Batıkent, Bursa'nın sessiz ve kendine özgü mahallelerinden biriydi. Gün burada, sabahın erken saatlerinde yürüyüşe çıkanların adımlarıyla başlar; insanlar, Yüzüncü Yıl Mahallesi’ne ya da Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’na doğru akın etmeye başladıkça, bir hareketlilik kazanırdı. Mahallenin insanları yeterince aktif, disiplinli ve bir o kadar da samimiydi. Bunun altını çizmeden geçemem.
Belki de Batıkent’in en büyük avantajı, Bursa gibi daha geleneksel kodlara sahip bir şehirde, modern bir nefes alanı sayılan Nilüfer ilçesine ait olmasıydı. Nilüfer’i bilen bilir; burası, düzenli siteleri, temiz apartmanları ve apartman dairelerindeki sakin bireyleriyle ideal bir yaşam alanı sunardı. İnsanların sakin bir yaşam sürebileceği nadir örneklerden biriydi. Her şeyin uyum içinde olduğu, huzurlu bir dünya.
Tabii, her güzelin bir kusuru vardır. Nilüfer de bu kaideden azade değildi. Eğer bu çevrenin dışına çıkıp diğer ilçelere doğru uzanırsanız, o sakin düzenin yerini bir eksiklik hissi alır. Sanki buraların tenha köşeleri para, neşe ya da eğitim gibi temel şeylerin yokluğunu hissettirir. Bu yüzden, Batıkent dışındaki tenhalara gitmeden önce bir kez daha düşünmek iyi olur.
"Ne yani, İran’da bir hocası olduğu için mi duş almıyormuş?"
Soruyu soran Kübra’ydı. Sesinde merak ve biraz da eğlence vardı. Ama söyledikleriyle ne demek istediğini anlayamadım. Ona dönüp omuz silktim. Camın ardında, etüt merkezinin bahçesine gözlerimi diktim. Bahçe demirlerinin hemen ötesinde oturan o pasaklı adama...
Adam burada ne arıyordu?
"Polislerin, Mustafa Hoca’ya bir şeyler söylediğini duydum," dedi Faruk, bir yandan camın sol tarafındaki fabrika bacalarını işaret ederek. "Adam, o fabrikanın arkasındaki kimsesizler evinde kalıyormuş."
"Kimsesizler evinden mi kaçmış yani?" diye sordu Cihan. Adamı daha net görebilmek için omzumun üzerinden cam kenarına doğru eğilmişti.
Hepimiz, istemsizce o pasaklı adama odaklanmıştık. Üzerimize çöken bu sessizlik, aslında ne kadar meraklandığımızı ele veriyordu. Onun hikâyesine dair hiçbir şey bilmiyorduk, ama bilmek istiyorduk. Konuşulanlar adamın bizim için birden fazla anlam kazanmasına sebep olmuştu.
Adamın dikkat çeken bir tarafı vardı; bu, onun fiziksel görünüşünden kaynaklanıyordu. Muhtemelen otuzlu yaşlardaydı, belki de yirmi beş civarındaydı ama perişan haliyle daha yaşlı görünüyordu. Bakımsızdı, çok bakımsız. Saçı ve sakalı birbirine karışmıştı; üzerindeki kıyafetler artık rengini kaybetmiş, yıpranmıştı.
Bir insan, böyle bir hale nasıl gelirdi? Bu adamın kendine bakmadığını mı, yoksa bakamadığını mı düşünmeliydik? Şöyle bir insanın bugünün dünyasında hâlâ var olabileceğini bilmek tuhaf bir histi. Ayakkabıları dahi yoktu. Çıplak ayaklarıyla, taşlı zemine oturmuş, bir tür dinginlikle tam olarak benim durduğum cama bakıyordu. Ürpertici bir his.
Onu fark ettiğim ilk anda çok da önemsememiştim. “Fabrika civarından gelmiş olmalı,” diye geçirmiştim içimden. Bu düşünceyle, fabrikanın ötesindeki ıssızlığa bir kez daha içerlemiştim. Fakat işin garibi, adamın gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmamasıydı. Dakikalardır bana bakıyordu.
İçim huzursuzlukla doluyordu. Elleri titreyen birini düşünün; işte o, bendim. Kendimi sakinleştirebilmek adına başımı çevirdim ve yanımdaki Kübra’ya fısıldadım. O da dönüp adama baktı. Bu sefer sesini yükselterek diğerlerini çağırdı. Derken, etüt merkezinin rehber hocası Mustafa Bey’e durumu haber verdik. İki dakika içinde polisler olaya müdahil olmuştu.
Halbuki adamı sadece uyarsaydık, belki kalkar giderdi. Belki de bu kadar korkmama gerek kalmazdı. Ama işler böyle yürümedi.
Adam hâlâ oradaydı ve ürkütücü varlığı Batıkent’in o düzenli, “asil” havasını bozuyordu. Nilüfer’in havasına böyle bir insan ne kadar yabancıydı, anlatamam.
"Saçları çok çirkin. Acaba bir gün hamama götürüp yıkanmasını mı denesek?" Melike, bu sözleri söylerken gözleri parlıyordu. Onun bu naif önerisi karşısında kısa bir süre donakaldım. Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
Tüm mesele kire batmak mıydı gerçekten?
Bu afallayışımı gizlemek için sınıf arkadaşlarımın dikkatini çekmeden karşımda duran adama ve onunla hararetle tartışan polislere bakmaya devam ediyorum. Adam, sanki bir heykel gibi hareketsiz, inadına yerinden kımıldamıyor. Yüzü, aylardır temizlenmeyen bir aynanın üzerindeki pus gibi kirli; üzerindeki kıyafetler ise yıllarca bir köşede unutulmuş, paslı bir sandıktan çıkmış gibi yıpranmış. İçimden defalarca, “Lütfen artık git,” diye tekrarlıyorum. Ama o gitmiyor, gitmek bir yana, varlığı bile bana ağır bir yük gibi geliyor. “Gitmiyorsan bile, temizlenmene izin vermeyen o İran’daki tarikat liderinden izin al ve temizlen,” diye düşünüyorum. Ama bu düşünceler beni rahatlatmıyor. Yüreğim, tam olarak tanımlayamadığım bir korkunun pençesinde sıkışıyor.
"Ne dersiniz, götürelim mi hamama?"
Melike’nin beklenmedik sorusu bir şimşek gibi kafamda yankılanıyor. Sözlerinin ardından yanı başımda duran Cihan kıpırdanıyor. Onun hareketiyle kısa, sert saçları yanağıma değiyor ve istemsizce tenimde hafif bir karıncalanma hissediyorum. Bu temas, içimde bir huzursuzluk dalgası yaratıyor. Haliyle, rahatsızlığımı belli edercesine omuzlarımı silkerek tepki veriyorum. Ama bu tavrım, Cihan’ın umursadığı bir şey değil. Aksine, sanki inadına yapıyormuş gibi çenesini iyice omzuma yaslıyor. Alaycı bir ses tonuyla, “Her şeyi anladım da neden duş almıyor bu adam?” diye soruyor.
Faruk, hafif öfkeyle başını çevirip, "Dedim ya, İran’daki bir tarikata üyeymiş. Tarikat lideri izin vermediği sürece duş alamazmış," diye yanıt veriyor.
Cihan, bu açıklamayla yetinecek gibi görünmüyor. Kaşları çatılıyor, yüzünde sorgulayıcı bir ifade beliriyor. “Tamam da başkan, bunun bir tarikatla ne alakası var? Sizce de saçma değil mi? Baksanıza şu adama. En az 30 yaşında. Saçı, sakalı birbirine girmiş; adeta bir kuş yuvasına dönüşmüş. Elbiseleri desen, paçavralar... Yıllarca bir çöp yığınında kalmış gibi. Bu adamın ne tür bir kefaret ödediğini gerçekten anlayabilmiş değilim," diyor.
Cihan’a hak vermekten kendimi alamıyorum. Gerçekten de neyin kefaretini ödüyor bu adam? Bu düşünceler zihnimi işgal ederken, Cihan’ın konuşmaya devam etmesi sabrımı zorluyor. Çünkü her konuştuğunda kemikli çenesi omzuma dayanıyor, sanki benim narin omzumu zedelemek için özel bir çaba harcıyormuş gibi. Bu durumu umursamaması beni daha da sinirlendiriyor. Oysa Cihan, benim beden dilimi en iyi okuyan insanlardan biridir. 18 yıllık kuzenim; hayatım boyunca en yakın dostum ve aynı zamanda en çok çatıştığım kişidir.
"Abicim, ben nereden bileyim? Müneccim b*ku mu yedim?" diyerek Faruk, Cihan’a sert bir çıkış yapıyor.
Tam o sırada, duvar kenarından Gökhan’ın sesini duyuyoruz: "Faruk, sen Avrupa görmüş adamsın. Bu detayları bilmen lazım."
Bu sözlerle sınıfta bir kahkaha dalgası yükseliyor. Faruk, Gökhan’a dönerek, "Senin için güzel güzel küfürler ederdim de dua et ortam müsait değil, Gökhan. Ağzımı açtırma. Bir gıdım beynin vardı, fizik sorusu çözerken yanlışlıkla yedin mi, n’aptın? Ben İran diyorum, sen Avrupa diyorsun. Avrupa’yla İran’ın ne alakası var?" diye yanıt veriyor.
Faruk’un bu cevabını takiben, Gökhan laf atmaya devam ediyor. Sohbete Melike de katılıyor. Onun ardından Kübra bir şeyler söylüyor. Kübra’nın ardından Semra lafa giriyor. Derken Kaan, köşeden bir espri patlatıyor. Konuşmalar hızla birbiri ardına sıralanıyor. Faruk ve Gökhan arasında bir anda başlayan bu şakalaşma giderek büyüyor ve sonunda iki arkadaş güreşe tutuşuyor. Bu sahne hepimizi kahkahalara boğuyor.
Bir anda fark ediyorum ki, az önce hepimizi meşgul eden o adam artık kimsenin umrunda değil. Sanki eski bir gazete gibi, bir kenara atılmaya hazır bir mesele haline gelmiş. Oysa bu anların üzerinden yalnızca beş dakika geçmişti. Ama bizim algılayış biçimimize kim ne diyebilirdi ki? O yüzden konu bizler için kapanmış sayılıyor.
"Ne oluyor orada?"
Bu, fizik öğretmenimiz Bekir Hoca’nın sesi. Onun babacan, sevecen ve konulara hakim tavırları her zaman güven verirdi. Yüzünde her zaman bir ciddiyet ve anlayış harmanı taşıyan bu adam, bizim için öğretmenden öte bir rehber gibiydi.
Kübra, camdan dışarıyı işaret ederek, "Bir kimsesizin polislerle inatlaşmasını izliyoruz hocam," diyor.
Bekir Hoca, meraklı bir ifadeyle cam duvara yanaşıyor. Dışarıdaki manzarayı bir süre inceledikten sonra, "Ne kimsesizi?" diye soruyor.
O sırada, Cihan’ın çenesinden ve ağırlığından kurtulmayı başarıyorum. Hızla biraz yana kayıyorum ama onun dik dik bakışlarını hissediyorum. Çatık kaşlarının üzerimde kurduğu baskıya aldırmıyorum. Çünkü Cihan, sınırlarını bilmesi gerektiğini anlamalıydı.
"Hayırdır?" diye soruyor, alçak ama tedirgin edici bir sesle.
Bir şeyler zihnimde dönüp duruyor ama onları çözümleyip ifade etmem mümkün değil. Sadece kaşlarımı çatıp, “Bir şey yok,” diyorum. Bu cevap, Cihan’ı tatmin etmiyor ama üzerine de gitmiyor.
"Gençler, Mustafa Hoca oradaymış. Bizi ilgilendiren bir durum yok gibi görünüyor. Hadi, hepiniz yerlerinize geçin bakalım. Şu sonuçlara bakalım."
Bekir Hoca’nın bu talimatıyla sınıfa dönme vakti geliyor. Ancak bu sırada Cihan’dan biraz daha uzaklaşmak için hemen yerime geçiyorum. Onunla aramdaki mesafeyi artırmaya kararlıydım. Yine de alaycı bir şekilde Bekir Hoca’ya seslenmekten kendimi alamıyorum: "Hocam, sınav sonuçlarına bakmaya ve sınıf değiştirmeye son vermelisiniz. Gereksiz heyecan yaratıyor. Psikolojim zaten yeterince bozuk."
Bekir Hoca, sınıf kapısını ağır bir şekilde örttü. Bu hareketi bile otoritesini belli ediyordu; kapıdan yayılan gıcırtı, sınıfın içindeki sessizliği keskin bir bıçak gibi ikiye böldü. Önündeki demirden yapılmış, zamanın ağırlığını üzerinde taşıyan rahleye sınav sonuçlarını içeren listeyi dikkatlice yerleştirdi. Rahlenin metalik yüzeyi, üzerindeki kağıdın ağırlığına rağmen sessizdi, fakat bir şekilde hepimize bu durumun ciddiyetini hissettiriyordu. Bekir Hoca'nın yılların tecrübesini taşıyan gözleri, sınıfı kısa bir süre taradı. Sanki herkesin içine tek tek bakıyor, zihinlerimizdeki düşünceleri okuyordu.
Ben ise oturduğum yerde, içimde patlamak üzere olan bir volkan gibi hissediyordum. Zihnimde yankılanan tek bir soru vardı: Acaba kaç net yaptım? Kalbim göğsümde bir davul gibi atıyordu, her çarpışında sınıfın içindeki sessizlik daha da derinleşiyor gibiydi.
Hocamız, listeyi hızlıca gözden geçirdi. Bakışları bir süre kağıt üzerinde gezindi, ardından kaşlarını çatıp bana doğru çevrildi. O ciddi ifadeyi görünce içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim. Dudaklarının kenarına yerleşmiş hafif bir memnuniyetsizlik, yüzündeki kırışıklıklara karışarak anlam kazanıyordu. Başını hafifçe iki yana sallarken gözlerindeki uyarı, kelimelere dökülmek için sabırsızlanıyordu. Ve nihayet konuştu:
"Gevezelik etmek yerine fizik sorusu çözebilirsin Feyza."
Hayda! Bu sözler, kalbime bir taş gibi düştü. Sözde ciddiyetini alaya alarak hafif bir gülümsemeyle karşılık verdim. Dudaklarımın köşesinde zoraki bir kibir ifadesi belirdi:
"Olur hocam, olur. Çözeriz."
Bekir Hoca, gözlüğünü düzelterek listeye bir kez daha baktı. Parmak uçlarıyla kağıdı düzelttiği an, demir rahlenin soğuk yüzeyinde parmaklarının yankılandığını hissettik. Ardından alaycı bir edayla devam etti:
"Çünkü Harvard'dan ODTÜ'ye düşmeni başka nasıl engelleyebiliriz bilmiyorum, Feyza."