Bahar’ın Ağzından
“Kıızzz Bahar! Bugün bana görücü geliyor”
“Ayyyy Ayten bırak şu kızı. Nereden bilsin görücü işlerini hahahahahahahah”
“Ayyy birde erkekler buna bakar durur. Neresini beğenirler anlamam? Sarışın kenafir gözlü bir şey”
“He kız vallaha çirkin, çelimsiz... kim ister şunu kendine karı diye” artık sabrım taşmıştı. Dereye her geldiğimde ayrı laf ederler beni kırmaya çalışırlardı. Neden böyle yaptıklarını da anlamıyordum doğrusu. Son kıyafeti suda güzelce duruladıktan sonra iyice sıktım. Leğene koyup, başımı kaldırdım ve bakışlarımı Ayten ve Sebahate diktim “Sizin derdiniz ne benimle?” diye sertçe sordum.
Onlara ilk defa cevap veriyor olmamdan olsa gerek, tek kaşlarını havaya kaldırıp birbiri ile bakıştılar. Ayten bir adım öne çıktı, kafasında emanet duran yemeniyi düzeltti “Sen hayırdır kızım? Dillenmişsin” kendi dillerinden haberleri yokmuş gibi birde bana laf ediyor olmalarına karşı gür bir kahkaha attım.
“Ben ne zaman şuraya çamaşırlarımı yıkamaya gelsem ağzınız durmaz bana laf edersiniz. Birde utanmadan arlanmadan yaparsınız bunu” dedim, kahkaham bittikten sonra sinirle söylediğim şeye Sebahat atladı bu sefer “Bana bak Bahar! Seni varya gebertirim kızım” işaret parmağını sallayarak söylediği şeye sadece gülümsedim. İki kuzen küçüklüklerinden beri yaptıkları tek şey beni kıskanıp sataşmaktı.
Artık bu halleri bana yabancı gelmiyordu. Ancak benimde sabrımın bir sınırı vardı değil mi? Sebahatin işaret parmağını kavrayıp ters çevirdim “Ahhhh napıyorsun sen be?” diye cırladı anında. İstemsiz yüzümü buruşturdum “Bana bakın! Sevdiğiniz sizi istemezde tarlada benim peşimde koşar diye suçlusu ben değilim. İstesem elbette evlenirim ammaaaa... sizin gibi koca meraklısı yosmalardan değilim” diyip bıraktım parmağını.
Yere yalpalayan Sebahati kuzeni Ayten tuttu. Onlara küçümseyici bir bakış atıp “Benimle uğraşacağınıza gidin edep haya öğrenin” diyip çamaşırlarımın olduğu leğeni aldım elime. Adımlarım hızla evi bulmaya çalışırken etraftan geçen köyün erkeklerinin kendi aralarında benimle ilgili konuştuklarını duyuyordum. Önemsememeye çalışarak yoluma devam ettim.
Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum bile... nefes nefese evin önünde ki bahçede soluklanmaya başladım. Normalde bu sıcak havalarda yemenimi yüzümü iyice örtecek şekilde sarardım. Sarışın ve beyaz tenli olmanın en kötü yanı yazın ölümcül sıcağında kızarmaktı. Kenarları boncukla işlenmiş yemenimi başımdan sıyırıp kendimi yellemeye başladım “Aman Allahım bu nasıl sıcak ya” diye kendi kendime mırıldandım.
Bir elimi belime koyup gökyüne baktım. Güneş Temmuzun delici sıcaklığını hissettirmek için tepede dikilmiş etrafa ışık saçıyordu. Gökyüzü mavilerinde bulutların üzerinde şekiller halinde durmasına izin veriyor gibiydi. Gözüme bir bulut takıldı.
Sanki yüzüğe benziyor... yok yok sanki...bir adama benziyor. Nedensizce gözüm ona takıldı. Neye benzediğini anlamaya çalışırken kapının önünde duran ve beni delirmiş miyim diye kontrol eden abimi görmedi.
“Kız Bahar! Dellendinde haberimiz mi yoktur?” Ayhan abimin sesi ile gözlerimi çektim “Amaan abi... serinlemek için öyle durdum işte” dedim yerdeki leğeni alırken. Hemen yanıma gelip aldı elimden ağırlık yapan leğeni “Kızım ben sana demiyom mu dereye her gittiğinde benide çağır diye! Niye dinlemiyon abini?” abimin kaşları çatık söylediği şey ile sıkkın nefesimi bıraktım.
Yengem Ayşe, abimi deli gibi kıskandığı için buna kesinlikle izin vermiyordu. Şimdi bunu desem abime kesin kavga ederlerdi. Nifak tohumlarını aileme kendini ellerimle dikemezdim. Kafamı iki yana salladım “Orda senin ne işin var Allah aşkına?” diyip saçımı savura savura içeri girdim.
Arkamdan homurdandığı duyuyor olsamda üstelemedim ve hemen odama gittim. Ha odam dediysemde yük odasıydı, herkesin yatağı burada durudu. En son ben uyurdum bu yüzden. Sepetteki kıyafetlerimi (günlük giyilen fistanlar dolap olmadığı için sepette duruyorlar)aldım. Zaten pek te yoktu. Üç-beş parça birşey!
Bütün gün köyün tarlasında çalıştığımdan biçtiğim arpalar beni kaşındırıyordu. Odadan çıkıp banyoya girdim. Kazanı alıp çıktım “Oooo Bahar hanım, hoşgeldiniz! Sizi de ben yıkayım mı?” Yengemin sözlerine göz devirip yorgunluğunda verdiği sinirle hışımla ona dönüp “Yıka yenge valla hayır demem. Ekine orak vurmaktan kollarımı kaldırmaya halim kalmadı. Üstüne birde dereye çamaşırları ben yıkamaya gittiğim için hiç hayır demem” dedim.
Timsah gözyaşları hali hazırda akmaya başladığında sinirden titremeye başladım. Şeytanın ve arkadaşı yengemin oyununa gelmemeye çalışarak onun omzundan itekleyip kazanla birlikte dışarı çıktım. Bu kadın insanı katil ederdi. Abim nasıl katlanıyor bu fitne fesat kadına diye düşünmüyor değilim.
Suyu kuyudan çıkarıp kazana doldurdum, gerçekten yorgunluktan her yerim ağrıyordu. Abim kundarıcılık yapıyordu, sürekli dükkana giderdi bana yardım edemezdi. Annem Hatice(köyde hatçe derlerdi) ise büyük bahçemize çeşit çeşit sebzeler eker babam Nazımla birlikte şehire gidip satarlardı. Bende tarlada ırgat olarak çalışırdım. Yengemde evde ki işleri hallederdi. Yalan yok pek becerilki hatundu ama işte... ah o fesatlığı olmasa...
Bu sene köyde pek ekin olmamıştı ama yine de insan yoruluyordu. Eğer işler erken biterse ben ne ederdim bilmiyorum? İş azsa para da az demekti “Kızım ne düşünür durusun?” komşumuz Selvi teyze beyaz yemenesini düzeltip yanıma geldi. Tonton yanakları ile çok nurlu bir kadındı “Bahar kızım o boncuk gözlerin neden bu kadar yorgun bakar” diye sevgiyle yanaklarımı okşadı.
Gülümseyip o yumuşacık ellerini tutup dudaklarıma götürdüm ve nazikçe öpüp alnıma koydum “Teyzem! İyiyim yorgunum işte” dedim, yorgundum...her anlamda!
Pek ikna olmasa da kafasını salladı “Annen daha gelmedi mi?” diye sordu etrafa bakınarak. Güneşe bakıp tekrar döndüm telaşla bana bakan Selvi teyzeye “Daha yatsı zamanına var teyzem, anca gelirle şehirden. Buradan 2 saat uzaklıkta pazarın olduğu yer, bilirsin” dedim. Uzak bir köyde yaşamak bu şekilde sorunlar yaşatırdı hep. Her şeyden uzak ve mahrum kalırdı insan buralarda.
Selvi teyzeye ne kadar itiraz etsemde kazanın altını yakmakta bana yardım etti “Hadi kızım sen şu kütüğün(eskiden evin önünde kesilen ağaçlar oturulacak şekilde kesilirdi ki yazın kapıda oturulsun) üzerine oturda az dinlen kaynayınca içeri götürüsün” dedi. İşte buna hayır diyemezdim “Sağolasın Selvi teyzem!” diyip yanaklarından tutup sıktım ve biraz dinlenebilmenin verdiği sevinçle gidip kütüğe oturdum. Başımı hemen bitişiğinde ki ceviz ağacına yasladım, gözlerim usulca kapanırken “Allahım sen bana öyle bir yuva nasip et ki yorgunluğum sadece kocamdan olsun. Gözü bende gözlüde sende olsun...” diye fısıldadığımı hatırlıyorum.
**
Konağın içi her zaman ki gibi sessizdi, üzerimde ki yorgunluk git gide artarken bir kurşun sesi duymamla yerimde sıçradım. Pecereden baktığımda iki tane yağız deli kanlının birbirine silah doğrulttuğunu gördüm “Hiii bunlar ne ederler?” diye korkuyla kendi kendime söylendim. Avluda bir kadın silüeti belirdi “Oğlum yapma yavrum. Maphuslarda mı çürüyecen ?”diye veryasınlar ediyordu.
İçimde ki merakla odadan çıkıp, merdivenlere yöneldim. Trabzanlara tutunup olayı izlemeye başladım. Gecenin karağanlığından mı yoksa... kendi içlerinin yüzlerine yansımasından mı çehrelerini göremiyordum “Ben severdim onu! Aldın elimden!” diye bağırdı tam karşımda ki adam.
Kimden bahsettiklerini anlamak için uğraşsamda bilemedim “Sen ne dediğini bilir misin namussuz? Karım lan o benim!” sırtı bana dönük olan iri yarı olan adam hiddetle konuştuğunda yer gök inledi sanki. Siniri o geniş sırtında ki kasların gerilmesinden bile anlaşılıyordu.
Karısını ne kadar da seviyor dedim içimden. Yüzümde bir gülümseme oluştu, hemen avluya inip ikisine baktım. O iri yarı olan adam bana döndüğünde içimde bir kıpırtı hissettim. Yüzünü görmüyordum lakin gözleri... kahvenin açık tonu olan ve ateşi andıran o güzel gözleri benim mavilerimle buluştu.
Nefesimi tuttum. Bu adam bana neden öyle bakıyordu? Hem beni yakacak gibi... hemde söndürmek ister gibiydi. Ne kadar diğer adama bakmak istesemde gözümü alamadım ondan. Öyle içten ve derin bakıyorduki, o eteş saçan gözlerden ayrılmıyordu mavilerim.
“Sensin!” dedi bir ses. İşte o anda konağın ortasına büyük bir yıldırım düştü ve her şey alev almaya başladı. Ben korkuyla etrafa bakarken bir çift gözün hapsinde olduğumu biliyordum “Yanıma gel Bahar!” o gür sesi ile beni yanına çağıranda kimdi? Etradıma bakıp da göremediğim kimdi?
Kendi etrafımda, yangınları umursamadan dönüp onu bulmaya çalışırken karşılaştığım sırada gördüğüm şeyle duraksadım. Alev anında karşımda bana bakan benim tıpa tıp aynım olan kişiye yöneldi “S-sen k-kimsin?” diye sordum. Korkudan kekelemiştim “Ben mi? Ben senin Bahar!”
“A-Ama bu nasıl olur?”
“O sensin!” ikinci kez duyduğum sesle bir adım geriye gittim “K-kim B-benim?” diye sordum “Onun kalbine girecek kişi sensin!” dedi, alevler eteklerini tutuşturduğunda hemen kovaya kuyudan su doldurup döndüm... döndüm ancak ortada ne yangın vardı ne de başka bir şey...
“O sensin Bahar!”
**
“Bahar! Hadi kızım uyan!” korkuyla sıçradığımda havanın iyice kararmakta olduğunu farkettim. Etrafa göz gezdirdiğimde hala köyde ki evde olduğumu anlayıp derin bir oh çektim. Selvi teyze telaşla bana bakıp “İyi misin yavrum? Kabus gördün herhal?” diye sordu, cevap vermeye bile mecalim kalmamıştı. Sadece başımı salladım ve ayağa kalktım. Ellerimi Selvi teyzenin omzuna koyup okşadım “Sağolasın” dedim ve daha bir şey sormasına izin vermeden eve girdim.
Abim ve yengimin sesleri geliyordu, oraya fazla yaklaşmadan mutfağın girişinde ki güğümü devirdim. Özel bir mevzu falansa evde birinin olduğunu anlasınlar diye. Ardından “Abii! Dışarda ki kazanı getirsek” dedim, tek başıma çekemezdim içeri. Salondan çıkan abim gülerek beni karşıladı “Sadullah yardım eder sen bir soluklan” dedi.
Canıma minnetti vallaha. Hemen salona yöneldim “Kız Bahar sen Sebahati mi dövdün?” yengem beni görür görmez soru yağmuruna tutmuştu, kafamı iki yana salladım “Yok ama az kaldı” dedim. artık canıma tak etmişti “Şu köylüler benden ne isterler bilmem. Vallaha bıktım be yenge” belki söyleneceğim son insandı ama insan bazen dertlerini söylemek istiyordu.
“Kız görümce, seni bu kadar rahatsız ediyolardı ne demeye baa gelmedin? Birlikte saçlarını başlarını yolardık o oru**buların” ettiği lafla gözlerim büyüdü. Annem bana küfür bile ettirmezdi, kız kısmı ağzına haya yerlerini almaz, kötü söz etmez diye. Ama yengemin maşallahı vardı “Ne belerttin gözlerini? Öyleler.”
Ehh haklıydı da işte “Amaan neyse, ben onları pakladım” dedim, bununla ilgili pek konuşmak istemiyordum. Sadullahın sesini duymamla hemen yemeniyi düzelttim. Boncukları aşağı doğru sarkan kırmızı yemeniyi bugün yıkamam gerekiyordu “Bu Sadullahta sana havas(aşık) herhal”
Yengeme şaşkınlıkla baktım “Yok artık” dedim, buna görede köyde herkes beni severdi “Kız senin kendinden haberin yok şaşkın. Allaha aşkına sen hiç kendine alıcı gözüyle baktın mı?” kafamı hayır anlamında sağa sola salladım. Sıkkınca bir nefes verdi “Şu ten, saç ve göz bu köyde kimde var? Birde yüzünün güzelliği de cabası. Hele o güzel ahlakını demem bile”
Ellerimi yengemin alnına koydum hemen “Allah Allah kız senin ateşinde yok!” dedim, yüzüme alık alık bakarken “Eee sen beni övdün. Bu normal değil” dememle omzuma geçirdi bir tane “Sana iyi diyende kabahat” diye söylendi. Kıkırdayıp kalktım yerimden “Hem ateşim olsa abin söndürür” olduğum yerde kaldım.
“Hiç edep kalmadı sende. Pis” diye söylenerek havlularımı aldığım gibi banyoya koştum. Ohh şu kaşıntılardan gece boyu kutulacağım en azından. Hemen tabureye oturdum ve ılışlanmış suya sürehiyi daldırıp başımdan aşağı döktüm. Bu yengemde iyice delirdi... tövbe tövbe..
Ben evlenmediğim için hala, benimle uğraşıp duruyordu edepsiz karı! Kafamı iki yana sallayıp sabunu aldığım gibi saçlarıma ve vücuduma sürmeye başladım. Burnuma derin bir nefes çektim. Bu koku diğer sabunlar giib değildi. Abim geçen şehre gittiğinde benim için almış birkaç tane. Çiçekli kokuyordu.
Saçlarımı masaj yaparak yıkarken aklıma demin gördüğüm rüya geldi, kimdi o ateş gözlü yiğit? Tamda duanın üstüne görmemde bir anlam var mıdır? Kafamda bu düşüncelerle banyomu yaptım ve çıktım. Odama gidip beyaz uzun geceliği giydim. Saçlarımı havluya sardım ve döşekleri indirip yatağımı serdim.
Üzerine kendimi atıp uykunun kollarına bıraktım kendimi. Yarın ola hayr ola...