Sireni açmadım; gürültü bazen kalabalığı daha çok kışkırtır. Direksiyonda ben, yanımda Nisa, arka koltukta Eren. Sokağa yaklaşırken gözüm camdan akan her ayrıntıyı tek tek kaydediyordu: köşe bakkalın kameraları, apartman girişlerindeki diyafonların üstünde yeni çizikler, kaldırımdaki ıslak ayak izleri, sokağın başında bekleyen motosiklet—plaka yarısı bantla kapatılmış.
“Eren,” dedim, gözümü yoldan ayırmadan, “sokağa girmeden önce çevre emniyeti istiyorum. Aile taşkınlık çıkarıyormuş—Çevik’ten iki ekip, bir de asayişten kalabalık kontrolü. Giriş-çıkış tek kapı olsun. Kim şeridin içine girerse adı saatte deftere yazılacak.”
“Emredersin Atmaca.”
“Nisa,” dedim, “adli tıptan Ebru’yu bizzat ara. Ön inceleme için sahaya istiyorum. Çocuk birimi ve sosyal hizmetler de haberdar edilsin, aileyle temas edecek bir kadın memur mutlaka burada olsun.”
Nisa telefonunu çıkarıp hızlı hızlı numaraları çevirdi. “Ebru yolda,” dedi bir dakika sonra. “Yaklaşık on beş dakika.”
“Güzel. O zamana kadar kimse cesede dokunmayacak. Foto, video, alan krokisi—her şey sıfırdan, temiz.”
Sola kırıp Tomtom’un dar yokuşuna girdik. Yazın ağır, taşın sıcak kokusu burnuma doldu. Sokağın ucunda bir yığılma, polis şeridi sarılıp sökülmüş gibi sarkıyordu. İçimdeki öfke sessizliğini korudu, ama yumruğum direksiyonun derisini aradı.
🥀🥀🥀
Aracı şeridin gerisine çektik. Kapıyı açar açmaz gürültü yüzüme çarptı: bir kadının göğsünden kopup gelen o boğuk inilti, kalabalığın “yapmayın, yeter!” diye uzayıp kısalan uğultusu, camdan cama atlayan merak. Sokağın duvarlarında solmuş grafitiler, eski ilanların yırtık kenarları; kaldırım taşlarının arasında kirli su kabarcıkları… Sokağın başında demli çay bardakları dizili bir tabak; çaycı, tepsisini kalkan gibi tutmuş, kalabalığı geriye itiyor.
Metruk binanın kapısı kırık; üstünde paslı bir asma kilit hâlâ sallanıyor. Kapı pervazına siyah bir tekme izi: yeni. Şeridi zaten çekmişler; ama kalabalık itmiş, gevşemiş. İlk iş onu düzelttim, düğümledim, hizaladım. Şeridin ötesi artık benim sessiz dünyamdı.
“Eren,” dedim, eliyle kalabalığı tartarken, “iki erkek memur şeridi tutacak. Bir kadın memur anneyi kenara alıp nefeslendirecek. Baba varsa, onu da bir adım geriye. Kimse bağırarak adını haykırmasın; çocukların kulakları zaten dolu.”
Eren başını salladı, kısa komutlarla dağıldı. Nisa, annenin koluna hafifçe dokunup onu park halindeki bir arabanın gölgesine aldı. Kadının saçları dağınık, gözleri kan çanağı; nefesi kesik. Yanında genç bir kız—ablası olmalı—titreyen ellerle su şişesini sıkıyor.
Binanın önünde, toza bulanmış bir pembe toka yerde tek başına parlıyordu. Eldivenimi taktım, diz çöküp yakından baktım: ucunda minicik bir yeşil boncuk, çocuk işi. Ters çevirmedim—sadece konumunu aklıma kazıdım. “Olay yeri geldiğinde ilk foto buna,” dedim sesli, yanımdaki genç memur not aldı.
Hava ağırdı. Metruk binaların kendine has bir kokusu olur: nem, küf, eski idrar, pas. Bu kokuya bu kez sessiz bir panik eşlik ediyordu. Karşı apartmanın balkonunda iki çocuk dirseklerini korkuluğa dayamış, gözlerini kocaman açmış izliyordu. Onlarla göz göze geldim; bakışımı yumuşatıp başımla “içeri” işareti yaptım. Anlamadılar ya da anlamazdan geldiler—çocuk merakı polisin şeridini tanımaz.
🥀🥀🥀
“Şimdi,” dedim ekibe, “içeri ilk ben, ardından bir fotoğraflama ekibi. Basılacak taşları, basılmayacak taşları ben belirlerim. Merdivenlerde her adım sayılacak.”
Eşik çizgisinin hemen içinde, toza yapışmış yarım bir ayak izi: spor ayakkabı, küçük numara—ama yeni mi eski mi, toz katmanı söyleyecek. Sağ duvara yakın ilerledim. Zemin kat oda kapıları kilitli; çökmüş bir tavan parçası yerde. İçeri süzülen ışık, toz zerrelerine sığındı.
Merdivenlere vardım. Trabzan paslı, ama yeni bıraktığı bir çizik dikkatimi çekti: sanki metal bir şey sürtünmüş. Bir kat yukarı, duvarda siyah bir iz—biri omzunu sürtmüş gibi. Nefesimi kontrol ettim; her şey tanık olabilir.
İkinci kat sahanlığı. Kapısı olmayan bir odaya bakış: eski yatak yayları, iki boş bira kutusu, kırık cam—ama camın kenarında yağlı bir parmak izi parlıyordu. Ellemedim. “Foto!”
Asıl oda en arkadaydı. Kapının altı karanlıktı. İçimdeki ses bir an sustu. Sonra kapıyı, sadece parmak uçlarımla, üst köşeden hafifçe ittiğimde içerden ağır bir sessizlik aktı.
🥀🥀🥀
Kız çocuğu, pencereyle kapı arasındaki boşlukta yan yatıyordu. Üstünde soluk mavi bir tişört, dizlerine kadar inmiş koyu renk bir tayt—kumaşı yer yer yırtılmış. Ayaklarında eşleşmeyen iki çorap. Sol bileğinde örgü ipten yapılmış bir bileklik. Saçları dağınık, yüzü bir tutam saçın altında yarı görünür.
Boğazımda bir düğüm büyüdü. Bu düğüm, yıllar önce ilk kez bir çocuk cesedi gördüğümde yerleşmişti ve her seferinde kendini hatırlatır. Düğümü yutmadım; ona, var olmasına izin verdim. Çünkü acıyı yok sayan, adaleti kazanamaz.
“Nisa,” dedim, sesim düşük ama net, “kapının arkasındaki zemine bak. Sürtünme izleri var mı. Eren, pencereyi dışarıdan kimse zorlamış mı baktır. Odanın ortasında bir şerit—kimse içeri adım atmayacak. Olay yeri ışık ölçümü yapacak. Fotoğraflama, 360 derece.”
Nisa diz çöktü, eldivenini düzeltti. “Kapı pervazında taze bir çentik var Atmaca. İçten sürgü varmış, kırılmış gibi.”
Eren pencereden, dış cepheye göz attı: “Yangın merdiveni yok. Karşı pencereyle mesafe fazla; atlayıp gelmek zor.”
Odanın köşesinde buruşturulmuş bir naylon parçası—çok temiz, fazla temiz. Yanında kıvrılmış bir kâğıt mendil. Duvar dibinde siyah bir kapüşon ipi—kopuk uçları taze, pamuk uçları açılmamış. Not ettim, ama hiçbir şeye dokunmadım.
🥀🥀🥀
Koridordan hızlı ayak sesleri ve metal çanta tıkırtısı. “Ebru geldi,” dedi Nisa. Bir iki dakika içinde Ebru, beyaz tulumunu çekiştirerek kapıda belirdi. Göz göze geldik; selamlaşmamız gereksizdi, ikimiz de görevin dilini ezbere biliyorduk.
“12 yaş civarı,” dedi odaya şöyle bir bakıp diz çökerken. “Ön incelemeyi foto tamamladıktan sonra yapayım. Kıyafet bütünlüğü, pozisyon… lütfen kimse yaklaşmasın.”
“Zaman?” dedim.
“Vücut ısısı ve lividiteye bakmadan bir şey söylemem zor ama… burada hava sıcak, bina kapalı sayılır. İlk bakışta 4-8 saat arası diyebilirim. Adli saat kesinleştirir.”
Başını hafifçe eğip kıza baktı; sesi yumuşadı. “Özür dilerim küçük.”
Ebru, tek tek ve mekanik bir nezaketle işini yaptı: foto kesinlemesi, vücut yüzey taraması, görünür travma izleri… Yüzünde hiçbir şey oynamadı ama gözlerinin arkasında benim düğümüm vardı, biliyordum.
“Cinsel saldırı şüphesi var,” dedi sonunda, kelimeleri klinik bir raftan indirir gibi. “Kıyafette düzensizlik, bazı bölgelerde travma bulguları… Tamamını adli tıp söyleyecek. Sürgü kırık, içeri giriş zorlamayla. İçeride mücadele izleri var ama çok dağınık değil—kısa süreli, hızlı bir olay gibi.”
Başımı eğdim. “Alındı. Numune ve zincir prosedürü bire bir. Ebru, aileden biri cesedi görmek isterse—bugün değil. Henüz değil.”
Ebru başıyla onayladı. “Nakil için ekip çağırıyorum. Çıkarken rota temiz tutulsun.”
🥀🥀🥀
Dışarı çıktığımda hava daha da ağırlaşmış gibiydi. Annenin sesi kısılmış, yerine hıçkırıkların kör sessizliği gelmişti. Baba yoktu; iki adam onu apartman boşluğunda sakinleştirmeye çalışıyordu. Gençler birikmiş, “bulun bunu yapanı” diye homurdanıyordu. Çevik sahayı çemberlemiş, asayiş şeridi sabitlemişti.
Nisa, annenin yanına çömeldi; ben bir adım geride durdum. “Adınız?” diye sordu yumuşak bir sesle. Kadın zorlandı. “Melek,” dedi sonunda. Dudakları kuruydu. “Kızım… Duru.”
Duru. İsim, boğazımdaki düğümden düştü, içime bir taş gibi oturdu.
“Duru en son ne zaman çıktı evden?” dedim, yavaş ve net; kelimelerim, kadının üzerine değil yanına kondu.
“Öğleden sonra… markete… sonra dönmedi.” Gözleri boşluğa baktı. “Telefon… yoktu… Almadı…”
“Duru’nun arkadaşları?” dedim Nisa’ya bakarak; o, ablayla göz göze geldi. Ablanın sesi çizgi gibi ince: “Ayşe… Defne… Sıla. Alt sokakta otururlar.”
“Eren,” dedim, “komşu kameraları listele. Bakkal, manav, şu köşe kuaför. KGYS hattına düşelim; saat 14.00-22.00 arası plaka akışını alalım. Az önce gördüğün bantlı plaka motosikleti bul, sokağa ne zaman girdi-çıktı. Bir de şu panjuru yarı inik kuru temizleme var, bakışları kaçırıyor—kamera vardır.”
Eren hareketlendi. Kalabalığın uğultusu dalga dalga çekildi, yerini görevli sesleri aldı. Çaycı tabağındaki bardakları toplarken elinin titrediğini fark ettim—bazen en önemli tanık, en çok bakan ama en az konuşandır.
Yanına döndüm. “Ağabey,” dedim, “akşamüstü bu sokağa yabancı kim girdi? Birini hatırladın mı?”
“Vallahi komiserim,” dedi gözlerini kaçırarak, “üstüne beyaz gömlek, kara pantolon… bir delikanlı, saat altı gibiydi. Binanın önünde telefonla konuştu. Sonra… hani içeri girmiş midir… bilemem.” Cümle sonunda bakışını yere mıhladı.
“Anladım. Kameranı bize verirsin. Şerit kalkana kadar burada kimse oturmayacak.”
Başımı kaldırdım. Balkonlardaki çocukları bir kez daha gördüm—biri annesinin göğsüne sığınmış, diğerinin gözlerinde, adını bilmediği bir yasın ilk kıvılcımı. İçimden “bunu yapanın adı dosyada kalmayacak” dedim; sesli söylemedim.
🥀🥀🥀
Ekip otosunun yanında Nisa ve Eren’le omuz omuza toplandık. “Şimdi,” dedim, “üç eksen: çevre görüntüleri, mağdurun sosyal çevresi, bina içi izler.”
Parmağımla havada sıraladım:
“Bir: KGYS ve işyeri kameraları. O motosiklet, bantlı plaka—ilk öncelik. İkinci bir motor, kurye akışı, hızlı giriş-çıkışlar.
İki: Duru’nun telefon trafiği yok ama arkadaşları var. Nisa, Ayşe-Defne-Sıla. Ebeveynleriyle görüş, son mesaj saatleri, kim nerede buluşmuş.
Üç: Metrukta bulunan her nesne zincire giriyor. Naylon, mendil, kapüşon ipi, pembe toka. Ebru’nun numune listesiyle birebir gidecek.”
Nisa başını salladı. “Aileyle ben kalırım. Bir kadın polis daha istedim; anneye refakat.”
“İyi,” dedim. “Eren, sinirlenen gençleri dağıt; ‘biz buluruz’ deyip linç mantığına kapılmasınlar. Bu işler öfkeyle değil, kanıtla çözülür.”
Geri dönüp metruk binaya baktım. Pencerelerin karanlığı içime baktı sanki. İçimdeki düğüm biraz daha sıkıldı, ama sesi berraktı.
“Duru,” dedim kendi kendime, adı havada kısa bir mum gibi yandı, “seni burada bırakmayacağız.”
🥀🥀🥀
Şeridin ötesinden Ebru’nun sesi geldi, nakil ekibi hazırdı. Anneden bu gece için bir şey istemeyecektim. Yas, önce kabuğunu bulmalı. Bizim işimiz, kabuğun altındaki her kırıntıyı toplamak.
Nisa bana baktı; gözlerinde “hazırım” diyen bir kararlılık. Eren omuzlarını gerdi; yumruğunu gevşetti.
“Başlıyoruz,” dedim. “Adaletin ilk adımı, sessizce atılır.”
Ve ben, o sessiz adımı attım.
🥀🥀🥀
Hale, günlerdir göz kapaklarını uykuya kapatamıyordu. Ekipten biri konuşsa bile duymuyor, adım attığı her yerde yalnızca bir şeyleri arıyordu: ipuçlarını, cevabı, adaleti. Nisa, onun bakışlarını yakaladığında bunun sıradan bir kararlılık olmadığını anladı. Atmaca kendini yine dünyaya kapatıyordu.
Bir akşamüstü, emniyetin soğuk koridorlarında yürürlerken Nisa adımlarını yavaşlatıp Hale’nin yanına geçti.
— “Atmaca… kendini böyle parçaladığını görüyorum. Sanki başka bir şeyin bedelini öder gibi çalışıyorsun. Biliyorum… Nevra’nın yaşadıkları hâlâ zihninde. Ve Durunun başına gelenlerle beraber kendini daha çok suçluyorsun. Ama sen o zaman ne yaptıysan yapabildiğinin en iyisini yaptın. Bunu unutma.”
Hale durdu. Elinde tuttuğu dosyaya daha sıkı sarıldı, ama Nisa’nın gözlerine bakmadı. İçinde kırık bir sesle konuştu:
— “Nevra’nın tecavüzcüsünü yakalayamadım Nisa. Onun gözlerindeki o korkuyu hâlâ hatırlıyorum. Ona söz veremedim, veremedim ki… Şimdi Durunun yüzünü görüyorum. Sanki aynı kabusun devamı gibi. Ben bir kez daha aynı hatayı yapamam.”
Nisa onun koluna dokundu, sıcak bir dost eli gibi.
— “Herkesin kurtarıcısı olamazsın, Hale. Ama senin yapabildiğin şey… en azından adalete yaklaştırmak. Ve bu, düşündüğünden daha büyük bir şey. Kendini bitirme, olur mu?”
Hale cevap vermedi. Sadece gözlerini kaçırdı.
---
Gece yarısı.
Hale yalnız başına, eski bir mezarlığın karanlık yollarında yürüyordu. Ay ışığı taşların üzerinden süzülüyordu. Adımlarını yavaşlattı, toprağa doğru çömeldi. Önünde, Nevra’nın mezarı. Çiçekler solmuştu. Parmaklarıyla yazılı mermerin üstünü sildi.
Nefesi titriyordu. Konuşmaya başladığında sesi çatallıydı:
— “Nevra… seni koruyamadım. Senin tecavüzcünü bulamadım. Belki de hayatımdaki en büyük utancım bu oldu. Ama sana söz veriyorum… Durunun başına geleni asla yanıtsız bırakmayacağım. Senin için… daha dikkatli olacağım. Bu kez hata yapmayacağım.”
Sessizlik mezarlığı sardı. Sanki toprağın altı bile dinliyordu. Hale başını öne eğdi, ellerini yumruk yaptı. Gözlerinden süzülen birkaç damla toprağa düştü.
Tam ayağa kalkacağı sırada, göz ucuyla bir şey gördü.
Uzakta, birkaç sıra mezarın ilerisinde, ağaçların gölgeleri arasından bir erkek silüeti… Sanki onu izliyordu. Hale bir anlık ürpertiyle arkasını döndü. Kalbi hızla atıyordu. Ama baktığında kimse yoktu. Yalnızca rüzgâr ve gece.
Derin bir nefes aldı, gözlerini ovuşturdu.
— “Kendi gölgenden korkuyorsun Hale… Kendine gel.” diye mırıldandı.
Arabaya yöneldi. Kontağı çevirmeden önce telefonu eline aldı.
Parmakları titreyerek Kaan’ın numarasını çevirdi.
Çaldı. Uzun uzun çaldı.
Ama cevap yoktu.
Telefonu koltuğa bıraktı, başını direksiyona yasladı. Gözlerini kapattığında yalnızca Nevra’nın gülüşü ve Durunun masum yüzü vardı. İçinde bir yemin büyüdü:
“Benim adım Atmaca. Bir kez daha avımı elimden kaçıramam.”