Nisa, klasörleri toparlıyordu.
Ben bilgisayar ekranına gömülmüş, öğle kahvemi soğuttuğumu bile fark etmeden rapor yazıyordum.
Koridordan gelen tanıdık topuk sesini duyduğumda içimde hafif bir “eyvah” kıpırtısı yükseldi.
Kapı tıklanmadı bile — açıldı.
Şükran Hanım:
“Günaydın hanımlar!
Benim iki gözüm çalışıyor, ama yüzleri , ne kadar solgun böyle?”
Başımı kaldırmadan yüzümü buruşturdum.
Ben:
“Anne?”
Nisa (gülümseyerek ve hemen yerinden kalkarak):
“Hoş geldiniz Şükran Hanım.
Yine enerji dolu bir giriş yaptınız.”
Şükran:
“Canım, ben seni görmeden duramıyorum ki.
Bari kızımı ikna edemediklerimi seninle çözeyim diyorum.”
Ben (kolumu kavuşturarak):
“Anne, neyi çözüyorsun yine?”
Şükran:
“Bu akşam bizim evde davet var.
Bak, Nisa biliyor! Her yıl yapılan yaz yemeği.
Aile dostları, eş dost…
Ve Hale kızımın bu yıl da gelmemek için üretmeye çalıştığı kaçıncı bahane, sayamıyorum artık.”
Nisa ,tatlı tatlı sırıtıp bana dönerek:
“Evet Atmaca, geçen yıl ‘nöbetim var’ demiştin.
Ondan önceki sene, ‘soruşturmadayım’.
Bu sene hangi yalanı deneyeceksin?”
Ben:
“Bu sene gerçek: Mesaimiz geç bitebilir.”
Şükran ,Nisa’ya göz kırparak:
“Baksana hâlâ direniyor.
Sana demedim mi, Hale’nin şifresi sensin.
Bu kız bana mırın kırın eder, ama sen bir şey dediğinde ses çıkaramıyor.”
Nisa kahkaha attı, omzunu silkti.
Nisa:
“Hale’yi biliyorum.
O duvar gibi durur ama içine biraz rüzgar girince yumuşar.
Hem itiraf et, sana iyi geliyor bu ortamlar.
Biraz sosyallik, biraz annene gözükmek, biraz zeytinyağlı sarma…”
Şükran:
“İşte bu yüzden seni çok seviyorum Nisa.
Sen benim kızımın eksik yanısın.
Biraz sabır, biraz şefkat, biraz da ikna kabiliyeti.”
Ben (gülerek ama hafif pes etmiş şekilde):
“Ama üstüme böyle ittifak kuramazsınız.”
Şükran:
“Kurduk bile.
Saat sekiz.
Bahçeye erken gelirsen Hale, o uzun etekli elbiseyi veririm sana.
Hani şu geçen sefer giydirdiğimiz ama sen ‘çok abartılı’ deyip çıkardığın.Birkaç eski tanıdık da seni görmek için gelecekmiş."
Nisa (sırıtarak):
“O elbise müthişti bu arada.
Giy, havan değişiyor."
Ben (şüpheli gözlerle):
“Hangi tanıdıklar?”
Şükran:
“İsim vermem. Gel, gör.
Sürpriz.”
Hale (Atmaca):
“Şükran Hanım + Nisa = Büyük Baskı Koalisyonu.
Ama itiraf etmeliyim…
Bazen bu iki kadının arasında olmak, yorgunluğumu unutturuyor.”
---
Kapı kapanır kapanmaz ofis birden sessizliğe gömüldü.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Ben sırtımı sandalyeye yasladım, gözlerimi tavana diktim.
Şükran Hanım gitmişti ama baskısı hâlâ odada yankılanıyordu.
Ben (derin bir nefes alıp iç geçirerek):
“Bir umut... belki vazgeçer diye düşündüm.”
Nisa (kollarını bağlayarak hafif alaycı bir ifadeyle):
“Senin annen mi?
O, hayatta hiçbir plandan vazgeçmez.
Özellikle içinde sen varsınsa.”
Ben (gözlerimi kıstım):
“Peki… diyelim ki acil bir vaka çıktı.
Sahaya inmemiz şart.
Gece operasyona çağırıldık mesela.
Bu... bir seçenek olabilir.”
Nisa (gülümseyip bilgisayarı kapatarak):
“Sen bunu deniyorsun ama yüzünde hala ‘elbiseyi giyeceğim’ yazıyor.
Hem ne bu kaçış? Elbiseden mi kaçıyorsun yoksa kalabalıktan mı?”
Tam o sırada…
Telefonum titredi.
Masamın köşesinde ekran parladı.
Kaan.
Parmağımı hafifçe kaydırdım, mesajı açtım:
> “Bu akşamki davete ben de davet edildim.
Senin gelip gelmeyeceğini bilmek istedim.
Ona göre... ya hazırlanırım ya da kaçak dövüşürüm. 🌙”
Gözlerim mesajda takılı kaldı.
Kalbim, kendine yakışmayacak kadar hızlı attı.
Sanki Şükran değil, kaderin kendisi bu davete zorla çağırıyordu.
Nisa (kıvrak bir bakışla):
“Ne oldu? Telsiz değil bu.
Yüz ifaden ‘özel bir görev’ kokuyor.”
Ben (çabucak ayağa kalkarak):
“Eve geçmemiz lazım.”
Nisa:
“Hop, ne ara karar verdik?”
Ben:
“Hazırlanacağız.
O elbise giyilebilir...
Ve görünüşe göre... Kaan da orada olacak.”
Nisa (şakacı ama içten):
“Bunu başından söyleseydin Hale, annene gerek kalmazdı zaten.”
---
İç Sesim – Hale (Atmaca):
“Kaçmak isterken yüzüme kapanan her kapı, beni aynı yere yönlendirdi.
Belki de bazı davetler... kaderin sessiz çağrısıdır.”
---
Gün, ince bir çizgi gibi şehrin üstünden kayıp giderken…
İstanbul gri tonlarını yavaşça içinden çekiyor, yerini sıcak bir yaz akşamına bırakıyordu.
Evde bir telaş yoktu, bir hazırlık vardı.
Ama bu hazırlık bir düğün için değil; belki de bir kabuğun çatlaması içindi.
Salonda Nisa, uzun çiçek desenli, ince askılı, narin ama içten gelen bir elbiseyle aynaya göz ucuyla bakarken saçlarını omzunun bir yanına toplamıştı.
Yaz akşamına yakışan bir hafiflik vardı üstünde.
Ama içinde her zamanki gibi Hale’ye duyduğu o sessiz koruma dürtüsü, kıyafetinden daha çok parlıyordu.
O sırada yatak odasının kapısı yavaşça açıldı.
Hale sessizce çıktı.
Saçlarını ilk defa açık bırakmıştı.
Hafif su dalgası gibi inen, doğal ama biçimli bukleler omzundan süzülüyordu.
Yüzüne doğru düşen birkaç tutam, sanki onun hep sakladığı bir cümleyi artık söylemeye karar vermişti.
Üzerindeki elbise…
Koyu zümrüt yeşili.
Diz kapağının altında biten, ince ama asil bir çizgiyle inen, kemersiz, düz kesim.
Boğaz kısmı hafif yuvarlak, zarif ama dikkat çekmeyen.
Ne gösterişliydi ne silik.
Ama Hale, elbisenin içinde bir kadından çok...
Yıllardır görülmeyi bekleyen bir masal figürü gibiydi.
Ayakkabıları sade, topukları alçak.
Ama yürüyüşü artık askeri değil, neredeyse yumuşaktı.
Nisa, Hale’yi gördüğünde bir an sessiz kaldı.
Gözlerinde küçücük bir doluluk vardı ama kahkahayla bastırdı.
Nisa:
“Sen... sen peri kızı mısın?
Yoksa ilk kez izinli hale gelen Atmaca mı?”
Hale (omuz silkerek):
“Elbise annemin dediği o ‘ışıltılı davet elbisesi’ değil ama...
Kate Middleton havası var mı?”
Nisa:
“Var... ama Kate’ten daha fazla ‘olmuşluk’ taşıyorsun.
Sen Hale'sin.
Hem Atmaca, hem kadın.”
Hale ve Nisa o gece olacaklardan habersiz arabaya binerek, Hale'nin aile evine doğru yola koyuldular.
"Bazı yollar ne kadar güzel olsada yolda tümsekler her zaman vardır..."
---
Bahçenin ışıkları yumuşaktı.
Geniş şemsiyelerin altında küçük masalar, limonata ve beyaz şarap kadehleri…
Eski dostlar, fısıltılar, küçük kahkahalar.
Kaan bir kaç kişiyle selamlaştıktan sonra .
Arka taraftaki ıhlamur ağacının altına yakın bir noktada durmuş, kalabalığı gözlüyordu.
Ve sonra...
Hale geldi.
Omzundan kayan saçlar.
Karanlıkta bile parlayan o koyu yeşil silüet.
Kaldırım taşlarına nazikçe basan adımları.
Kaan’ın gözleri önce kaçmak istedi.
Ama bakamadı değil — bakamadığı şey gözleri değil, göğsünde yükselen tanımsız histi.
Sanki biri içini hafifçe dürtmüş, yıllardır açmadığı bir çekmeceyi aralamıştı.
Kaan Hale'ye doğru bakarken içinden kelimeler şiire döndü..
“Ona daha önce de baktım.
Çatışma yerinde, emniyette, dosya başında...
Ama böyle değil.
Bu gece Hale değil, bir rüyadan çıkmış gibiydi.
Sanki İstanbul’un tüm suskun geceleri onun bakışında toplanmıştı.
Yürürken göğsümde bir şey sarsıldı.
Ve ilk kez...
Onu değil, kendimi izliyormuşum gibi hissettim.”
---
Hale (kapı eşiğinden içeri girerken):
“Bu gece... sadece görevden gelmedim.
Kendimden geçip kendime geldim.”
---
Bahçede hafif bir caz melodisi çalıyor.
Mumlarla aydınlatılmış masaların üstünde kristal sürahiler, uzun boylu kadehler…
Hale, zarif ve dik duruşuyla kalabalık arasında ağır adımlarla yürürken, gözleri netti.
Annesi, babası, birkaç aile büyüğü... kısa, ölçülü selamlaşmalar.
Şükran Hanım (yüzünde gururlu ama hesapçı bir gülümsemeyle):
“Ne kadar da güzelsin kızım… Elbise tam olmuş.
Ama bu güzellik boşa gitmeyecek inşallah.”
Hale içinden gözlerini devirdi, ama belli etmedi.
Selamlar tamamlandıktan sonra, gözleri bahçenin köşesinde duran Kaan’ı buldu.
Onun yanında olmak, en azından bu maskeli balodan biraz uzaklaşmak gibiydi.
Yavaşça yürüdü, Kaan hâlâ gözlerini kaçırıyordu — ama bakmadığını sanma, sadece fazla bakarsa bir şey sızar diye korkuyordu.
Hale (hafif bir tebessümle):
“Geldim işte. Daha kaç kere sorguya çekeceksin?”
Kaan (sakin ama sesi derin):
“Yargıç değilim Hale. Ama dürüst olayım... seni böyle görünce, kendimi savunmasız hissettim.”
Hale:
“Savunmasız?
Sen gece devriyelerinde, ormanda bile korkmayan adamsın.”
Kaan (göz ucuyla bakarak):
“Ama ormanda peri kızıyla karşılaşmıyorum.”
Tam o sırada, Nisa kolunda bir limonata bardağıyla yanlarına yaklaştı.
Nisa (gülerek):
“Siz hâlâ burada mısınız?
Bahçede en çok ışık bu köşeye düşmüş ama nedense en karanlık şey hâlâ aranızdaki gerilim.”
Hale (alayla):
“Gerilim değil bu.
Şüphe ve hayranlığın garip karışımı.”
Üçü birlikte hafifçe gülüştüler.
Kaan, Hale’ye göz ucuyla bakarken dudaklarının kenarındaki minik kırışıklığı ezberliyordu.
Ama bu an uzun sürmedi.
Şükran Hanım, kollarına zarif ama fazla özenilmiş bir takım giymiş genç bir adamı takarak yanlarına yaklaştı.
Şükran (yapay bir doğallıkla):
“Hale’ciğim, bak kim burada...
Mete. Hani geçen ayki hukuk derneği yemeğinde tanışmıştık.
Seninle tanışmak için sabırsızlandı.”
Mete (nezaketle):
“Merhaba Hale Hanım. Gerçekten... sizi görmek güzel.”
Hale (donuk bir tebessümle):
“Merhaba. Tanıdık çıkmanız şaşırtıcı değil...”
Şükran:
“Hani diyorum… bu gece herkes biraz kaynaşsa.
Sürprizler bazen güzel olur.”
Bir anlık sessizlik.
Kaan gözlerini Mete’den kaçırmadı.
Yüzünde bir gülümseme yoktu, ama çenesinde hafif bir kasılma vardı.
Hale onun her şeyini çözmüştü — kıskanıyordu.
Ama bu sefer Hale susmadı.
Hale (gözlerini annesine dikerek):
“Anne.”
Şükran:
“Canım?”
Hale (sert ama ölçülü, gözlerini kaçıramadan):
“Bu yaptığın çok kırıcı.
Sadece bir akşam yemeği daveti değilmiş bu.
Yine oyun çevirmişsin.”
Şükran:
“Hale… abartma. Mete sadece—”
Hale (sözünü keserek, Kaan’ın elini tuttu):
“Ben Kaan ile birlikteyim.”
Herkes sustu.
Nisa'nın ağzı yarı açık, Şükran’ın gözleri büyümüş, Mete'nin tebessümü donmuştu.
Kaan’ın elini sıkıca tutmaya devam etti.
Hale:
“Anlayacağın… bu tanıştırma biraz geç kaldı.
Ve senin yerime seçim yapman artık kabul edilebilir değil.”
Şükran şok içindeydi.
Gözleri Kaan’a çevrildi.
O anda Kaan, kendine yakışan bir zarafetle öne eğildi.
Şükran Hanım’ın elini nazikçe tuttu…
Ve dudaklarını usulca parmaklarının üstüne dokundurdu.
Kaan:
“İyi akşamlar hanımefendi.
Ben Hale’yi tanıdıkça... kendime biraz daha yaklaşıyorum.
Sizin yetiştirdiğiniz kadın, sadece güzel değil... cesur.
Şanslı olduğumun farkındayım.”
İç Ses – Kaan:
“O, herkesin ortasında beni seçti.
Avımı yakaladım sanan bendim ama…
Belki de bu gece o beni özgür kıldı.”
---
İç Ses – Hale:
“Hayatımda ilk kez bir ilişkiyi herkesin önünde sahipleniyorum.
Ve bu sefer... ne annemin gölgesi, ne geçmişin korkuları...
Beni durduramıyor.”
---
Hale, Kaan’ın elini hâlâ tutuyordu.
Bahçeye ince bir sessizlik çökmüştü.
Şükran Hanım'ın kaşları biraz çatık, dudakları düzleşmişti ama nezaketi elden bırakmadı.
Mete ise üzerindeki “gereksiz adam” sıfatını sindirmeye çalışan kibarlığıyla başını öne eğdi.
Şükran (yutkunarak):
“Mete… gel biraz yürüyelim.
Sana naneli şerbetten getireyim, anneciğinin tarifiydi.”
Mete:
“Tabii... Şükran Teyze.”
İkili uzaklaştı.
Şükran Hanım’ın adımları belli belirsiz hızlandı — belli ki “bunu bana nasıl yaptı!” iç monoloğu başlamıştı.
Nisa olduğu yerde öylece kalmıştı.
Ağzı hafif aralık, gözleri Hale ile Kaan’ın kenetli ellerinde takılı kalmıştı.
Nisa (nihayet ses çıkararak):
“Birisi beni dürtsün.
Biraz önce... ne izledik biz?”
Kaan (Nisa’ya dönüp alaycı bir bakışla):
“Duydun değil mi?
Ben de beklemiyordum.”
Nisa (hala afallamış):
“Yani… ne zaman… nasıl yani?
Siz—siz birlikte misiniz?”
Hale (soğukkanlı ama hafif utangaç bir bakışla):
“Henüz başındayız.
Ama annemin yaptığı o kadar ayıptı ki... başka bir açıklama yolu yoktu.”
Kaan (gülerek):
“Yani aslında teşekkür borçluyuz Şükran Hanım’a.
İşleri hızlandırdı.”
Hale (Kaan’a kaşlarını kaldırarak):
“Senin adına konuşmuyorum hâlâ.
Sadece elimden tuttun diye bu işi ‘resmileştirdik’ sayma.”
Kaan (sırıtarak):
“Hayır, yok… ben hâlâ sorgudayım zaten.
Ama sanırım artık özel yetkili savcım var.”
Nisa (ellerini iki yana açarak):
“Ben n’apayım?!
Ben sizden biriyle ayrı ayrı dertleşiyordum.
Birlikte olduğunuzu bile bilmiyordum!
Ve ben nasıl anlayamam, ben!”
Hale (kıkırdayarak):
“Çünkü biz de anlamadık, Nisa.
Birlikte olduğumuzu ben de ancak bu akşam itiraf ettim kendime.”
Kaan (Nisa’ya dönerek alayla):
“Sen şimdi Atmaca’ya güvenini mi kaybettin?”
Nisa:
“Yok.
Ama bundan sonra aradığımızda ‘meşgulüm’ diyorsa…
Ben artık neyle meşgul olduğunu çok iyi biliyor olacağım.”
Üçü birden güldü.
Bahçenin bir köşesinde müzik hâlâ çalıyordu ama bu masanın etrafındaki kahkahalar daha gerçekti.
Kaan (Hale’ye dönerek, gözlerinin içine bakarcasına):
“Bir şey soracağım.”
Hale (şüpheyle kaşlarını kaldırarak):
“Evet?”
Kaan:
“O çıkışı gerçekten… ikimize birşans verdiğiniçin mi yaptın,
yoksa annenin yüz ifadesini görmek için mi?”
Hale (omuz silkerek, hafif başını çevirip ama gülümseyerek):
“İkisi de.
Ama en çok… artık kendimi saklamaktan sıkıldığım için.”
“Her zaman susmak zorunda değildim.
Bazen en büyük özgürlük… kalbinin sesini yüksek sesle söylemekti.”
---
Kaan yavaşça Hale’nin elini sıkılaştırdı.
Nisa biraz geride durmuş, ikisini gözlüyordu.
Gülümseyerek başını iki yana salladı.
(Gecenin ilerkeyen saatlerinde Hale Kaan'ın da teklifi ile eve gitmek için hazırlanmaya başladı. Elinde iğreti gibi duran küçük çantasını alıp Nisa'ya yaklaşarak:
Kaan beni bırakmak istiyor, sen kalmak istersen kal,yada arabayla peşimizden gel ama yalnız kalmak istemem dersen ben Kaan'a bir şekilde söylerim.
Nisa : Saçmalama Hale,Kaan seni eve bırakmak istiyorsa belkide konuşacak bir şeyi vardır ve bu kalabalıkta konuşamamıştır. Siz gidin ben birazdan çıkarım,takip ediyormuş gibi olmayayım.
(Hale'den)
Araba yavaşça sokağa girdi.
Yol lambaları, arabanın tavanına yumuşak gölgeler düşürüyordu.
Radyoda çalan müzik çok kısıktı; konuşmak için değil, sessizliği süslemek içindi.
Pencereye doğru dönmüş, suskun ama huzurluydum.
Kaan direksiyonda… ama aklı, yan koltuktaydı.
Arabayı kaldırıma paralel park ettiğinde ikisi de acele etmedi.
İkisi de bu gecenin sonuna gelmek istemiyor gibiydi.
Kaan (yavaşça):
“Garip bir geceydi.”
Hale (gülümseyerek):
“Garip... ama dürüst.”
Kaan:
“Hiçbir şey söylememiş olsaydın da…
Gözlerin zaten hepsini anlattı.”
Hale başını çevirip ona baktı.
O an çok kısa sürdü… ama iki insan arasında bazen bir saniye, bir ömürlük bağ kurabilir.
Kaan (bakışları Hale’nin gözlerinden dudaklarına kayarken):
“Ben bunu… çok uzun zamandır hayal ettim.”
Hale bir şey demedi.
Sadece gözlerini kaçırmadan bekledi.
Kaan yavaşça eğildi.
Ve dudaklarını onun dudaklarına koydu.
Ne aceleciydi, ne de fazla ölçülü…
Küçüktü.
Ama içindekini tutamayan bir adamın “ben buradayım” deyişi gibi…
Tüm gece boyunca gözlerinde biriken her şeyin dudaklara dökülmesiydi o öpücük.
Hale’nin gözleri kapandı…
Ama hemen sonra, gözlerinde hem şaşkınlık hem teslimiyet vardı.
Hale (iç ses):
“O an, kaçacak hiçbir yerim kalmamıştı.
Ama ilk defa… kalmak istediğim yerdeydim.”
Kaan arkasına yaslandı.
Bir şey demedi.
Sadece hafifçe başını eğdi, teşekkür gibi.
Hale kapıyı açtı ve arabadan indi.
Göz göze gelmeden “iyi geceler” dedi.
Yüzünde, ilk defa gerçek bir utangaçlık.
Nisa birkaç saniye sonra kendi arabasından indi, Hale’yi sessizce takip etti.
---
Hale içeri girdiği gibi çantasını bir kenara attı, ayakkabılarını çıkarırken bile dikkatli değildi.
Doğrudan odasına gitti.
Karanlıkta sadece aynaya yansıyan kendi yüzüyle göz göze geldi.
Dudaklarında hâlâ Kaan’ın dokunuşu vardı.
Perdeyi aralayarak dışarı baktı.
Kaan’ın arabası hâlâ sokağın başındaydı.
Bir süre baktı.
Sonra usulca perdenin ucunu bıraktı.
Bu gece uykuya dalmak Hale için zorlu olacaktı. İlk defa kendini bu kadar akışa bırakıyordu ve aksine korku değil yeni heyecanlar ona haz veriyordu...
---
Sabah ışığı evin duvarlarına sıcacık bir sarı tonu vuruyordu.
Nisa, mutfakta kahve makinesine yaslanmış, kupasını karıştırıyordu.
Hale pijamasıyla içeri girdi.
Yüzünde uykudan kalkmış bir yorgunluk değil;
dün gecenin hâlâ bitmemiş yankıları vardı.
Nisa (alaycı bakışla):
“Uyanmış ama hâlâ geceyi yaşıyor görüyorum.”
Hale (kupanın yanına uzanırken):
“Günaydın.”
Nisa:
“Gün... artık ‘yeni bir dönem’ demek.”
Hale (kaşlarını kaldırarak):
“Yeni dönem mi?”
Nisa:
“Yani... basın açıklaması yapmadınız ama...
Ben dünkü ‘Ben Kaan ile birlikteyim’ cümlesini gayet net duydum.
Şimdi ister özel ekip ister çift olun, toplantı yapma vaktimiz geldi.”
Hale (gülerek kahvesini alır):
“Bu sabah kahvesi, sorgu kahvesine dönmesin.”
Nisa (ciddileşip kupasını kaldırır):
“Hale...
İçimizde tutmaya çalıştığımız her şey bir gün ya ağırlık yapar ya da…
önümüzde bir dağ olur.
Sen sonunda içinden geçeni söyledin.
Şimdi sırada... yol alması var.”
Hale (içini çekerek):
“Bana ne olduğunu sorma Nisa.
Ben sadece...
Bir şeyin başladığını hissediyorum.”
Nisa (gülümseyerek):
“Yeter zaten.
Bazı şeyleri anlamak için yaşamak gerek.
Atmaca bile bazen rüzgâra bırakmalı kanatlarını.”
Hale (gülerek iç ses):
“İlk defa ‘başlamak’ bu kadar güzel hissettirdi.
Ve ben... başlamayı hak ediyordum.”
---
Güneş camlara kırık dökük vuruyordu.
Hale ve Nisa, sabah kahvelerinden sonra ofise geçmiş, masalarının üzerindeki evrakları gözden geçiriyorlardı.
Ortam rutin gibi görünse de Hale’nin zihni hâlâ dün gecenin yansımasındaydı.
Nisa'nın ise yüzünde sabah kahvesinin getirdiği hazır cevap bir gülümseme vardı.
O sırada kapı aralandı.
Eren içeri girdi.
Gözlerinde sıradan bir sabahın sıkıntısı değil, tanıdık huzursuzluk vardı.
Eren (doğrudan Hale’ye):
“Atmaca Başkomiserim, Nisa komiserim.
Asayiş’ten acil destek istediler.
Görünürde basit gibi duran ama içeriği karmakarışık bir olay var ellerinde.
Dedektiflik eğitimi olan siz ikinizden başka da çözümleyebilecek kimseyi bulamadılar.”
Nisa (kafasını kaldırarak):
“Ne vakası bu? Hırsızlık mı, cinayet mi?”
Eren:
“Hiçbiri değil…
Ve hepsi.
Belgelerde sahtecilik, şirket içi yolsuzluk, kayıp şahıs, üç ayrı kaza...
Hepsi birbiriyle bağlantılı ama görünürde hiçbir bağ yok.
Ellerindeki tüm deliller, sanki biri bilerek parçalara ayırmış gibi.
Ama her iz, sonunda aynı gölgeye çıkıyor.”
Hale (kaşlarını çatıp dikkat kesilerek):
“Kim bu gölge?”
Eren:
“İşte onu bilmiyoruz.
İsim yok.
Görüntü yok.
İfade yok.
Ama herkesin çekindiği biri.
Bir çeşit ‘hayalet iş insanı’.
Şirketleri başkalarının üzerine, çalışanlar konuşmuyor, mal varlıkları kıymetli ama hiçbir mal onun üstüne değil.”
Nisa (ciddileşerek):
“Yani var ama yok…
İstanbul’da bir silüet gibi dolaşıyor ama resmi yok.”
Eren (başını sallar):
“Asayiş bu adamın arkasındaki sistemin içinden çıkamıyor.
Dün gece üçüncü bağlantılı olayda, şirketin muhasebecisi kaçırıldı.
Kameralar çalışmıyor, şahit yok.”
Hale (masadan ayağa kalkarak):
“Ne zaman toplantı?”
Eren:
“Yarım saate asayiş toplantı salonundayız.
Dosyalar hazırlanıyor.”
Nisa:
“O halde oyun başlasın.”
Hale (sakin ama net bir ifadeyle):
“Bizi göremediklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar.
Gölgeler ancak arkanda ışık varsa vardır.
Biz ışığı açmaya geliyoruz.”
Atmaca ekibinden sadece Eren ve Nisa'yı alıp toplantı salonuna geçti. Odanın kapısını açıp içeri girdiklerinde...
Beyaz tahta, fotoğraflarla, kroki çizimlerle ve karmaşık finansal belgelerle dolu.
Asayiş şubeden üç görevli, gözlerinde yorgunluk ama biraz da umutla Hale ve Nisa’ya bakıyor.
Dosyalar açılır.
Olaylar sıralanır:
– 1. Olay: Bir şirketin iç denetim raporlarının silinmesi ve muhasebecinin şüpheli ortadan kayboluşu.
– 2. Olay: Aynı şirkete bağlı bir taşeron firmanın sahibinin trafik kazasında ölmesi.
– 3. Olay: Farklı bir sektördeki üçüncü firmanın içinden çıkan yolsuzluk belgeleri.
Hepsi farklı sektörlerde ama gizli bir sermaye ortaklığı var: bir isim geçmiyor.
Asayiş Amiri (endişeli bir ifadeyle):
“Bu işin içinde sadece para değil...
Bir düzen var.
Ve bu düzen, biz yaklaştıkça yer değiştiriyor.”
Hale (tahtaya yaklaşarak):
“Bunların hepsi bilinçli dağınıklık.
İzleri saklamıyor…
İzleri kendisi oluşturuyor.”
Nisa (eliyle bir bağlantı çizerek):
“Bu işin görünmeyen patronu, ya eski istihbarat refleksi olan biri...
Ya da içeride bir köstebeği var.”
Hale (gözlerini daraltarak):
“Ve biz o gölgenin, sadece gölgesini değil…
Ayakta durduğu ışığı da söndürmeye geldik.”
---
Oda ağır bir sessizliğe gömülmüştü.
Klasörlerin içinden çıkan belgeler, fotoğraflar ve ifadesiz raporlar hâlâ yanıt veremiyordu.
Tahtada dolanan kırmızı oklar, bağlantı kurulamayan zincir halkaları gibi.
Nisa gözlerini kısmış, not alıyordu.
Eren ise kollarını kavuşturmuş, tahtaya bakarken içini çekti.
Asayiş Amiri (yorgun bir tonla):
"Bir yere yaklaşır gibi oluyoruz ama sonra... elimizdeki her şey dağ gibi çöküyor.
Sanki karşımızdaki biri değil, bir sistem.”
Nisa:
“Ya da görünmez bir general.”
O sırada Hale ayağa kalktı.
Dosyaları yavaşça kapattı.
Sesi ne sinirliydi ne kırıcı; ama net ve komut vericiydi.
Hale (ciddiyetle):
“Ben Cinayet Büro'nun başkomiseriyim.
Ve şu an aktif bir kadın cinayeti dosyası yürütüyorum.
O dosyada her şey ‘anlamsız gibi görünen küçük izlerde’ saklı.”
Gözlerini Eren’e çevirdi.
“Bu vakada henüz koku yok.
Henüz ceset yok.
Henüz geride bırakılmış bir kurban bile yok.
Ama olan ne biliyor musunuz?
Boşluk.
Ve boşluklar... dolmadan birini yakalayamazsınız.”
Eren:
“O zaman bu dosyayı Asayiş yürütmeye devam etsin diyorsunuz?”
Hale (başını sallar):
“Planlama, operasyon, saha takibi... sizin işiniz.
Benim işim, insanlar.
Konuşanlar, korkanlar, kaçanlar…
Sorguya girmeniz gerektiğinde çağırırsınız.”
Asayiş Amiri:
“Yani, cinayet masasından stratejik destek.”
Hale:
“Evet.
Ama unutmayın, bazen bir dosyayı çözen ne kameradır ne telefon sinyali.
Bazen... sadece bir yalanı doğru bir anda yakalamak yeterlidir.”
Nisa (kalkıp çantasını toplarken gülümser):
“Atmaca dedik mi, avın izini değil, kalp atışını dinler.”
Hale (bir adım geri çekilirken):
“Ben dosyamla devam edeceğim.
Ama o iş insanı bir gün bir hata yaparsa...
İşte o zaman avcılar sahneye çıkar.”
---
Atmaca (Hale), Nisa ve Eren yan yana yürüyordu.
Az önceki toplantının ağırlığı hâlâ üzerlerindeydi.
Sessizlik vardı ama dostça bir sessizlik — birbirlerini tamamlayan türden.
Koridorun ucundaki camdan İstanbul’un puslu gökyüzü görünüyordu.
Tam o sırada… telsiz çınladı.
Ve bir çocuğun adı geçmeyen çığlığı, soğuk metal sesiyle yankılandı:
Telsiz (cızırtılı, ama net):
“Beyoğlu, Tomtom Mahallesi, metruk bina…
12 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir kız çocuğu ölü bulundu.
Olay yerinde ilk bulgular cinsel saldırı şüphesi doğuruyor.
Aile bölgede taşkınlık çıkarıyor.
Destek ekip ve Cinayet Masası talep ediliyor.”
Koridor dondu.
Zaman, bir anlığına yer değiştirdi.
Atmaca’nın adımları durdu.
Hale (telsizi eline alırken sesi taş gibi soğuk ve kararlı):
“Başkomiser Hale Demir.
Cinayet Masası yolda.
Kız çocuğunun adı öğrenildi mi?”
Telsiz:
“Henüz kimlik teyidi yapılamadı.
Maktulün üzerinde belge yok.
Mahalle halkı tanıyor olabilir.”
Hale’nin elindeki telsiz yavaşça aşağı indi.
Omuzları gergindi, gözleri donuktu.
Nisa başını eğdi, gözleri doldu ama hemen toparladı.
Eren (dişlerini sıkarak):
“12 yaş…
Bu şehir artık utanmayı bile unuttu.”
Hale (keskin bir tonda, gözleri parlayarak):
“Unutturmaya çalışanları utandırmak bizim işimiz.”
Nisa:
“Atmaca, seni tanıyorum…
Bu kez sadece bir dosya gibi görmeyeceksin değil mi?”
Hale (kısık sesle):
“Bu… artık hiçbir dosya değil.
Bu bir çocuğun sessizliğine fısıldayanların sesini kesme vakası.”
Hale aniden yönünü değiştirdi.
Adımları hızlandı, ayak sesleri koridorda yankılandı.
Nisa ve Eren arkasından koşar adım takip etti.
_ _ _
Siren sesi yok.
İçeride müzik de yok.
Sadece Hale’nin sıkılı yumrukları, Eren’in titreyen çenesi, Nisa’nın derin nefesleri vardı.
Nisa (sessizce):
“Lütfen kimliği çıkmasın.
Lütfen... birileri yanlış ihbar yapmış olsun.”
Eren:
“Birileri ihbar bile etmese bulurduk biz onu.
Çünkü karanlık ne kadar saklasa da, çocuğun çığlığı en dipten gelir…”
Hale (gözünü yoldan ayırmadan):
“Ve en dipte... biz bekleriz.”
---