ELÇİ

1286 Words
Barlas, alışveriş merkezinden çıktıktan sonra arabasına bindiği gibi şoförüne tek bir emir verdi. "Eve." Sesi soğuk, tehditkâr ve ölümcül bir sertlikteydi. Nefesi düzensizdi, dişlerini sıkıyordu. Bütün şehir didik didik aransa bile, Selen hâlâ bulunamamıştı. Barlas bunu aklına sığdıramıyordu. Genç, zayıf bir kız ondan nasıl bu kadar uzaklaşabilirdi? Kafasında dönen tek bir şey vardı. Selen’i bulduğunda ona yapacakları. Onu nasıl köşeye sıkıştıracağını, nasıl itaat etmeye mecbur bırakacağını düşündükçe içindeki öfke çığ gibi büyüyordu. Aklı, Selen’in korkuyla gözlerine bakışını hayal etmeye başlamıştı bile. Onu cezalandıracaktı. Araba malikanenin önünde durduğunda kapıyı öyle sert açtı ki, cam çerçevesi bile titredi. İçeri girdiğinde herkes önünü ilikleyerek saygıyla başını öne eğdi ama Barlas kimseye aldırmadan doğruca çalışma odasına girdi ve kapıyı ardına kadar çarptı. Geniş odanın içindeki masaya öyle bir yumruk attı ki, üstündeki dosyalar havalanıp yerlere saçıldı. Öfkesi yetmiyormuş gibi, masasının üzerindeki cam bardaklardan birini alıp karşı duvara fırlattı. Cam paramparça olurken ciğerlerinden öfkeli bir nefes boşaldı. "Siktir!" Gözleri alev alev yanıyordu. Bütün vücudu, sinirden titriyordu. Selen onu kandırmıştı. Onu aptal yerine koymuştu. Barlas’ın çalışma odası artık bir harabe gibiydi. Masası devrilmiş, kitaplıklarından fırlayan kitaplar paramparça olmuş, cam sehpa kırıklarla doluydu. Duvarlarda öfkesinin izleri vardı; yumruk izleri, parçalanmış tablolar, devrilen koltuklar… Oda, adeta bir fırtınanın ortasından çıkmış gibiydi ama fırtına burada durmuyordu. Çünkü fırtına, Barlas Sayhan’ın içindeydi. Yüzü gölgelerle kaplıydı. Gözleri, cehennemin en derin yerinden fırlamış gibi kan çanağına dönmüş, karanlık ve tamamen kontrolden çıkmış. Öyle bir noktadaydı ki, artık adamları bile odanın eşiğinden içeri girmeye korkuyordu. Barlas her zaman korkutucuydu, ama şimdi? Şimdi o, ölümün ta kendisiydi. Bütün şehirde Selen aranıyordu. Adamları her deliği, her çöp konteynerini, her virane binayı tarıyordu ama hiçbir iz yoktu. Yoktu. Nasıl yoktu? Bu mümkün değildi. Küçük bir kızın tek başın yardım almadan bu kadar sürede hâlâ bulunamamış olması imkansızdı. Barlas için mümkün değildi. Onun dünyasında, ondan habersiz birinin yok olması söz konusu bile olamazdı. Bu yüzden içindeki öfke, her saniye daha da büyüyordu. Kapı çalındığında, gözleri o tarafa kaydı. Birkaç saniye cevap vermedi. Sessizlik öyle yoğundu ki, kapının ardındaki adam nefes bile almaya çekiniyordu. Sonunda buz gibi bir sesle konuştu. "Gir." Kapı yavaşça açıldı ve içeri titreyerek giren adam elinde bir zarf taşıyordu. Başını kaldırmıyordu. Barlas ona bakıyordu ama o korkusundan göz göze gelmeye cesaret edemiyordu. "Abi…" Adam boğazını temizledi. "Sana bir zarf geldi." Barlas tek kelime etmeden ileri atıldı, zarfa uzandı ve adamın elinden sertçe çekip aldı. Ellerini sıktığında, içindeki sertliği hissetti. Zarfı parçalayıp içinden çıkan fotoğrafı eline aldı. Ve o an, dünyası durdu. Selen. Bir sandalyenin üzerinde ellerinden ve ayaklarından bağlı bir şekilde oturuyordu. Gözleri bir bez parçası ile kapatılmıştı. Burnunda ve dudağında kurumuş kan izleri vardı, başı öne düşmüş, saçları darmadağın… Öyle çaresiz görünüyordu ki, Barlas’ın elinde tuttuğu fotoğrafı bile titremeye başladı. İçinde ne hissettiğini bilmiyordu. Hayır, biliyordu. Öfke. Ama bu öyle bir öfkeydi ki… Bütün dünyayı yakabilecek kadar büyük, her şeyi yerle bir edebilecek kadar tehlikeli. Yanındaki adam Barlas'ın ne tepki vereceğini bilmediğinden nefes bile almadan bekliyordu. Barlas başını kaldırıp ona baktığında, adam birkaç adım geriledi. "Kim gönderdi bunu?" Adam cevap veremedi. Barlas tek adımda ona yaklaştı, parmaklarını şakaklarına bastırarak öfkesini bastırmaya çalıştı. "Sana bir şey sordum!" Adam yutkundu, sesi titreyerek konuştu. "Abi… Bir adam geldi. Seninle konuşmak istiyor." Barlas’ın gözlerinde şeytan bile korkuyla geri çekilirdi. "İçeri alın." Birkaç dakika sonra kapı tekrar açıldığında, içeri uzun boylu, takım elbiseli bir adam girdi. Fakat adım attığı anda, etrafındaki cam kırıklarını ve darmadağın olmuş odayı fark ettiğinde bir anlığına duraksadı. Bakışları, odadaki kaosu süzdü. Ve sonra Barlas’a döndü. Barlas… Sırtını geriye yaslamış, kollarını önünde birleştirmişti. Yüzünde hiçbir mimik yoktu ama odanın havası zehir gibiydi. O kadar ağır, o kadar tehditkârdı ki, adam bile nefes almayı unuttu. Adam derin bir nefes alıp boğazını temizledi. Ne kadar korktuğunu göstermemesi gerekiyordu. "Barlas Sayhan, patronlarımın sana bir teklifi var." Barlas duydukları karşısında alaycı bir kahkaha attı, ama o kahkaha bile buz gibiydi. "Patronların ha?" Adam başını salladı. "Eşin karşılığında senden bir şey istiyoruz." Barlas’ın çenesi gerildi. "Ne istiyorsunuz?" " Eşiniz Selen Sayhan karşılığında Silah ticaretindeki bölgeni bize devredeceksin." Barlas gözlerini kısarak adama baktı. "Bunu benden nasıl almayı düşünüyorsunuz?" Adam gülümsedi. "Bir karar vermeniz için buradayım, Sayhan. Kararsız kaldıysanız size bu konuda yardımcı olabilirim." Acele etmeden cebinden telefonunu çıkardı, birkaç numara tuşladı ve hoparlörü açarak Barlas’a doğru uzattı. Telefon çaldı. Ve sonra… Bir ağlama sesi. "B-Barlas…" Sesi titriyordu. Zayıf, çaresiz… "Lütfen… Beni buradan kurtar…" Ve bir çığlık. Barlas olduğu yerde dondu. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki, tırnakları avuçlarına batıyordu. Göğsü inip kalkıyordu, nefesi düzensizleşmişti. Ama gözleri… O gözler artık ölümün kendisiydi. Telefonun diğer ucunda, iğrenç bir erkek sesi yükseldi. "Eşin çok güzel, Barlas Sayhan." Barlas gözlerini kısıp telefonu tutan adamın parmaklarını kırmak istercesine baktı. "Onunla baş başa vakit geçirmek istemiyoruz, ama…" Adamın sesi alaycıydı. "Bizi buna sen zorluyorsun, teklifi düşünmen için çok fazla vaktin yok." Ve telefon aniden kapandı. Ve işte o an, Barlas Sayhan bir canavara dönüştü. Bardak, elinde un ufak oldu. Cam kırıkları avucuna batıp kanatıyordu ama umurunda bile değildi. Odanın içinde hava o kadar ağırdı ki, yanındaki adam nefes alamıyordu. Bütün vücudu gerilmişti. Kalbi atıyordu ama ne için? Öfke için. Öldürmek için. Yok etmek için. Kendisini bu duruma sokan herkesten intikam almak için. Adam ise korkusunu gizleyememişti. Titreyen elleriyle telefonu cebine geri koydu. Ama bir yandan da Barlasın teklife ne cevap vereceğini öğrenmesi gerekiyordu. "Karar verdiniz mi?" diye sordu. Barlas başını yavaşça kaldırdı. Öyle bir bakış attı ki, adam bir an olduğu yerde dondu. Sonra masasının arkasına geçip yavaşça sandalyesine oturdu. arkasına rahatça yaslandı ve ağır bir küfür savurdu. "Onlarla anlaşma yapmayacağım." Adam kaşlarını kaldırdı. "Emin misiniz? Karınızı bir daha sağ göremeyebilirsiniz." Adam, Barlasın sınırlarını zorluyordu. Barlas’ın yüzünde bir ifade belirdi. Gülümseme değildi. Ama o kadar korkunçtu ki… Adamın midesi bulandı. "Beş saniye içinde odadan çıkmazsan, seni büyük acılar içinde kıvrandırarak öldüreceğim." Adam olduğu yerde donup kaldı. "Dört." Adam bir anda kendine geldi. "Üç." Hızlıca kapıya doğru yöneldi. "İki." Kapıyı açtı ve neredeyse koşarak odadan dışarı fırladı. Kapı kapandığında Barlas derin bir nefes alıp başını öne eğdi. Ve soğuk bir fısıltı gibi mırıldandı. "Hata yaptınız." . Selen'den Kafamın içi uğulduyordu. Boğazım düğümlenmiş, nefes almak bile zor geliyordu. Barlas’ın sesini duymuştum. Onun adını haykırmış, yalvarmıştım. Ama… Ama bir şey demedi. Sadece sustu. O sessizlik içimi kemirdi, içimi lime lime doğradı. Yanaklarımı saran yaşlar artık durmuyordu. Boğazıma düğümlenen hıçkırıkla başımı öne eğdim. Ellerim ve ayaklarım hâlâ sıkıca bağlanmıştı, kaçış ihtimalim yoktu. Karanlık, nemli ve rutubet kokan bu odada içimi kemiren tek şey esaret değil, bir hiç gibi unutulma ihtimaliydi. Sessizce ağlıyordum. Bağırmak, çığlık atmak istiyordum ama boğazımdan sadece kısık bir fısıltı çıkıyordu. Ölüme ne kadar yakın olduğumu bilmiyordum ama hissettiğim korku, ciğerlerime çöreklenen bir zehir gibiydi. Tam o anda kapının aniden açılmasıyla bütün bedenim sıçradı. "Hayır… lütfen…" diye fısıldayabildim. Hızlı adım sesleri yankılandı. Panikle soluk alıp verdim, kalbim göğsüme sığmaz hale geldi. Koyu renkli bir siluet önümde belirdi, gözlerimi kapatan kumaşı hızla çekip aldı. Aniden gelen ışık, gözlerimi kamaştırdı. Ağlamaktan bulanıklaşan görüşüm netleşmeye çalışırken etrafıma bakmaya çalıştım. Camı bile olmayan, beton duvarlarla kaplı bir odadaydım. Küf kokusu keskin bir şekilde burnuma doluyordu. Burası bir hapishane gibiydi… Belki de mezarım olacaktı. Ama etrafımı incelememe bile izin vermedi. Birden saçlarıma sert bir el dolandı ve acıyla inledim. Başım geriye savruldu. “Ah! Lütfen! Bırakın beni!” Gözlerimi açtığımda nefesim kesildi. Karşımda, sağ kaşının üzerinde derin bir yara izi olan, orta boylu, esmer bir adam vardı. Bakışlarında kötücül bir parıltı vardı. Tehlikeli. Bu adamın gözleri, ölümle çoktan tanışmış birinin gözleriydi. Burnumun ucunda hissettiğim nefesiyle midem bulandı. Adam soğuk bir gülümsemeyle eğildi. “Kocan olacak herif bizimle anlaşma yapmayı reddetti.” Ne? Adamın sesi beynimde yankılandı. Bir an nefes alamadığımı hissettim. Barlas... anlaşmayı reddetmişti. İçimde, derinlerde bir yerlerde, ufacık bir umut kıvılcımı da söndü. Şimdi ne olacaktı? Adam yüzüme bir süre daha inceledi ve sesi boş depoda sinsice yankılandı. “Bu da demek oluyor ki artık tamamen bize aitsin.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD