Herkes odasına çekilmiş, üvey annem Annem de erkenden yatağına gitmişti. Işıklar kapanmış, salonun loşluğu mutfağa doğru yayılmıştı. Yalnızca mutfak lambasının sarı ışığı yanıyordu. O ışığın altında duruyor ve önümdeki dağ gibi bulaşıkları seyrediyordum. İçimde bir yorgunluk, karnımda ise açlık vardı.
Tam tezgâhın önüne geçtiğim sırada, arkamdan sert bir sesle Nazlı’nın bağırışını duydum.
“Leyla!” dedi, sesi geceyi yaran bir kırbaç gibiydi. “Hemen şu mutfaktaki tüm bardakları topla!”
“Tamam da, sen de yardım et abla,” dedim ürkek bir sesle.
Kaşlarını kaldırdı, dudaklarını küçümseyerek büküp bana yaklaştı. “Niye sana yardım edeyim ki? Pasaklısın sen, pasaklı!” dedi.
Ablam hızla mutfaktan çıktı, arkasında soğuk bir rüzgâr bırakır bıraktı. Tek başıma tezgâhın başında eğildim. Kadehler, çay bardakları, misafirlerin bıraktığı kahve fincanları… Hepsini topladım.
Bulaşıkları yıkamaya başladım.
Bardakların sonuncusunu da yıkadığımda derin bir nefes aldım. Midem guruldadı. Bütün gece gelen misafirlerin yemeklerini izleyip hiçbir lokma tadamamıştım. Tezgâhın kenarında duran tencerenin kapağını kaldırdım. İçinden etli bir yemek kokusu yayıldı. Açlığım dayanılmaz oldu. Küçük bir tabak aldım, içine biraz yemek koydum. Masanın kenarına oturdum ve sessizce yemeye başladım. Lokmalar boğazımdan zorlukla geçiyordu.
Tam o sırada, arkamdan yine ayak sesleri geldi. Nazlı kapının eşiğinde belirdi. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini küçümseyerek bana bakıyordu.
“Bardakları topladın mı?” diye sordu.
Çekingen bir şekilde başımı salladım. “Evet, hepsini yıkadım,” dedim.
Tezgâha yürüdü, elimdeki tabağa bakmadan bir kenara itti. Sonra kenarda duran mavi şişeyi aldı. Deterjanın parlak rengi ışığın altında daha koyu göründü. Bir anda, benim az önce yıkayıp dizdiğim bardakların üzerine deterjanlı suyu boca etti. Köpükler bardakların üzerinde gezdi, temiz camların yeniden kirlenmiş gibi görünmesine neden oldu.
“Bir daha yıka,” dedi, sesi buz gibi soğuktu.
Şok içinde bakakaldım. Gözlerim büyüdü, kalbim hızlı hızlı çarptı. “Ne yapıyorsun ya sen!” dedim çaresiz bir öfkeyle.
Nazlı başını yana eğdi, dudaklarını ince bir çizgi hâline getirip alayla fısıldadı. “Dikkat edeceksin. Senin işin bu. Sen temizleyeceksin.”
O an içimdeki sabır taşım çatladı. Avuçlarım titredi, gözlerim doldu. “Yeter artık!” diye bağırdım.
Sözlerim biter bitmez Nazlı’nın yüzü karardı. Birden bana doğru yürüdü. Kollarından kavrayıp beni itekledi. Dengesizce geriye doğru sendeledim. Kollarım boşluğa çarptı, tezgâha tutundum ama gücüm yetmedi. İçimde büyük bir korku büyüyordu. Onun öfkesine karşı koyacak gücüm yoktu.
“Nazlı,”
“Nazlı bırak beni.”
“Bırak.”
Nazlı beni itekledikçe ben zayıf bir dal gibi sallanıyor, nefesim daralıyordu. Her itişinde kalbim biraz daha sıkışıyordu. Çaresizdim, güçsüzdüm. “Bırak.”
“Kes sesini pislik,” dedi.
Ellerim titredi, gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ona karşı koymak istedim ama kollarımda hiç kuvvet kalmamıştı.
Sonunda beni sürükleyerek mutfaktan çıkardı. Ayaklarım yerde sürünüyordu. Koridordan geçerken duvarlara çarpıyor, dizlerim acıyordu. O ise dinlemeden, bana bakmadan ilerliyordu. Yüreğim göğsümden fırlayacak gibiydi.
“Orospu bardakları yıka!” Şiddetle bağırmaya devam etti. ‘’Nasıl dekolteli giyindiysen nişanlım gözlerini senden alamadı tüm akşam…’’
‘’Nazlı…’’
Bir odanın kapısını açtı, beni içeri itti. ‘’O büyük göğüslerini nişanlımın gözlerine soktun! Benim nişanımda bile başrol sendin. Bıktım senden.’'
Düşecek gibi oldum ama duvara tutunarak ayakta kaldım. Arkasından kapıyı sertçe kapattı. Kilidin çevrildiğini duydum. O ses, sanki bütün dünyamın üzerine kapanan bir zincir oldu.
Kapının arkasında bağırdım. “Nazlı! Aç kapıyı! Lütfen, aç kapıyı!” Sesim yankılandı, duvarlara çarptı ama kimse duymadı. İçimde çaresizlik, karnımda bir düğüm oldu. Yere çöktüm, dizlerimi karnıma çektim ve ağlamaya başladım.
Gece uzuyordu, dışarıda rüzgâr camlara çarpıyordu. Ben ise kilitli bir odanın içinde, ablamın nefretinin gölgesinde sıkışıp kalmıştım. Ne sesimi duyan vardı, ne de yanımda duran.
&&
Gece boyunca gözüme uyku girmedi. Yorganın altında büzülmüş, açlıktan guruldayan karnımı bastırmaya çalışmıştım. Dün akşamdan beri tek lokma yememiştim. Odama yemek diye bir şey getirmemişlerdi. Sanki ben bu evin kızı değil, bu kapının ardına zorla kapatılmış bir yabancıydım. Babamın ölümünden sonra evde bana gösterilen bu düşmanlığı taşıyamıyordum. Yastığa başımı koyduğum her an, babamın yüzü gözlerimin önüne geliyor, onun yokluğunu içime sindiremiyordum.
Sabahın erken ışıkları perdelerden sızarken, kapının gıcırtısıyla uykuya dalmak üzere olan bedenim irkildi. İçeriye Nazlı girdi.
“Pislik seni…” dedi alaycı bir sesle. “Babam öldü, bir de seninle uğraşıyoruz. Yetmiyormuş gibi hâlâ bu evde yer işgal ediyorsun.”
“Ben kimseye yük olmadım,” dedim. “Burası babamın evi. Onun kızıyım ben.”
Nazlı kahkaha attı, kahkahası odayı doldurdu. “Babamın kızıymış… Sen babamın değil, o kadının kızısın. Hepimizin bildiği gibi annemle beraberken seni başka bir kadından peydahladı. Sen onların günahından doğdun. Sen bu eve ayak bastığın gün rezillik girdi kapıdan.”
Sanki kalbime hançer saplandı. Annemle babamın geçmişini yüzüme vurmalarına alışkındım ama bu kadar açık, bu kadar nefret dolu duymak başka bir yaraydı. Bir an nefesim kesilir gibi oldu. Susmak istedim ama gururum susmama izin vermedi.
“Benim annemle babamın hesabını bana sormayın,” dedim kısık bir sesle. “Benim hiçbir suçum yok.”
Nazlı bir adım yaklaştı, gözlerinde öfke ve kıskançlık vardı. “Senin suçun doğmuş olman! Senin suçun, bu evde hâlâ nefes alman. Keşke hiç gelmeseydin, keşke baban seni tanımasaydı. Biz seni burada istemiyoruz. Hele ben hiç istemiyorum. Çünkü ben Kadir’le evleneceğim. Bu köyün, bu toprağın sahibi benim olacak. Sen mi? Sen hiçbir şey olamayacaksın.”
“Senin hayalini kurduğun şeylere bile yaklaşamayacaksın,” diye devam etti Nazlı. “Sen ne olacaksın biliyor musun? Bu köyde yaşlı bir adam bile sana bakmayacak. Seni kimse istemeyecek. Tek başına kalacaksın. Bir ömür boyu yalnız kalacaksın. Orospu çocuğusun sen, Orospusun sen. Kimse seni yanında görmek istemez.”
Yutkundum. Dilim damağım kurudu. Ağzımda acı bir tat oluştu.
Kapıya yöneldim. Bir an bana engel olur sandım ama kenara çekildi. Omzumu çarparak kapıyı açtım. Arkamdan hâlâ onun sesini duydum.
“Git! Git de bir daha dönme. Bu evde sana yer yok. Sen bu kapıdan içeri bir daha adımını atamayacaksın.”
Her adımımda Nazlı arkadan bağırıyordu. “Sen bir daha bu eve adamını atmayacaksın Leyla! Anladın mı beni?”
Yutkundum. “Nazlı…”
“Kes!” diye bağırdı. “Senin gibi birini bizim evin önünde görmek bile bana utanç veriyor. Hiçbir adam seni almaz Leyla! Senin yüzünden biz bile utanıyoruz.”
Sözleri boğazıma bir düğüm gibi oturdu. “Sen ne diyorsun Nazlı? Ben senin kardeşinim.”
“Sen bana kardeş deme!” dedi dişlerini sıkarak. “Kadir bile seni görünce paçavra dedi biliyor musun? Arkandan ‘bu paçavra kim’ dedi! Senin adını anmaya utanıyor. Utandım senden, Leyla!”
Oysa dün akşam nişanlısının bana baktığını söylemişti. Gittikçe hastalıklı bir beyne sahip oluyordu nazlı.
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Dudaklarım titredi. “Kadir gerçekten öyle mi dedi? Nazlı, yapma…”
“Evet dedi! Paçavra! Senin gibi birini kim ne yapsın? Ben bile senin adını vermekten utandım! Hem de nişanlımın yanında!” dedi. Sesinde acımasız bir gurur vardı.
“Daha evlenmeden… kocam diyorsun ona…” dedim boğazıma düğümlenen hıçkırıklarla.
Nazlı kahkaha attı. “Evet! Benim kocam olacak. Sen hiçbir zaman koca yüzü görmeyeceksin. Senin kaderin yalnızlık. Benim kocam bile senden utandı, biliyor musun? Senin gibi birini görmeye bile tahammül edemedi.”
Artık nefesim kesiliyordu. “Nazlı… yeter… Sen benim kardeşimsin…”
“Benim kardeşim yok!” diye kesti. “Sen paçavrasın Leyla. Paçavra!”
O anda arkama bakmadan uzaklaştım. Nefretim önüme geçti.
Yol kenarındaki bankta nefes nefese kaldım. Ellerimi yüzüme kapattım. Kalbim paramparça olmuştu. Nazlı’nın kelimeleri kulağımda yankılandı: “Sen paçavrasın, paçavra!”
Ayağa kalktım.
Uzun bir süre yürüdüm. Ay tepemdeydi, hava akşama dönmüştü. Saatler geçmişti, akşam oluyordu. Bir parkın içine girdim. Parkın arkasında genişçe ağaçlık bir alan vardı. Çocukların gündüz oynadığı, geceleri ise sessizliğe gömülen bir yerdi. Oraya oturdum. Çimenlerin üzerine, koca bir ağacın gölgesine sığındım.
Başımı dizlerime koydum. Gözyaşlarım toprağa damladı. İçimde kocaman bir boşluk vardı.
Ayağa kalktım. Ne düşünmeden, ne de duraksamadan.
Kadir ağanın evine gidecektim. Sonuçta o bu köyün ağasıydı, beyiydi. Evleneceği kadının nasıl birisi olduğunu bilmeliydi.
Adımlarım sertti. Toprağın üzerinde ayakkabılarımın çıkardığı ses bile bana güç veriyordu. Köşkün yolu gözümde uzadıkça uzuyordu ama yüreğimdeki ateş beni ileriye itiyordu. “Artık susmayacağım,” dedim içimden. “O adam duymalı, bilmek zorunda.”
Kadir Ağa’nın köşkü köyün üst başındaydı. Koca kapısı demirden, önünde iki adam nöbet tutuyordu. Onların bakışları beni küçümseyerek süzdü. İçimden ürperdim ama adımlarımı yavaşlatmadım. Kapının önünde durdum.
“Benim Kadir Ağa’yla konuşmam gerekiyor,” dedim sert bir sesle.
Adamın biri kaşını kaldırıp alayla baktı. “Kadir beyim şu an müsait değil,” dedi.
“Benimle alakalı bir mesele var. Onunla konuşmam lazım,” dedim.
“Dedim ya, müsait değil,” diye tekrarladı diğeri, yüzünde hiçbir yumuşama olmadan.
Boğazımdaki düğüm patladı. İçimdeki öfke sesime taşındı. Kapıya daha da yaklaştım, göğsümdeki bütün nefesi dışarı fırlatır gibi bağırdım:
“Kadir Ağa!”
Bahçedeki kuşlar havalandı. Adamlar ürktü. O anda içeriden ağır adımlar duyuldu. Demir kapının ardında yankılanan sesler yaklaştı. Sonunda kapı gıcırdayarak açıldı. Karşımda sert bakışlı, heybetli bir adam belirdi. Bakışları kılıç gibiydi.
“Sen kimsin?” dedi buz gibi bir sesle.
Yutkundum ama geri çekilmedim. Başımı dik tuttum. “Unutmuşsun sanırım,” dedim. “Ben senin evleneceğin kadının kız kardeşiyim.”
Kadir Ağa’nın gözleri kısılıp yüzümde gezindi. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Sonra sesi yeniden gürledi:
“Peki sorun ne?”
Sözlerini öyle sert söyledi ki, kalbim göğsümden çıkacak sandım. Ama ben de daha fazla susacak değildim.
“Konuşacaklarımız var,” dedim.
Kadir Ağa bana dikkatle baktı. “Gündüz vakti içeriye bekar bir kadını alamam,” dedi ağır bir tonla. “Bahçeye geç.”
Sertçe başımı salladım. “Olur,” dedim. Bahçeye geçtim, ayaklarımın altındaki taşlar çıtırdadı. Koca ceviz ağacının gölgesi üzerimize düşmüştü. Birkaç kuş cıvıldıyordu ama içimde fırtına vardı.
Kadir Ağa yanıma geldi. Elleri arkasında kenetliydi. Yüzünde tek bir ifade yoktu. Soğuk ve sessizdi. Sadece bakıyordu.
Derin bir nefes aldım. “Bak,” dedim. “Senin evleneceğin kadın şeytanın teki.”
Kaşlarını kaldırmadan bana baktı. Bir anlığına bile tepki göstermedi.
“Bana kötü davranıyor. Yıllardır evin içinde bana yaptıklarını bir ben bilirim. Sana çocuk yaparsa da o çocuğu iyi yetiştirmez. Çünkü onun derdi para. Hep para. Benim babamı da para için öldürdüler. Babamı hasta ettiler ve o da öldü. Ayrıca…Sen ağa olduğun için seninle evlenmek istiyor. Onun derdi sen değilsin, derdi senin gücün, senin malın.”
Sözlerim bahçeye çarpıp yankılanıyor gibiydi. Nefesim kesilmişti ama içimdeki öfke dinmiyordu.
“Benim ablam dediğim kadın, senin gözünü boyar. Sana tatlı diller söyler. Sana gülücükler atar. Ama içinde ne sevgi var, ne sadakat. Senin sırtından yükselecek. Babam mezarında rahat yatamıyor. Ben susmayacağım.”
Kadir Ağa taş gibi susuyordu. Gözleri gözlerime kilitlenmişti. Ne onay veriyor, ne reddediyordu. Sadece dinliyordu. Bu sessizlik beni hem daha çok konuşturmaya zorluyor hem de ürkütüyordu.
“Eğer bana inanmazsan, sonra pişman olursun,” dedim. “Bir gün eline aldığın çocuk bile senin olmayacak gibi hissedeceksin. Çünkü onun yüreğinde aile sevgisi yok. Onun kalbinde sadece hesap var. Her şeyi paraya sayar. İnsan canını bile.”
Sesim titredi. Gözlerim doldu ama kendimi toparladım. “Ben sana yalvarmıyorum,” dedim. “Sana gerçeği söylüyorum. Senin bilmeye hakkın var. Çünkü sen de oyuna getiriliyorsun. Eğer gözlerin kör olursa, olan sana olur. Hem de bana. Benim hayatım çoktan mahvoldu. Senin mahvolmasın.”
Kadir Ağa hâlâ susuyordu. Dudakları kıpırdamıyordu. Yüzünde en ufak bir mimik yoktu. Sanki taş bir duvarla konuşuyordum. Ama bakışlarındaki keskinlik beni durdurmuyordu.
“Sana düşen şey,” dedim, “beni ciddiye almak. Sen ağa adamsın. Köyde herkesin kaderi senin kararına bağlı. Ama kendi kaderin de benim ablamın elinde oyuncak olacak. Eğer bu evliliğe evet dersen, kendi mezarını kazarsın. Sonra ne mal kalır, ne huzur.”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Onları saklamadım. “Ben buraya kız kardeşin olarak geldim Kadir ağa, benden on yaş büyüksün. Bir abi olarak sana sığındım. Sen de beni dinle. Hiçbir kötü amacım yok. Sadece artık herkesin her şeyi bilmesini istiyorum.’’
Kadir Ağa başını biraz eğdi. İlk kez gözlerinde belli belirsiz bir hareket oldu. Sonra yine sustu.
O suskunlukta rüzgârın yaprakları hışırdayışı, kuşların ötüşü bile kulaklarımı acıtıyordu. Bekledim. Bir cevap vermesini istedim ama vermedi. Yalnızca bana baktı.
“Benim görevim seni uyarmaktı,” dedim sonunda. “Gerisi senin bileceğin iş. Ben sözümü söyledim.”
Yavaşça kapıdan çıktım. Cevap vermesini beklemeden gittim. İçimde hem kırgınlık hem de çaresizlik vardı. Züleyha’nın gözlerindeki küçümsemeyi unutamıyordum. Annem yerine koymaya çalıştığım kadının, bana yabancı gibi bakmasını hazmedemiyordum. Adımlarım ağırdı ama kalbim daha da ağırdı. Sanki bu köyün yolları bana daha da dar geliyordu. Hangi yöne yürüyeceğimi bilmiyordum. Gidecek bir yerim yoktu, bunu çok iyi biliyordum. Ama orada kalmaya da yüreğim el vermiyordu.
Arkamdan bir ses geldi. O sesin kime ait olduğunu anlamak için dönmeme gerek yoktu. Kalın, tok ve kararlıydı.
“Nereye gidiyorsun böyle?” dedi Kadir Ağa.
Duraksadım. Sesini duyunca yüreğim bir anlığına hızlandı. Kendime hakim olmaya çalıştım. Arkamı dönmeden konuştum.
“Beni dinledin, şimdi gidiyorum.”
Kadir Ağa birkaç adım yaklaştı. Sanki varlığı bile gölgesini üzerime bırakıyordu.
“Leyla, gidecek yerin var mı?” diye sordu.
O an sözleri kalbime bir hançer gibi saplandı. Kendime soruyordum. Gerçekten gidecek yerim var mıydı? Yüreğim hayır diyordu ama dudaklarım bir süre sessiz kaldı. Sonra gözlerim doldu, başımı eğdim.
“Hayır, gidecek bir yerim yok.” dedim.
Kadir Ağa yumuşak ama kararlı bir sesle,
“Gel böyle.” dedi. Elini uzatmadı ama sesinde öyle bir güç vardı ki, sanki ayaklarım kendiliğinden ona doğru yürüdü.
Yanına yaklaştığımda gözlerimden yaşların akmasını engelleyemedim. O ise yüzüme dikkatle bakıyordu.
“Evden mi kovdular seni?” diye sordu.
Sessizce kafamı salladım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Gözyaşlarım yanaklarımı yakıyordu.
O an Kadir Ağa kapısını açtı ve beni içeriye aldı. Şaşkındım. Çünkü köyde herkes onun bekar evine kadın almadığını, hatta böyle bir şeye asla izin vermediğini söylerdi. Ama şimdi ben o eve adım atıyordum. İçimde tuhaf bir çelişki vardı. Hem şaşırıyordum hem de bir güven hissi duyuyordum.
Kapıdan girdiğimde geniş bir salon karşıma çıktı. Yüksek tavanlı, duvarları eski taşlardan yapılmış, otantik bir evdi. Odanın ortasında büyük bir halı, köşelerde işlemeli sedirler vardı. Kadir Ağa ayağa dikildi ve tok sesiyle hizmetçileri çağırdı.
“Hizmetçiler!” diye seslendi. İki kadın hemen koşarak yanımıza geldi.
“Leyla Hanım’a bir oda tahsis edin. Üst katta olsun.” dedi.
“Tamamdır Ağa’m.” dediler ve hızlıca yukarıya çıkıp hazırlıklara başladılar.
Şaşkınlıkla ona döndüm.
“Teşekkür ederim ama buna gerek yok. Ben misafir olarak kalırım, rahatsız etmeyeyim.” dedim.
Gözlerime dik dik baktı. Sanki içimi okuyordu.
“Ben bu köyün ağasıyım. Leyla, bir sorunun, bir derdin varsa tabii ki çözüme kavuşturacağım. Senin yükün benim yüküm. Sonra da seninle şu ablanın meselesini bir konuşalım.” dedi.
Sesinde öyle bir kesinlik vardı ki daha fazla itiraz edemedim. Başımı öne eğip fısıldadım.
“Teşekkür ederim Kadir Ağa.”
O sırada hizmetçiler tekrar geldiler. “Oda hazır Kadir Beyim. Leyla Hanım buyursun.” dediler.
Merdivenlerden çıkarken içimde büyük bir karmaşa vardı. Bu evin eşiğinden geçmeyi hiç düşünmemiştim. Kadir Ağa’nın beni sahiplenmesi ise yüreğimde farklı bir duyguyu uyandırmıştı.
Üst katta geniş, temiz ve ferah bir odaya girdim. Yatağın üzerinde beyaz çarşaflar, yan tarafta küçük bir sehpa ve pencerenin önünde işlemeli perdeler vardı. Odanın penceresi köyün tepesine bakıyordu. İçeriye huzur veren bir serinlik dolmuştu.
Tam oturacakken hizmetçilerden biri tepsiyle içeriye girdi. İçinde sıcak çorba, taze ekmek ve biraz da peynir vardı.
“Aç olduğunuzu düşündük Leyla Hanım.” dedi kadın.
Gerçekten de karnım guruldayacak kadar açtı ama belli etmemeye çalışıyordum. Kadına teşekkür ettim. Tepsiyi önüme koydu ve çıktı. Yalnız kalınca tabaktan yayılan kokuya dayanamadım. Kaşığı elime aldım ve içmeye başladım. Sıcacık çorba boğazımdan geçerken gözlerim yeniden doldu. Çünkü uzun zamandır biri benim aç olup olmadığımı sormamıştı. Uzun zamandır biri bana evimdeymişim gibi hissettirmemişti.
Her lokmada içimdeki kırgınlık biraz daha dağılıyor, yerini hafif bir huzura bırakıyordu. Ama aynı zamanda aklımda binlerce soru dolaşıyordu. Kadir Ağa neden bana böyle sahip çıkmıştı? Köydeki herkesin diline düşeceğimi bilmiyor muydu? Yoksa umursamıyor muydu?
Kaşığı bırakıp pencereden dışarıya baktım. Köyün ışıkları tek tek yanıyordu. İçimden derin bir nefes aldım. Hayatımın dönüm noktasında olduğumu biliyordum. Bu evde kalmak hem bana güç verecekti hem de beni büyük bir sınavın içine sokacaktı.
Ama bir şeyden emindim. Artık geri dönemezdim.
&&
Akşam karanlığı çökmüştü konağın üzerine. Avludan gelen ayak sesleri, konuşmalar birbirine karışıyordu. İçimdeki öfke hiç dinmiyordu. Saatlerdir ablamın o küçümseyen bakışlarını, bana değer vermeyen tavırlarını unutamıyordum. Oysa ona çok değer vermiştim ama onun umurunda olmamıştım.
Bir anda aşağıdan yükselen ses kulaklarımı yırttı. Nazlı’nın sesi yankılandı:
“Orospuyu çağır buraya!”
Şaşırmadım. İçimdeki kıvılcım daha da büyüdü. Yavaşça odanın kapısına yaklaştım, merdivenlerin oradan baktım. Nazlı öfkeyle ellerini sallıyor, Kadir’in üzerine yürüyor gibiydi.
Kadir sakin bir sesle konuştu:
“Nazlı, sakin ol.”
Nazlı hırsla bağırdı:
“Bana konuşmak için çağırdın, peki onu ne hakla evine aldın? Resmen bana laf getireceksin!”
Kadir yine aynı soğukkanlılıkla, ama bu kez daha sert:
“Sakin ol dedim, Nazlı. Seninle konuşmayacağım asla.”
Nazlı’nın gözleri parlıyordu. Dudakları titredi, sesi hıçkırığa dönüştü:
“Nasıl evine alırsın ya? Hem de benim gözümün içine baka baka.’’
‘’Nazlı sakin ol, haddini bil! Kimin köşkünde olduğunu dikkat et,’’ dedi.
‘’Onun annesinin bir orospu olduğunu biliyor musun? Kendisi babamın koynuna girdi. Kızı da onun gibi…Hatta kendi kızının yirmi yaşında olduğuna bakma, geçen aylara kadar erkeklerin altından topluyorduk,’’ dedi bana iftira atarak.
O anda hayatımın şokunu yaşadım. Bana iftira atıyordu.
‘’Nazlı!’’ Dedi Kadir Ağa.
‘’O kız bir orospu, muhtemelen köydeki tüm erkeklerin altına yattı. Baban ölmeseydi onun altına bile yatardı,’’ deyince o an daha fazlasını dinleyemedim ve artık daha fazla dayanamadım. En son duyduğum şey ise Kadir Ağa’nın ona yüksek sesle bağırmasıydı.
Hayatımda böyle şiddetli bir ses duymamıştım.
Yavaşça döndüm. Kadir Ağa’nın odası olduğunu düşündüğüm karşı kapıyı açtım. İçeriye adımımı attığımda burnuma onun kokusu doldu. Dolabın kapağını araladım. Askıda duran gömlekleri gördüm. Beyaz bir gömlek aldım. Üzerimdeki bluzu yavaşça çıkardım. Gömleği giyerken aynada kendime baktım. İnce kumaş tenime değdiğinde sanki tüm oyun tamamlanmış gibi hissettim.
Üzerimde sadece gömlek vardı, sanki Kadir Ağa ile beraber olmuş sonra onun üzerine giymişim diyip duruyordum aynanın karşısında.
Madem orospuydum. Madem öyleydim o zaman görecekti gününü. Nişanlısının gömleğini giyip oyun oynayacaktım. Çünkü bunu hak etmişti.
Merdivenlere adım attım. Evin ortasında Kadir duruyordu, sırtı bana dönüktü. Nazlı öfkeyle ona çıkışıyor, elleri titriyordu.
Ben ağır adımlarla indim. Aşağıya inince Kadir’in arkasına geçtim. Yumuşak bir sesle konuştum: “Bir şey mi oldu abla?”
O an ortalık dondu.
Nazlı’nın yüzündeki ifade değişti. Şaşkınlıkla bana baktı. Dudakları aralandı, sesi titredi:
“Ne… ne oluyor burada?”
Kadir’in gözleri bana kaydı. Bir an konuşacak gibi oldu ama suskunluğa gömüldü. Dudaklarını sıktı. O bakış… İçimi delen, beni küçümseyen o bakış. Ama ben aldırmadım. Zaten amacım onun gözünde değerli olmak değildi. Tek isteğim ablamı yakmaktı.
O sırada köşkün içinden sert adım sesleri geldi. Şerife Hanım ortaya çıktı. Yüzünde şaşkınlık ve öfke vardı. Sesini yükseltti:
“Ne oluyor burada?”
Nazlı hemen fırsatı kaçırmadı. Bağırarak bana ve Kadir’e parmağını doğrulttu:
“Görüyor musunuz? Beni istemeye gelen ailenin çocuğu işte! Beni kız kardeşimle aldatmış! Kız kardeşimi evine atmış! Üzerinde de onun gömleği var.”
Sözleri evin duvarlarında yankılandı. Hizmetçiler bile durmuş, gizlice bakıyordu.
Şerife Hanım’ın gözleri bana kaydı. Beni baştan aşağı süzdü. Üzerimdeki Kadir Ağanın gömleğini fark etti. Kadının yüzü allak bullak oldu. Dudakları titredi.
“Kadir bu ne?” dedi titrek bir sesle.
O an ablamın gözlerindeki hayal kırıklığını gördüm. Sanki kalbine bir hançer saplanmış gibiydi. Dudakları titriyordu, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
Ama Kadir… O hiç konuşmadı. Suskunluğunu korudu. Sadece bana öyle bir baktı ki, o bakış beni yerle bir etmeye yetti. İçinde öfke, nefret ve küçümseme vardı. Sanki “Nasıl böyle bir şey yaparsın?” diyordu gözleri.
Nazlı tekrar bağırdı:
“Gördünüz mü? Söyleyin şimdi bana! Böyle bir adama nasıl güveneyim ben? Böyle bir aileye nasıl gireyim ben?”
Şerife Hanım yüzünü buruşturdu, gözlerini oğluna çevirdi.
“Kadir, bu kızın üstünde neden senin gömleğin var?”
Kadir’in gözleri karardı.Hiçbir şey söylemedi.