O sabah güneş sokağa biraz daha fazla vuruyordu ama Zehra'nın evi hâlâ karanlıktı.
Kapıyı çaldığımızda açmakta gecikmedi.
Bakışları boştu. Yorgun ama dirençli.
Ben (resmiyetle):
“Zehra Yalçın, ifadenize başvurmak üzere bizimle merkeze gelmeniz gerekiyor.”
Ses tonumu yumuşattım, ama sertliğimi kaybetmedim.
Onun için bu, sadece bir "ifade" gibi görünmeliydi.
Ama benim için... bu, maskelerin düştüğü andı.Loş ışık, gri duvarlar, tek masa ve üç sandalye.
Zehra odaya alındı.
Nisa, elinde dosyayla diğer kapıdan girdi.
Ben çoktan masanın köşesinde ayakta, ellerimi arkada birleştirmiş bekliyordum.
İlk sözü Nisa aldı.
Gülümseyerek oturdu, sakin bir tonda başladı:
Nisa:
“Zehra Hanım, biz sadece gerçeğe ulaşmak istiyoruz.
Yorgun görünüyorsunuz. Bir bardak su ister misiniz?”
Zehra başını salladı. Gözleri Nisa’ya kaydı.
Kendini rahatlatmaya çalışıyor gibiydi.
Ben hiçbir şey demeden oturdum.
Dosyayı masaya bıraktım.
Kalemi elime aldım, rastgele tıklatmaya başladım.
Nisa:
“Sadece o geceyi bize anlatmanızı istiyoruz.
Sadık Bey ne zaman yola çıkmıştı?”
Zehra:
“Pazartesi. Her zamanki gibi...”
Ben (sertçe araya girerek):
“Her zamanki gibi ne? Kaçta? Kiminle konuştu, çıkarken üstünde ne vardı?”
Zehra irkildi.
Bakışları bir anlığına bana döndü ama sonra yine Nisa’ya kaçtı.
Nisa (yumuşak sesle):
“Atmaca biraz detay sever. Kusura bakmayın. Sizi zorlamak istemiyoruz.”
Ben (hafif öne eğilerek):
“Ben zorlamak istemesem burada olmazdım.”
Zehra’nın elleri birbirine kenetlendi.
Parmaklarını ovuşturuyordu.
Gözleri tavana kaçtı, sonra tekrar masaya döndü.
İlk kaçış başladı.
Nisa hemen devreye girdi:
Nisa:
“Komşunuz Ayşe Hanım, eşinizin o gece kapıdan içeri girdiğini gördüğünü söyledi.
Siz ise ‘gelmedi’ dediniz.
Bu sadece bir çelişki Zehra. Açıklanabilir.”
Zehra:
“O kadın karıştırmış olmalı. Bizim eve giren çıkan çok...”
Ben (kalemi masaya sertçe bırakarak):
“Yalan söylemeye devam edersen, cesedin başsız olmasını da seninle ilişkilendirmemiz çok zor olmayacak.”
Zehra'nın sağ kaşı seğirdi.
İlk gerçek tepki.
Gerginlik boynuna kadar çıkmıştı.
Ellerini bacaklarının altına saklamaya çalıştı.
Gizlenme dürtüsü. Korku.
Ben (sertçe):
“Ceset başsızdı Zehra.
Ama biz senin her mimik kırışını, her nefes değişimini okuyoruz.
O gece Sadık eve döndü.
Ve senin evinden bir daha kimse çıkmadı.”
Nisa (sakin bir sesle):
“Bazen bazı şeyler kontrolden çıkar.
Ama olan olduysa... yine de anlatmak, seni özgürleştirir Zehra.
Birinin sana zarar vermiş olması... seni suçlu yapmaz.”
Zehra’nın gözleri doldu.
Gözyaşı inmedi ama gözkapaklarının kıyısında birikti.
Bu, maskenin çatladığı andı.
Ama ben hiç yumuşamadım.
Ben (soğukkanlıca):
“Senin başını bile çevirmediğin adamın başı yoktu Zehra.
O gece ona ne yaptığını anlatacaksın.
Yoksa biz anlatırız.”
---
“Beden dili, ses tonu, soluk alışları...
Zehra'nın yalanı kağıt gibi incelmişti.
Artık doğru, içerden sızmaya hazırdı.”
Zehra bir süre suskun kaldı.
O an ne biz konuştuk ne saat tıkırdadı.
Odaya sadece geçmişin uğultusu yayıldı.
Sonra birden... çenesi titredi.
Gözyaşı dökülmedi ama gözleri donuklaştı.
Zehra (kısık sesle):
“Ben hiç... birine zarar vermek istemedim aslında.”
Gözleri duvara takıldı.
Konuşmuyordu... tekrar yaşıyordu.
Nisa (hafifçe eğilerek):
“Ne oldu o gece Zehra?
Sadık geldi mi?”
Zehra başını eğdi.
Bir parça saç yana düştü.
Elini kaldırmadı, düzeltmedi.
Bu, bir teslim oluştu.
Zehra:
“Geldi.”
(boğuk bir sesle)
“O torba… içinde çamaşırları vardı.
O pis ter kokusuyla dolu gömlekler…
Her seferinde burnumu bastırıp yıkardım.
Ama bu kez… elim gitmedi.”
Ben:
“Ne oldu o gece?”
Zehra (gözyaşları artık çenesinden düşerken):
“Ben onu beklemedim.
O hep erken gelirdi, beni kontrol etmek için.
Telefonumu karıştırır, koklardı resmen.
Ama o gece… ben hazırdım.
Çayı bile koymuştum.”
Nisa:
“Ne koydun çaya?”
Zehra:
“Uyku ilacı.
Veterinere gitmiştik geçen yaz, kedimiz için... oradan kalmıştı.
Onun kilosuna göre üç katı doz...
Birkaç yudum içti. Gözleri kaydı.
Ama hemen düşmedi.
Tökezledi, bağırmaya başladı.
Bir süre direndi.
Sonra yere yığıldı.”
Zehra, ellerini birbirine kenetledi.
Artık ağlamıyordu.
Sanki vicdanı buz gibi bir göle batmıştı.
Donmuştu.
Zehra:
“Çok düşündüm.
Onu bir yere taşısam bulurlar.
Yakmak olmaz...
Ama çürütmek?
Bekleyebilirdim.
Kiler… serin, kapalı.
Yalnızca bir süre... birkaç gün bekleyecektim.”
Ben (donuk bir ifadeyle):
“Baş nasıl koptu Zehra?”
Zehra (boğuk ama hayret verici bir soğukkanlılıkla):
“Çürüme, önce boyunda başlar.
Koku yukarı çıkar.
Ben ilk kokuyu aldığımda bezle sardım.
Ama üçüncü gün... baş gevşemişti.
Taşırken düştü.”
Nisa yerinde kıpırdandı.
Gözlerini kaçırdı ama susmadı.
Nisa (kısık sesle):
“Baş nerede şimdi?”
Zehra:
“Karton kutuya koydum.
Evden sabah çıkıp çöpe attım.
Geri dönüşüm kamyonu aldı.
Bir daha da kimseye anlatmadım.”
Odaya derin bir sessizlik çöktü.
Zehra artık bakmıyordu bize.
Duvara, geçmişine... kendi kabuğuna dönmüştü.
“Bazı kadınlar bir ömür susar, sonra bir anda her şeyi kusar.
Zehra susarken planladı.
Ağlarken temizlendi.
Ama yalan söyleyerek kendini sakladı.
Başsız bir ceset... ama artık tam bir dosya.”
Gün boyunca dosyaların, raporların, imzaların arasında kaybolduk.
Zehra’nın mahkeme süreci başlamıştı.
Raporlar hazırlandı, psikolojik değerlendirme önerisi eklendi, tutanaklar tamamdı.
Sıradan bir günü sıradışı hale getiren her şeyin ardındaydık.
Eve geldiğimizde hava çoktan kararmıştı.
Yorgunduk ama sessizliği paylaşmak da bir rahatlıktı.
Ben üstümü çıkardım, saçımı toparladım.
Mutfakta Nisa kettle'ı çalıştırdı, fincanlara kahve koymaya hazırlanıyordu.
Bir süre sessiz kaldık.
Sadece suyun fokurtusu, fincan çınlaması...
Sonra, ben konuştum.
İçimde taşıdığım kelimeler nihayet dudağıma geldi.
Ben (kısık bir sesle, gözlerim kahvede):
“Nisa...”
Nisa (başını hafifçe çevirerek):
“Hı?”
Ben:
“Kaan’ı senden sakladığım için üzgünüm.”
Bir sessizlik daha...
Sonra o, kahveyi taşırmadan fincana döktü.
O an öyle sakin ve sıradan görünüyordu ki...
Sanki hayat sadece kahve yapmaktan ibaretti.
Nisa (yumuşakça):
“Bunu duyman bile yeter.
Ama merak ediyorum Atmaca...
Saklamak mı zordu, yoksa ne olduğunu bile bilmemek mi?”
Başımı eğdim.
Cevabı ben de bilmiyordum aslında.
Ama içimde kıpırdayan o tanımsız duygunun beni her geçen gün daha çok susturduğunu hissediyordum.
Ben:
“Ben bile ne olduğunu bilmiyorum.
İçimde bir şey var...
Sıcacık ama huzursuz.
Güvende gibi ama güvensiz.
Adını koyamadığım bir duygu.
Ve adı olmayan bir şey... başkasına nasıl anlatılır ki?”
Nisa kahvesini aldı, karşımdaki sandalyeye oturdu.
Yana eğildi, bana baktı.
Bakışı her zamanki gibiydi: Anlayış, alay, sevgi, güven… hepsi bir arada.
Nisa:
“Senin adını koyamadığın duygular bile, benden kaçmaz Atmaca.
Ama biliyor musun?
Bazen bir şeyi tanımlamamak, onunla baş etmenin en dürüst yoludur.
Belki bu... bir sığınak.
Belki de ilk defa korkmadan hissettiğin bir şeydir.
Zaten önemli olan, ne olduğunu değil... neye dönüştüreceğini bilmendir.”
Gözlerim dolmadı ama içim yumuşadı.
İlk kez bir şeyleri eksiksiz anlatmasam da anlaşılmış gibiydim.
Ben (gülümseyerek):
“Sana kahve yapayım mı?”
Nisa (şakacı bir ifadeyle):
“Sen kahve yapınca tencere tavanın yerini unutuyorum.
Ama olur.”
İkimiz de güldük.
Hafif, kısa, yorgun bir kahkahaydı bu.
Ama gerçekti.
---
Odam sessizdi.
Kapalı pencerenin ardında İstanbul’un geceye karışan uğultusu...
Bir yanımda Nisa'nın sesi hâlâ çınlıyordu.
"Saklamak mı zordu, ne olduğunu bilmemek mi?"
Ilık bir duş, gevşemiş omuzlar...
Ama aklım hâlâ o gri bakışlarda asılıydı.
Kaan’ın sesi... gözlerimde iz bırakan ama kelimesi eksik bir cümle gibi.
Yatağımın kenarına oturdum.
Saçlarım havludan yeni çıkmıştı, ıslaktı.
Duvardaki eski bir fotoğrafa takıldı gözüm — babamla ben, üniformamı ilk giydiğim gün.
O gülümseyen genç kadına bakarken, yastığımın köşesine doğru kıvrıldım.
O an Hale bendim.
Ne rütbem, ne silahım, ne lakabım vardı.
Sadece bir kalp…
Bazen alışmakta zorlandığı bir duygunun içinde yavaşça sallanıyordu.
Göz kapaklarım ağırlaştı.
Gecenin huzuru ilk defa beni tam anlamıyla sardı.
Ne bir vaka, ne bir telsiz sesi, ne bir kaçış...
Sadece içimde durulan bir fırtına.
---
Sabah – Geçiş: Hale’den Atmaca’ya
Saat altıya çeyrek vardı.
Güneş, İstanbul’un köşesinden utangaçça süzülüyordu.
Alarm çalmadan önce uyandım.
Yatağımdan kalkarken, üzerimdeki yorgunluk değil... görev hissi vardı.
Saçımı topladım, aynaya baktım.
Dün gece duygularıyla boğuşan Hale, artık yerini başka birine bırakıyordu.
Gardırobu açtım.
Koyu lacivert gömleğim, sert kesimli ceketim, belime oturan silah kabı...
Hale sustu.
Atmaca yürüdü.
Adımlarım mutfağa gittiğimde sertleşmişti.
Artık bakışlarımda duygu değil, odak vardı.
Her zamanki gibi.
Nisa uyanmıştı.
Kahve makinesine yöneldi.
Nisa (uykulu bir sesle):
“İyi uyudun mu Atmaca?”
Bir saniye duraksadım.
Yüzümde küçük ama gerçek bir gülümseme belirdi.
Ben (soğukkanlı ama içten):
“Yıllar sonra... evet.”
O an, hem Hale vardaydı içimde... hem Atmaca nöbetteydi.
---
“Duygularımı yatağa bırakıp, soğukkanlılığımı kemerime taktım.
Çünkü bu şehirde bir kadın ancak gözyaşlarını gizleyebildiği sürece savaşabilir.”
İç Sesim – Hale (Atmaca):
“Bazı şeyleri anlatmazsın...
Ama bir fincan kahve eşliğinde anlaşılır.
Bazı dostluklar ise, suskunluğunun altındaki kelimeleri bile okur.”
- - -