinden küçük bir defter aldım ve arasına kurşun kalem sıkıştırarak diğer tasarımcıların ardından Ferhat Beyin, hayır artık Yiğit Beyin odasına girdim. Allahtan bize bakmıyordu da onunla göz göze gelmiyordum. Bir de buradan kovulmak istemiyordum açıkçası. Aslında beni gördüğünde kovmayacağı anlamına gelmiyordu ama yine de yapmayacağını umut etmekten başka şansım yoktu. Her zaman en başa yani Ferhat Beyi sağına otururdum. Evren’e hemen karşıma. Ancak şu an yerim özelikle boş bırakılmasına rağmen oturmaya isteğim yoktu. Bu adamın beni kovma durumundan dolayı endişeliydim. Evdekilerin önünde kovulduktan sonra arkadaşlarımın yanından da kovulmak çok ağır olurdu. Bu yüzden korkuyordum. Bu adamın sağı solu belli olmazdı. Ancak Evren başıyla otur işareti verince istemesem de oturmak zorunda kaldım. Bize değil de önündeki dosyalara bakıyor oluşu işime gelmişti. En azından tereddüdümü görmemişti. Defteri çekingen bir Şekilde masanın üzerine bıraktığımda, elimin titrediğini görmüştüm. Oysa hiç hissetmemiştim. Diğerlerinin de görmemsi için hemen geri çekip masanın altına saklamıştım ancak karşımda oturan Evren’in gözünden kaçmamıştı. Güven veren bir ifadeyle gülümsediğinde rahatlayamamıştım ama yine de memnundum. En azından destek olmaya çalışıyordu. Yiğit, bir anda başını dosyadan kaldırdığında nefesimi tutmuş bir halde oturduğum yerde dikleştim. Refleks olarak gözlerim kapanmıştı. Beni kovacağına o kadar emindim ki, diğerlerinin yanında yapmaması için içimden bildiğim tüm duaları etmeye başlamıştım. Burada yapmamalıydı. Bu çok utanç vericiydi. Ettiğim duaların yeterli olduğuna karar verdiğimde ise yavaşça gözlerimi aralamaya başlamıştım. Ancak onun gözleriyle karşılaşacağım hiç aklıma gelmemişti. Dikkatini çekmemek için dua ederken daha fazla dikkatini çekmeyi başarmıştım. Bu da benim şansım olsa gerekti. Koyu bakışları hiçbir ifade belirtmeyecek şekilde beni süzerken, beni hemen kovmayacağını fark ederek tuttuğum nefesi yavaşça verdim. Ancak bu ondan korkmadığım anlamına gelmiyordu.  Çünkü ne kadar ifadesiz dursa da beni tanıdığını biliyordum. Birkaç gün önce yakamdan tutup kapının önüne koydu kızı kolayca unutmazdı herhalde. Bu onun için bile fazla olurdu. Sonunda korkutucu bakışlarını üzerimden çektiğinde kovulmayacağıma dair biraz daha ümitlenmiştim. Daha önce bakışların bu kadar korkutucu olacağını tahmin bile edemezdim. Öfkenin sadece yüksek ses ve şiddetten güçlendiğini düşünürdüm. Ancak Yiğit’i gördükten sonra bakışların bile bir insanı zorlanmadan öldürebileceğini öğrenmiştim.  Aslında bu sadece ona özgü bir durum gibi olsa da yine de o bakışlarla zorlanmadan beni korkudan öldürebilirdi.  Üstelik siyahlar içinde daha bir korkutucu görünüyordu. Azraillimin tam karşımda oturduğunu düşünmeden edemiyordum. Her ne kadar daha önce hiç Azrail’le karşılaşmamış olsam da bu adamın ona benzediğini düşünüyordum. Sadece bu adam faniydi o ise ruhani. Aralarındaki tek fark buydu. “ Bu dönemki katalogu gördüm. Uzun uzun inceleme fırsatım olmasa da yeterli derece tasarımları kontrol ettim. Ancak tasarımların hemen hepsi aynı görünüyor. İçinde hiç cüretkâr bir parça yoktu. Hepsi belli kalıplarda yapılmış, iyi bir tasarımcının elinden çıkan sıradan tasarımlar.” Sıradan mı? Şaka yapıyor olmalıydı. “ Babam, sizinle ne konuşurdu ne isterdi bilmem.  Ben babamın izlediği yolu izlemeyeceğim.  Bu günden itibaren Demirhan Mücevher’de yeni bir dönem başlayacak. Artık sizden daha cesur daha farklı tasarımlar istiyorum. Bana birbirine benzeyen tasarımlar getirmeyin sakın. Bundan sonra o düzen sürmeyecek. “ herkesin kendi arasında aynı şeyi tartıştığını görebiliyordum. Çünkü biz şimdiye kadar hiç baştan savma iş yapmamıştık. Hatta birbirine benzeyen tasarımlar olması için kendi aramızda tasarımlar hakkında bile konuşmazdık. “ Yalnız bizim tasarımlarımızın belli bir konsepti vardı Yiğit Bey. Biz kafamıza göre aynı düzende tasarım yapmıyoruz. Önce konseptimizi seçiyoruz sonrasında tasarım yapıyoruz. Kimse bize kolaylık yaptığımızı, aynı tasarımlar üzerinde oynayıp sunduğumuzu ima edemez. Çünkü biz hepimiz özenerek emek harcayarak bu tasarımları oluşturduk. Babanız da…”  Önündeki dosyayı masanın üzerine sertçe attığında korkuyla susmak zorunda kalmıştım. Yine kendimi kaybedip çıkış yapmıştım ancak bu kez karşımdaki Ferhat Bey değildi. Benim düşüncelerimi anlayışla karşılamayacaktı.“ Babam artık yok. Bunu kaç kez söylemem gerekecek. Bundan sonra ben varım. Ve ben bu tasarımların yeterli olmadığını düşünüyorum. Ve ben öyle düşünüyorsam bu tasarımlar yeterli değilim. Konumu bil ona göre konuş.” Dedi. Bağırmamıştı ancak sesindeki ton bağırmış kadar etki etmişti.  Gerçekten burada nasıl devam edebileceğimi düşünmeye başlamam gerekiyordu. Bu gün beni buradan kovmamış olabilirdi ancak bu konuşmadan sonra çok uzak bir tarihmiş gibi durmuyordu. “ Evet efendim.” Diye karşılık verdim. Başka diyecek bir şey bulamamıştım. Ne diyecektim ki? Beğenmiyorsan kendin yap mı? Aslında demek çok isterdim ama konumum bunun için yeterli değildi. Benim konumum sadece evet efendim, nasıl isterseniz demek için yeterliydi. Tabi kovulmak niyetinde değilsem. Herkes pür dikkat bir halde yeni müdürlerine bakıyorlardı. Benim terslendiğim yerde onlar doğal olarak konuşmak istemezlerdi. Bu ekibin en cesuru bendim ve ben biraz önce önlerinde saf dışı bırakılmıştım. Biraz akılları varsa ki, benden daha iyi olduklarını susarak kanıtlamışlardı susmaya devam ederlerdi. “ Yeni yıl için mini bir katalog hazırlayacağız. Yılbaşına bir hafta kala tanıtıma çıkaracak ve yeni koleksiyonumuzu sunacağız “ kimseden çıt çıkmıyordu. Oysa Ferhat Bey varken bu haber gülüşmelerle karşılanırdı. Ancak şu an herkes diken üzerinde oturuyordu. “ Bir hafta içinde tüm tasarım ekibi bana yeni fikirlerini hazırlayıp sunacak “ bakışları benim üzerime çevrilmişti. Ancak ben ona bakmak yerine Evren’e bakmayı tercih ediyordum. “ Bakalım sizden neler çıkacak” Dediğinde gerçekten battığımı fark ettim. Göze batmakla kalmamış en dibe de batmıştım. Bu adam benim yapacağım hiçbir tasarımı beğenmeyecekti. Yakında kapının önünde kendimi bulursam şaşırmamam gerekiyordu. Sessizlik arasında, benim bir şey söylememi bekliyor gibiydi. Ya da benim yine bir çıkış yapmamı istiyordu. Böylece hemen kapının önüne koyacaktı. Ancak buna izin verme niyetinde değildim. Dört yıldır çalıştığım bu yerden öylece gitmeyecektim. “You can go “ dediğinde herkes önce şaşırmıştı. Ancak bir şey söyleyememişlerdi. Bu anlaşılabilir bir durumdu. Uzun yıllar dışarıda yaşamış biri olarak farkında olmadan İngilizce konuşabilirdi. Ve bunu bu masada kimse cesurca dile getirmezdi.  Acele ederek diğerleri gibi koşarcasına odadan çıkmak istemiştim. Ancak sandalyeden kalkar kalkmaz patronumun “ Sen kal” diye buyurmasıyla tüm hevesim kaçmış bir halde olduğum yerde kalakalmıştım. Medet uman gözlerle Evren’e bakıyordum ancak dudaklarını sessizce kıpırdatarak özür dilerim dediğini görebiliyordum. Yani bu dengesiz adamın karşısında onun bile konuşma şansı yoktu. Ve ben yine yaka paça odadan atılmanın eşindeydim. Bir cümle kurmam beni kovmasına yeter miydi? Üstelik hakaret bile etmemiştim. Eğer söz konusu kişi karşımdaki adamsa ve birkaç gün öncesi düşünüldüğünde zor da görünmüyordu. Derin bir nefes alarak yavaşça korkak tavırlarla sandalyeme geri oturdum. Diğerleri odadan çıkmadan önce mahcup bir şekilde dönüp bana bakıyorlardı ancak bir şey söyleyemeyecekleri için susarak odayı terk ediyorlardı. Ben ise geride kalan olarak ve mayın üzerinde oturuyor gibi hissederek arkalarından bakıyordum.  Herkesin gitmesiyle kocaman odada üç kişi kalmıştık. Evren’in burada olması bana güç verse de çok fazla ümitlenip ayarını kaçırmak istemiyordum. Sonuçta onlar kuzendi ve Evren eğer birini destekleyecekse bu kesinlikle ben olmayacaktım. Zaten beni desteklese bile bir şeyin değişeceğini düşünmüyordum.  Koyu gözlerini sola doğru çevirip, Evren’e başıyla işaret verdiğinde, o da istemsiz ayağa kalkmıştı. Ben onun yüzüne kal der gibi bakarken Evren gitmek için hamle yapmıştı bile. Beni bu adamla burada bırakmamalıydı. Bu adam yalnız kalırsak beni öldürürdü. Evren odadan çıkıp arkasından da kapıyı kapattığında, kapının sessiyle oturduğum yerde sıçramıştım. Bakışlarını üzerimde hissediyordum ama ona bakmaya cesaret edemiyordum. Parmakları masanın üzerinde ritmik sesler çıkarırken bu bana ölüm marşı gibi geliyordu. “ Demek burada da karşıma çıktın.”  Sesi kızgınlıktan çok uzaktı. Bu beni birazcık rahatlatmıştı. Bu yüzden çekingen bakışlarımı ona çevirmeye cesaret edebilmiştim. Sandalyeye yaslanmış rahat tavırlarla beniz izliyordu. “ Ben… Ben o gün anlatmaya çalıştım ama…” “ Yani sen hem evde hem de burada babamın peşinden ayrılmıyordun öyle mi?” diye sordu aynı duygusuzla. “ Aslında öyle değil. Ben burada çalışıyorum. Ama Ferhat Beyi çok sevdiğimden evinizi de sık sık ziyaret ederdim. Babaanneyi, Elif ablayı, Ahmet amcayı çok severim. Ailecek tanışıyoruz. Ferhat Bey babamla yakın arkadaştı. Çok iyi insandı. Beni yanına alıp iş verdi. Bu gün bu yerdeysem Ferhat Beye borçluyum…” Masanın üzerindeki parmakları aniden durduğunda ben de susmuştum. “ Sana o adamın ismi benim yanımda anma diye kaç kere söylemem gerekiyor.” Ses tonu bir ton yükseldiğin de korkuyla sandalyeye sinmiştim. Biraz önce masanın üzerinde oyalanan parmakları aniden havaya kalmış ve işaret parmağı gözüme yakın bir şekilde bana yönelmişti. “ O adamın adını bu iş yerinde duymayacağım anlıyor musun beni?  Bir kez daha bu ismi telaffuz edersen seni kapının önüne koyarım. Kendi düşüncelerini kendine saklaman senin için daha faydalı olur. Dua et çizim konusunda ortalamanın üzerindesin. Yoksa burada bu konuşmayı yapmıyor olurduk.” “  Ama ben sadece…” “  Shut up…” diye bağırdı. İngilizcem iyi ki vardı. Yoksa bir de bu adamın ne söylediğini anlamadığım için fırça yiyecektim. “ Sana fikrini sormuyorum. Burada çalışmaya devam etmek istiyorsan sana kurallarımı söylüyorum. O adamı, şirinliklerinle, masum yüzünle, sözde temiz kalbinle kandırmış olabilirsin. Evimize kadar girmiş ailemi etkilemiş olabilirsin. Ama bundan sonra seni evimin, ailemin yakınlarında görmek istemiyorum. Çünkü bundan sonra sana hiçbir tolerans göstermeyeceğim. O devir kapandı. Babam sana ne kadar para yedirdi bilmiyorum ama benden aynı şeyi bekleme. Benim senin gibilere karnım tok.” Ses tonu beni korkutuyordu ama söyledikleri kalbimi paramparça ediyordu. Onun evine, ailesine para için girdiğimi ima ediyordu. Ama bu gerçek değildi.  Değildi ve bu söyledikleri tamamen haksızlıktı. Bu şekilde konuşulmasını hak etmiyordum. Ben Ferhat Beyi de diğerlerini de gerçekten seviyordum hiçbir çıkar düşünmüyordum. Ancak gördüğüm kadarıyla karşımdaki adam tarafından hiç de saf duygularla onlara yakınlık kurduğum düşünülmüyordu. Gözyaşlarının sızlattığı gözlerimin yaşardığını hissediyordum. Ancak kendimi sıkarak burada ağlamamaya çalışıyordum. “ Ben öyle bir şey yapmadım.” Diyebilmiştim titrek bir sesle. “ Para için değildi… Ailenizi gerçekten seviyorum.” Masanın üzerine inen yumruk darbesiyle engellediğim gözyaşları tek tek gözümden süzülmeye başlamıştı. Kalbim korkudan güm güm atıyordu. Ancak karşımdaki adamın bunu umursadığı söylenemezdi. “  Stop… “ dişlerinin arasından öyle bir çıkmıştı ki bu kelime konuşmaya cesaret edemezdim zaten.  Gözyaşlarına kanacağımı mı sanıyorsun? Yoksa o adamı böyle mi kandırdın? Zaten kadınların iki çift lafına kolayca inanacak kadar aptaldı. Öyleyse hiç şaşırmam doğrusu.” Sandalyemden ayağa kalkıp yaşlı gözlerle ona döndüm. “ Ne sizi ne de başkasının parasıyla ilgilenmiyorum. Gördüğüm kadarıyla samimiyetin ve sevginin ne demek olduğunu bilmiyorsunuz.  Ancak ben babanızı da ailenizi de samimiyetle seviyorum. Ne paranız ne de başka bir şey için değil. Siz bunu anlayamazsınız. Duyguların paradan daha değerli olduğunu anlayamazsınız. Çünkü paranın kölesi olmuşsunuz. Her şeyi parayla satın aldığınız için etrafınızdakileri de kendiniz gibi sanıyorsunuz. Siz…”” O da beni gibi oturduğu yerden ayağa kalkınca ve cesaretimi kaybederek sustum. “ Sevgi ve samimiyet mi? Dalga mı geçiyorsun benimle? Bu dünya da hiçbir duygu gerçek değil. Bu dünyada para her duygudan önde gelir. Paranın açamayacağı kapı alamayacağı sevgi yok. Bunu iyi bildiğine eminim.” Zorlukla gülümsedim. “ Parayla aldığın duyguya sevgi mi diyorsun sen? Paranın işin içine girdiği hiçbir duygu gerçek değildir.  Sevgi paraya ya da mekâna bakmaz. Karşılık beklemez. Bu yüzden adı sevgi. Karşılıksız olduğu için, kalıcı olduğu için değerli. Ama siz bunu da bilemezsiniz. Siz hiç sevildiniz mi?” diye sordum. Evet, acımasızcaydı ama umurumda değildi. Benim canım nasıl yandıysa onun canı da yanmalıydı. Öfkeli bir şekilde beni omuzlarımdan kavradığında gözlerinden ateşler çıkıyor gibiydi. İşte o an onu daha önce böyle öfkeli görmediğimi fark etmiştim. Evden kovduğu zamanda bile. “What “diye bağırdı öfkeyle. Cevap vereceğim vardıysa da şu an vazgeçmiştim. O bu kadar öfkeliyken ona nasıl cevap verirdim ki? “ Bir daha söyle?” diye bağırdı. “ Hiç… Hiç bir…” omzumdaki kolları beni bir anda özgür bıraktığında, öfkeyle beni itmiş, geriye doğru savrulmuştum. Arkamdaki sandalyenin ayağına takılan ayağımdan dolayı dengemi kaybederek geriye doğru savrulmuştum. Bir yere tutunmak için nafile bir telaş içindeydim. Ancak son anda güçlü bir el beni bileğimden yakalamış ve sertçe çekip düşmekten kurtarmıştı. Ne olduğunu bile anlamadan kendimi deli gibi kaçmak istediğimin adamın göğsüne dayanmış halde buldum. Bileğimi kavrayan sert tutuşunu ve kulağımın altında atan kalbinin sesini duyabiliyordum. Derin derin nefesler alıyordu. O yapmadan önce kendimi ondan bileği el verdiği ölçüde uzaklaştırıp gözlerimi kaçırdım. Elimi bırakmamıştı ve hala tutmaya devam ediyordu. Bu korkuyor olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. Elimi bileğinde çekmeye çalıştım ancak o beni şaşırtarak aniden tutuşunu gevşetmiş ve benim çok fazla çabalamam gerek kalmadan özgür kalmamı sağlamıştı. Sanırım ondan gelen en insancıl hareket buydu tanıştığımızdan beri. “ Seni etrafımda görmek istemiyorum. Mümkün olduğunca gözüme görünmesen iyi edersin. Okey “diye sordu. Cevap vermek yerine başımla onu onaylamış ve kaçarcasına odadan ayrılmıştım. Kapının kapanmasıyla derin nefes alıp kendini sakinleştirmeye çalıştım. Kalbim hala deli gibi atıyordu. Bir insan nasıl bu kadar kalpsiz ve dengesiz olabilirdi anlamıyordum. Ben ona ne yapmıştım ki beni sürekli azarlayıp duruyordu. Tek yaptığım onun ailesine ait olan bu şirkette çalışmak ve ailesini sevmekti. Ancak o bunları yapmamdan bile rahatsız oluyordu. Ve özellikle babasının adını anmamdan, onu övmemden nefret ediyordu. Eğer Ferhat Beye ait bu şirkette kalmak istiyorsam yeni patronumun gözüne gözükmesem iyi olacaktı.          Kapalı panjurlara güvenerek olduğum yerde biraz durdum. Elim kalbimin üzerinde öylece bekledim. Ta ki kalp atışlarım düzene girene kadar. Bakışlar üzerime toplandığında, ne yaptığımı fark etmiş ve toparlanmıştım. Güneş,  eliyle beni yanına çağırdığında itiraz etmeden yanına gitmiş ve masasının kenarına oturmuştum. “ İçeride ne oldu tam olarak?”  Gülümsemeye çalışmıştım ama hiçbir işe yaramamıştı.  Hala az önce olanların etkisi altındaydım. Bu yüzden yalandan bile gülümseyememiştim. “ Tek kelime ile özetleyeyim mi?” diye sordum. Başıyla hemen onayladı. “ Deprem.” Ağzından kaçırdığı kahkahasına bir süre sonra bende eşlik etmeye başlamıştım. Komik olduğundan gülmüyordum. Sadece sinirlerim bozulmuştu. Ağlanacak halime gülüyordum şu an.  Başka bir şey konuşmadan kendi masama geçip, rahat sandalyeme oturdum. Bu şirkette gerçek anlamda yeni bir dönem başlıyordu ve ben bu yeni başlayan dönemden hiçbir şekilde memnun değildim. Değişim daima iyi derlerdi ancak bu kez geçerdi olmayacaktı. Zira şimdiden şirketin havası bile değişmişti. Çalışanlar artık birbiriyle konuşmaktan bile korkuyordu. Oysa bir hafta öncesine kadar burada gülüşmeler ve neşeli sohbetlerle harika işler yapılıyordu. O günlere üzülerek veda etmem gerekiyordu. Çünkü yeni patron öyle istiyordu. Çizim kâğıtlarını masanın üzerine açıp çekmeceden kalemleri çıkarıp masanın üzerine yaydım. Birkaç kurşun kalem seçip onları da masanın üzerine koydum. Çizim yaparken dağınık çalıştığım bir gerçekti. Ancak ben de bu şekilde konsantre olabiliyordum. Eğer tüm ihtiyacım olan şey masanın üzerinde olmazsa, çizim anında ulaşamayınca tüm ilhamın kaçıyordu. Bu yüzden her şeyi göreceğim yere koyar sonra çizime başlardım. Şu anda da olduğu gibi... Her şey hazırdı ancak başlamak için biraz fikre ihtiyacım vardı. Bu yüzden mutfağa doğru yürümeye başladım. Kendime bir kahve hazırlarken bir yanda da çizebileceğim şeyler üzerinde düşünüyordum. Yılbaşı gelince akla gelen ilk şey kırmızıydı. Ve hemen ardında ise yeşil. Kırmızı, tutkunun ve aşkın rengi… Yeşil ise güveni ifade eden renktir. Bu iki rengi tasarımlarıma uyumlu bir şekilde taşımak oldukça güzel olabilirdi. Ancak bu güzel olduğu kadar zor bir yoldu. Kahvemin hazır olduğunu gösteren sesi işitince düşüncelerimi bir kenara itip kendime bir bardak kahve aldım. Hemen ardından da yudumlar alarak aklımdakileri kâğıt üzerinde nasıl görüneceğini hayal etmeye başladım.  Masama geri oturduğumda, tüm çizimlerimde olduğu gibi yine aynı yöntemi kullanmak için çekmecemi açtım. Mp3 mü çıkarıp klasik müziklerin olduğu yere kadar ilerleyip çalıştırdım ve aklımdakilerin kâğıda akmasına izin verdim. Saçlarımın arasında hissettiğim ele kadar kâğıtlarıma adapte olmuştum. Ama bir anda özgür kalan saçlarım tüm konsantrasyonumu yok etmişti. Kulaklığı çıkartıp ne olduğunu anlamak adına geriye döndüm. Güneş kahkahalarla gülerken bana bakıyordu. “ Öğle yemeği vakti. Sen oldukça dalmış görünüyorsun ama acıkmış olabileceğini düşünen arkadaşların seni unutmadı.” Kolumu kaldırıp saate baktım. Gerçekten öğle arası olmuştu bile.” Tamam, hemen toparlanıyorum.” Masanın üzerindeki tüm kâğıtları hızla toparlayıp masanın altında duran çekmeceye yerleştirdim. Sonrada üzerindeki kilidi çevirip kilinden emin olduktan sonra anahtarı aldım ve giysilerimi koyduğum dolaba yöneldim. Yürürken bir yandan da kapalı panjurlar arasına kendini kilitleyen patronumun odasına bakıyordum. Sanki o panjurlar arasından bile öldürücü bakışlarını bana yöneltiyor gibi hissediyordum. Adam bende saplantı halini almıştı. Dolabımı açıp kabanımı hızlı bir şekilde üzerime giyindim. Ablamın geçen sene doğum günümde aldığı kırmızı kaşmir şalı boynuma dolayıp çantamı çekip çıkardım. Tüm çalışanlar olarak şirketimizin hemen karşısındaki restorana doğru yol aldık. Sabahın gerginliğine rağmen keyifli bir yemek ve sohbetten sonra işe geri dönme vakti gelmişti. Her birimiz burada biraz daha fazla kalıp eğlenmeye devam etmek istiyor olsak da kimsenin bunu dile getirmeye cesareti yoktu. Bu yüzden hiçbir itiraz olmadan oradan ayrıldık. Ama benim gibi onların da biraz daha kalıp gerginlikten kurtulmak istediklerini biliyordum. Ofiste konuşmaya bile cesaret edemiyorlardı. Soğuk havaya bir de rüzgâr eklendiğinde, kendimi soğuktan korumak adına üzerimdeki kabana biraz daha sıkı sarılıp hızlı adımlarla şirkete doğru koşturmaya başladım. Diğerlerinin de benden pek bir farkı yoktu. Kasım ayı gerçekten romantiklikten çok uzak bir dönemdeydi. Kazımda aşk başka derlerdi. Asıl Kasımda soğuklar bambaşkaydı. Ancak kimse bunu dile getirmiyordu. Esen rüzgârda zorlukla yürürken, boynumdan kayıp giden şalımın havada dalgalanarak uçuşunu korkuyla izledim. Ablamın hediyesi olması onun için endişelenmeme yeterliydi. Beni bile kolaylıkla sallayabilen rüzgâr şalımı savururken olduğum yerde daha fazla duramayarak peşinden koşturmaya başladım. Şirkete doğru koşturuyordum. Önüme bile bakmadığımdan her an bir duvara toslamam mümkündü. Ancak tosladığım duvar gerekenden yumuşak çıkması oldukça şaşırmıştı. Şalım bir adamın başına sarılmıştı. Lanet okumak istemiyordum ama şu an gerçek anlamda şansıma lanet ediyordum. Şalım uçmakla kalmamış yoldan geçen bir adamın başına dolanmıştı. Daha fazla nasıl klişe olabilirdi bilemiyordum. Film sahnelerinden birinde gibi hissediyordum.  Adamın yüzünü göremesem de şimdiden kızarmaya başlamıştım. Uzanıp şalımı yavaşça çekmeye başladığımda, adamın saçlarından başlayarak yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Ancak gözlerini gördüğüm an elim havada asılı kalmış ve korkudan dilim tutulmuştu. İşte şimdi bitmiştim. Yiğit’in gözleri, öfkeden uzak bir şekilde gözlerimin içine bakıyordu. Ben korkudan kıpırdamıyordum ancak o da hareket etmiyordu. Kızmasını, şalımı çekip yüzünden almasını, beni azarlamasını beklerken o hiç hareket etmiyordu. Bu normal değildi. Daha birkaç saat önce gözüne bile görünme demiş ve üstüne basarak beni görmek istemediği söylemişti. Ancak ben karşısında çıkmakla kalmamıştım. Şalım gelmiş düze düşe onun başına düşmüştü. Kasıtlı yapsam ancak bu kadar olurdu.  Aklımın çalışmayı sürdürebilen yanı, şansını daha fazla zorlama şalı al ve kaç derken onun ne kadar haklı olduğunu fark etmiştim. Şalı çekip aldım ve arkama bile bakmadan şirkete doğru koşmaya başladım.          Asansörün düğmesine basıp beklemeye başladım. Kalbim deli gibi atıyordu. Adrenalinin kalbi bu denli attırdığını daha önce keşfedememiştim. Ancak biraz önce oldukça net bir şekilde öğrenmiştim. Gelen asansöre diğerlerini beklemeden bindim ve ofisin katına bastım. Kapıların kapanmasıyla rahat bir nefes aldım. Ancak henüz rahatlamak için çok erkendi. Sonuçta şimdilik kaçmayı başarmıştım ancak biz aynı ofiste çalışıyorduk. Kendi masa gelip hızla üzerimdeki çıkardım ve dolaba tıktım. O gelmeden masama oturmak ve kimsenin farkında değilmiş havasına bürünmek istiyordum. Belki o zaman beni azarlamak istemedi de kurtulurdum. Elbette bu sadece hayaldi ancak yine de umut ediyordum işte. Aceleyle sandalyeme oturdum ve kilitlediğim çekmeceden çizimlerimi çıkarıp masanın üzerine yaydım. Sonrada mp3ü çıkarıp kulağıma taktım. İşe yaraması için dua etmekten başka bir şansım yoktu. Şansıma gerçekten ne diyeceğimi bilemiyordum. İstanbul’da 15 milyon insan varken şalım gide gide onun kafasına düşmüştü. Allahım, ben beni neyle deniyorsun bilmiyorum ama o adamın etrafındayken Azraillin benimle oldukça yakın olduğunu hissediyorum. Ölüme burun buruna yaşamak gerçekten berbat bir histi. Etrafımın kalabalıklaştığının farkındaydım. Ancak korkumdan başımı kaldırıp hiç birine bakamıyordum. Yiğit’i görürüm diye korkumdan başımı kâğıtlardan kaldırmıyordum. İşin kötüsü çizimlere de odaklanamıyordum. Her an başımda bitecek bir patronun korkusuyla nefes almaktan bile çekiniyordum. Yanlış nefes alırım da Yiğit denen o patron bozuntusunun gözüne batarım endişesiyle kıpırdak bile kıpırdayamıyordum. Ta ki biri masama bir bardak koyana kadar. Buharı tüten kahvenin mis kokusu burnuma dolarken, yanı başımda duran adama baktım. Evren gülümseyerek bana bakıyordu. Kendisinin de elinde bir bardak vardı. Kulaklığımı çıkardım. “ Bu ne için?” diye sordum barda uzanırken. Bardağı almamla masanın kenarına oturması bir olmuştu. Üzerindeki takım elbisenin düğmelerini tek elle çözüp biraz daha yayıldı. “ Sana özür kahvesi getirdim. Sabah olanlar için.” Başımı anladığımı gösterecek şekilde yukarı aşağıya salladım. Sonrada kahvemden bir yudum aldım. Oldukça iyi gelmişti. “ Rüşvetin bu kurum çatıları altında yasak olduğunu sanıyordum. Sanırım yeni düzen de bu da değişti.” Biraz laf sokmuş gibi olmuştum ama Evren bu tarz küçük imalarda alınacak öfkelenecek biri değildi. En azından kuzenine oranla daha insancıldı. “ Söylemeliyim ki, henüz bu şirketin kim ait belli değil. Henüz miras açıklanmadı.” İşte bu sürpriz olmuştu. Hatta sürprizden de öte bir şeydi. “ Şimdi içerideki kendini buranın sahibi sanan adamın beni kovmaya yetkisi yok mu yani? Gerçekten mi?” sesim olması gerekenden daha heyecanlı çıkmıştı. Ve Evren bunu fark etmişti. Bardağını indirirken şüpheci bakışlarını üzerimden ayırmıyordu. “ Sana tavsiyem, onu çok zorlama. Şu an tam olarak patronun değil ama bu hiçbir zaman olmayacağı anlamına gelmiyor. İnana bana gözüne batarsan asla unutmaz seni. Ve onun berbat bir kin gütme şekli var. Aklına koyduğunu yapar.” İşte bu olmamıştı. Sevincim iki dakika bile sürmemişti. Bari biraz bu anı uzatsaydı da keyfini çıkarsaydım yani. Ama hemen hevesimi kursağımda bırakmıştı. “ Sen bu uyarıyı yapmak için biracık geç kalmadın mı?” diye sordum. “ O adamın eğer kara bir listesi varsa şu an ilk üçe girdiğimden eminim. Elini ensesine götürerek gülümsedi. “ Bence ilk sıradasın.” “ Çok rahatladım şu an.” “ Üzgünüm.” Dedi. Ancak çok da üzgün gibi durmuyordu. Kahvesinden yudumlarken gözleri masanın üzerinde bir yere odaklanmıştı. Elindeki bardağı diğer eline alırken, boşta bıraktığı eliyle masaya doğru uzandı. Ben de ne yapmaya alıştığını anlamak için elini izliyordum. Çizim kâğıtlarından birini kaldırıp incelemeye başlamıştı. Henüz hiçbir çizimim tam değildi. Sadece birkaç fikri kâğıda geçirmiştim hepsi buydu. Bana kalırsa henüz bir tasarım söz konusu değildi ancak Evren hiç de öyle düşünüyor gibi değildi.  Yüz ifadesine bakılırsa çizimleri beğendiğini anlamak zor değildi. Henüz net bir şey olmamasına rağmen orada beğenecek bir şeyler bulabilmişti. Aynı şeyi içeride ki çakma patrona gösterseydim büyük olasılıkla çöp der beni odadan kovardı. Aralarındaki fark bu kadar bariz ortadaydı. “ Yakut bular gerçekten harika.” Ağzımdaki kahveyi hızla yuttum. “ Gerçekten beğendin mi ?” diye sordum inanamayarak. Sonra emin olmak için tek elle tuttuğu kâğıdı ucunda tutarak eğdim ve orada gördüğü harika çizime baktım. Ancak kara kalemle yapılmış karalama dışında doğru dürüst bir şey görmedim. Desen bile düzgün bir şekilde belli olmuyordu. Sinirle elimi çekip yüzüne baktım. “ Benimle kafa mı buluyorsun?” diye sordum. “ Orada bir tasarım yok.” Kâğıdı yeniden masanın üzerine bırakıp bana döndü.” Ben sana güveniyorum. Sen çizdiysen kesin harikadır.” Dedi. Kahkahamı tutmayı başaramamıştım. Dönen sandalyemde sağa sola sallanarak kahkahamın geçmesini bekledim. Bunu sabah benim yanımda olmadığı için yaptığını biliyordum. Belki de ablama onu şikâyet etmeme için de olabilirdi. Ancak bana iyi geldiği bir gerçekti.  “ Tamam affettim seni. Boş yere iltifatları yağdırma bana.” Masanın üzerinden eğilip bana doğru yaklaştı. Sır verecek gibi bir hali vardı ve bu benim dikkatimi tasarımlarıma yaptığı övgülerden daha fazla çekmişti. Gizli işleri her zaman severdim. “ Madem afettin bu ablanın kulağına gitmez değil mi? Kuzenimin kabalıklarından seni korumadığımı duyarsa kızabilir de. Yani korumak istemediğimden değil de... Şey işte… O biraz…” Elimi kaldırıp onu durdurdum. “ Sabaha kadar seni dinleyemem. Tamam, ablama söylemeyeceğim ancak şartım var.” Dedim. Hemen masamdan kalkıp doğruldu. Bir anda toparlanınca ret edeceğini sanmıştım. “ Nedir o şartın?” diye sordu beni şaşırtarak. “ Ablamla aranda tam olarak ne var?” diye sordum. Bu soruyu beklemiyor olacak gülümsemesi soldu. Bir anda ciddi bir ifadeye büründü. Ancak beni böyle kandıramazdı. O cevabı almadan yakasından düşmeye niyetli değildim. Elimdeki bardağı masanı üzerine bırakıp onun gibi ayağa kalktım. Ceketinin iki yakasını avuçlarımın arasına alıp biraz çekiştirdim. Benden uzundu. Ancak şu an boy farkı çok da sorun değildi. Elimle yakasının üzerindeki tozu silkelerken masum bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim. “ Söylersen affederim. Hadi söyle.” Dedim ısrar ederek. Elini kaldırıp yakasını tutan elimin üzerine koyup yavaşça indirdi. “ Aslında, biz konuşuyoruz. Zümrüt’ten gerçekten hoşlanıyorum.” Dedi çekingen bir şekilde. Yere indirdiği elimi havada birleştirip gülmeye başladım. İşte bunu duyduğuma gerçekten sevinmiştim. Evren ve ablam gerçekten birbiriyle iyi anlaşabilirlerdi. Ablam ne kadar narin ve duygusalsa Evren de o kadar kibar ve anlayışlıydı. Ablamı üzmeyeceğine yürekten inanıyordum.  O yüzden bu cümleyi oldukça huzurlu bir şekilde gülümseyerek yanıtladım. “ Bunu duyduğuma sanırım mutlu oldum. Umarım ablamı üzmezsin.” Dedim omzuna vururken. Rahatlamış bir hali vardı. “ Bu kadar kolay kabulleneceğini düşünmemiştim. Bir iki azarlarsın sanmıştım. Yine şaşırttın beni Yakut.” “ Ablamı üzersen o zaman bu söylediklerini hatırlatacağım sana.” Başıyla onayladı hemen. Aslında her eve Evren gibi biri lazımdı. Düşünceli, sevdiğinin üzerine titreyen, kibar ve anlayışlı biriydi. Ablam da en az onun kadar iyiydi. Dışarıdan gelen biri olmama rağmen bir kez olsun bana bunu hissettirmemişti. Oysa her kardeş gibi kavgalarımız, sürtüşmelerimiz olmuştu. Ama bir kez olsun sen benim gerçek kardeşim değilsin dememişti. İmasını bile etmemişti. Sanki aynı anne babadan dünyaya gelmişiz gibi davranırdı. Bir kez olsun bu konuyu diline dahi almamıştı. Ne kadar hassas olduğumu biliyordu. O beni incitmemek için çok çabalamıştı. Ben de onun mutlu olması içi çabalayacaktım. Çünkü ikisi de mutlu olmayı hak ediyordu. “ Şimdi iznin olursa be işimin başına geri döneyim. Biliyorsun başımda çakma ay asabi… Neyse huysuz bir patron var” dedim her kelimem de daha çok dibe batarak. Ancak Evren kızmak yerine seçtiğim cümlelere kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Doğal olarak etrafımızda çalışanların dikkatini çekmeye başlamıştı. Elini kaldırıp gülmesini durdurmaya çalışmıştı ancak başarılı olduğu söylenemezdi. Onun bu kahkahaları benim de gülmeme neden oluyordu. Öyle ki karşılıklı gülmeye başlamıştık. “ ben gideyim de çakma, asabi, huysuz patronun seni azarlamasın” dedi ve gülmeye kaldığı yerden devam ederek kendi odasına doğru yürümeye başladı. Söylediklerimi desteklemesi iyi bir şeydi. Çünkü onun yanında rahatça çakma patron diyebilecektim. Sandalyeme oturmak için geri dönerken gözlerim Ferhat Beyin eski çakma patronun yeni odasına takılı kaldı. Yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş solarken açık panjurların arkasından bana doğru bakan patronumla göz göze geldim. Sakinken bile korkutabilen bir yapısı vardı. Ve bana gözüme görünme dediği halde ısrarla onun gözüne sokulmam da benim aptallığımdı. Hızla arkamı dönüp sandalyeme yeniden gömüldüğümde bildiğim tüm duaları sessizce mırıldanmaya başlamıştım. *****
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD