DURU 2

2744 Words
Bir gece öncesi Serra'nın mezarlığı... Sevgilim... Geçmiyor biliyor musun?“Biliyor musun… Seni toprağa verdikleri o gün, içimde bir şey kırıldı. Bir daha onaramayacağım bir şey… Senin gözlerin vardı ya hani, ışık saçan… Onlar söndüğünden beri bu şehir karardı. Ben artık güneşi bile göremiyorum. Sana kıyan elleri bulamadılar. ‘Delil yok’ dediler, ‘iz yok’ dediler. Peki senin çığlığın? O karanlık gecenin şahidi yıldızlar? Onlar yetmez miydi? Hiçbir şey yapmadılar. Hiçbir şey! Sana bunu yapanlar Nevra sayesin de nefes alamıyorlar, evet biricik kardeşin Nevra intikamını aldı... Ah canım sevgilim senin çığlıklarına kulak tıkayan herkesin,sonunu ben getireceğim... O kendini bi b*k sanan Atmaca komiser seni kurtaramamın cezasını çekecek. Sakın bana kızma sevgilim! ya da kız sana bir şey demiyorum. Sen benim hep merhametli yanımdın. Şimdi kendime bile merhametim yok. Ve sen… Sen beni affetme. Çünkü ben seni koruyamadım. Ama bil ki, ömrümün geri kalanı sadece senin için yanacak. Belki intikamla kirlenmiş bir hayat bu… ama sensiz yaşamak zaten ölüm değil mi? telefonu titreyen adam konuşmasını yarıda kesip cebinden telefonu çıkardı... X: abi o komiser kız burada! Y: aklına düşmüştür yine en başarısız işi...Ben mezarlığın alt tarafına doğru iniyorum sizde kimseye gözükmeden oraya geçin. X:tamamdır abi emrin olur! Telefonu kapatıp elleri ile mezarın baş kısmına dokundu; Geleceğim sevgilim beni bekle olur mu ? sessiz adımlarla bir kaç sıra aşağıda ki mezarlıkların oradan geçerek alt yola inip oradan uzaklaştı.... 🫆🫆🫆🫆Bu gün adli tıp🫆🫆🫆🫆 ATMACA... Sabah Eren'in; "adli tıp sonuçları çıkmış!" mesajını görünce evde duramadım. Hızlıca hazırlanıp adli tıpa doğru yol aldım. Her zaman geldiğim bu soğuk koridor bu gün içimde ki yangınla kor gibi olmuştu. Tavanda 15 adım arayla asılı olan floresanların 7. sine geldiğim de sağ tarafta ki kapının önünde durup derin bir nefes aldım. Birazdan duyacaklarıma hem hazırdım,hem değil. Kapının metal soğuk kulpunu tutup kapıyı açtım. Ebru elinde sıkıca tuttuğu dosyalarla, ağlamaktan kızarmış gözleriyle karşımda duruyordu. Cebinden Kayıt cihazını çıkarıp masaya koydu. Aramızda ki mesafeyi kapatırken: “Ne buldun, Ebru?” Masaya bıraktığı kayıt cihazının düğmesine basıp tarihi söyledikten sonra derin bir nefes alıp raporu okumaya başladı... Ebru : Kimlik: Duru K. / 12 yaşında / kız çocuğu Buluntu Yeri: Beyoğlu TomTom Metruk bina Ölüm Zamanı: Cesedin incelenmesi sonucunda, postmortem değişiklikler (rigor mortis ve livor mortis bulguları) göz önünde bulundurularak ölümün, bulunma zamanından yaklaşık 6-8 saat önce gerçekleştiği değerlendirilmiştir. Travma Bulguları: Boyun bölgesinde bilateral ve parmak basısına uyumlu, 2-3 cm çaplı, koyu mor ekimoz alanları saptanmıştır. Bu bulgular, manuel strangülasyon (elle boğma) şüphesini kuvvetlendirmektedir. Sağ hemitoraks üzerinde, özellikle 5. ve 6. kostalarda kırık tespit edilmiştir. Bu kırıkların künt travma etkisiyle, büyük olasılıkla tekme veya sert basınç sonucu oluştuğu kanaatine varılmıştır. Göğüs ve karın bölgesinde farklı evrelerde oluşmuş ekimoz ve sıyrıklar gözlenmiştir. Cinsel Saldırı Bulguları: Vajinal muayenede, hymen bölgesinde yırtılma ve taze kanama bulguları saptanmıştır. Çocuğun yaşına uyumlu olmayan genişleme ve travmatik yırtık mevcuttur. Anogenital bölgede zorlamaya bağlı ekimozlar gözlenmiştir. Sonuç: Çocuğun ölümü, büyük olasılıkla cinsel saldırı sonrası meydana gelen travmatik asfiksi (boğulma) ile ilişkilidir. Ek travmatik bulgular ölüm sürecini hızlandırmış olabilir. Bir nefeste okuduğu raporu okuduktan sonra bana dönüp Ceset sizde komiserim aileye teslim edilebilir. diyerek masada duran cihazı kapattı. Ebru bana bunları anlayacağım dilde anlatabilir misin ? Belki başka bişey olsa odaklanıp dinlerdim ama bu raporda dinleyenedim... Ebru ses çıkarmadan sadece başını sallayarak anlatmaya başladı . Kimlik bilgileri: Duru K., on iki yaşında… Ölümün, bulunma anından yaklaşık altı ila sekiz saat önce gerçekleştiği kanaatine varılmıştır. Boyun bölgesinde, elle boğmaya uyumlu ekimozlar mevcut. Sağ beşinci ve altıncı kostalarda kırık saptanmıştır. Bu kırıkların künt travmaya bağlı olarak, tekme veya sert bası sonucu oluştuğu değerlendiriliyor. Göğüs ve karın bölgesinde farklı evrelerde ekimoz ve sıyrıklar var. Cinsel saldırı bulguları net: Hymen yırtığı, vajinal travma ve taze kanama mevcut. Anogenital bölgede ekimozlar da gözlenmiş. Sonuç olarak… ölümün travmatik asfiksi, yani boğulma ile meydana geldiği; cinsel saldırının ve ek travmatik bulguların bu sürece eşlik ettiği anlaşılmıştır.” Ebru’nun sesi burada çatallandı, gözlerini rapordan ayırmadan derin bir nefes aldı. Ama o soğuk kelimeler, odanın duvarlarına çarpıp Hale’nin göğsünde tokat gibi patladı. Hale (iç sesi): “On iki yaşında… Daha çocuk… Okul defterine kalp çizecek, saçını renkli tokalarla süsleyecek yaşta. O minicik kaburgaların kırıldığı anı düşünme Hale, düşünme! Ama beynim durmuyor… Boğazındaki o morlukları sanki kendi tenimde hissediyorum. Bu bir rapor değil, bu bir çocuğun çığlığı… Kağıda sıkışmış, kan kokan bir çığlık. Ve ben o sesi duymamak için kulaklarımı kapatamam. Onu kim aldı, kim götürdü, kim böyle vahşice susturduysa… Ben susmayacağım. Bir Atmaca susmaz. O katilin nefesi, o çocuğun boynunda yarım kalan nefese bedel olacak.” Ebru başını kaldırıp Hale’ye baktığında gözlerinde aynı acının izi vardı ama mesafe koymaya çalışıyordu. Hale’nin gözleriyse alev gibiydi. Öfke, acı, hırs hepsi birbirine karışmıştı. Ebru (sessizce): “Hale… ben alıştığımı sanıyordum, ama bu başka. Bu kız… çok genç.” Hale (dişlerini sıkarak): “Alışamayacağız, Ebru. Böyle bir şeye asla alışılmamalı. Ben alışmayacağım. Bu dosyayı kapanmamış bir yara gibi taşıyacağım. Katili bulmadan, hak ettiği cezayı almadan nefes almayacağım.” Ve o an Hale, “Atmaca” lakabının gölgesinde değil, kanat çırpan gerçek bir yırtıcı gibi, intikam ve adaletin aynı çizgide buluştuğu bir yemin etti. Hale, raporu aldıktan sonra küçük bir odada tek başına kalmış, masaya yaslanmıştı. Önündeki kâğıt gözlerinde bulanıklaşıyor, harfler acıya dönüşüyordu. Tam o sırada kapı aralandı. İçeri giren Kaan’dı. Elinde küçük bir demet vardı; beyaz papatyalarla mor lavantaların birbirine karıştığı mütevazı bir buket. Gözleri önce Hale’ye, sonra masanın üzerinde duran dosyaya kaydı. Nisa söylemişti ona; “Hale adli tıpta, yalnız bırakma.” demişti. Kaan (alçak sesle): “Hale… buradasın.” Hale başını kaldırdı. Kaan’ın varlığı bir anlığına odanın buz gibi havasını dağıttı. Yorgun, kırgın gözleri Kaan’ın yumuşak bakışlarında ısındı. Hale (kısık sesle): “Nisa mı söyledi sana?” Kaan (gülümsemeye çalışarak): “Evet. ‘Atmaca yalnız kalmasın’ dedi. Haklıydı.” Masaya yaklaştı, çiçekleri Hale’nin önüne bıraktı. Çiçeklerin kokusu, kan ve formalin kokusunun arasında incecik bir ferahlık yarattı. Kaan: “Biliyorum, hiçbir çiçek o rapordaki satırları silemez. Ama belki… senin için, o yükün ağırlığını bir anlığına hafifletebilir.” Hale, çiçeklere baktı. İnce, narin sapların ardında Kaan’ın sessiz desteğini gördü. Dudakları titredi, ama gözlerinden yaş akmasına izin vermedi. Hale (iç sesi): “Bu adam… beni hep en karanlık anımda buluyor. Ve yanında getirdiği şey hep aynı: yumuşaklık. İnsan sıcaklığı.” Kaan, Hale’nin oturduğu sandalyenin yanına geçti, omzuna usulca dokundu. Kaan: “Hale, sen hep güçlü duruyorsun ama… güçlü olmak bazen de paylaşmak demek. Yalnız kalmana izin vermeyeceğim.” Hale, gözlerini kapadı, bir an için boğazındaki düğüm çözüldü. Hale (fısıltıyla): “Bazen… sen olmasan, gerçekten yalnız hissedecektim.” O anda, raporun acısı odadan çıkmamıştı, ama Kaan’ın getirdiği o yumuşaklık, Hale’nin kalbinde bir kor yaktı. Kaan yanındaydı, çiçeklerin kokusu biraz olsun havayı yumuşatmıştı. Bir an, odada sadece ikisinin nefesleri vardı. Tam o sırada Hale’nin telefonu çaldı. Soğuk bir zil sesi sessizliği keskin bir bıçak gibi yardı. Hale refleksle açtı. Telefondaki ses (aceleyle): “Amirim, güvenlik kameralarındaki şüphelilerin kimlik tespitleri yapıldı. Acilen merkeze gelmeniz gerekiyor.” Hale’nin omuzları gerildi. Birkaç saniyelik dinginlik, görev duvarına çarparak paramparça olmuştu. Telefonu kapatırken gözleri Kaan’a takıldı. Hale: “Gitmem gerek.” Kaan başını eğdi, onun kararlılığını anlayarak. Kaan (sessizce): “Biliyorum. Görev seni çağırıyor.” Hale ayağa kalktı, masanın üzerinde kalan çiçeklere kısa bir bakış attı. Ardından derin bir nefes alarak kapıya yöneldi. Kapıdan çıkarken, iç sesi yankılandı: Hale (iç ses): “Acının ortasında bile durmaya hakkım yok. Atmaca olduğum sürece uçmak zorundayım.” Koridorun soğuk ışıklarında adımları yankılanırken, geride Kaan’ın bakışlarını ve odadaki kırılgan huzuru bıraktı. Hale arabasına biner binmez kontağı çevirdi. Motorun uğultusu, içinde kopan fırtınanın sesine karışıyordu. Direksiyona sıkı sıkıya tutunmuştu; gözlerinde karanlık ama bir o kadar da ateşli bir kararlılık vardı. Hale (iç ses): “Duru’nun annesinin sesi kulağımda. Ona bu acıyı yaşatanları bulmadan nefes alamam. O çocuğun yarım kalmış hayatını toprağa gömenleri, kendi karanlıklarına gömeceğim. Yeminim olsun… bu şehirde saklanacak yer bırakmayacağım onlara. Benim adım Atmaca, ben düşmanımı gökten de yerden de bulurum!” Gaza bastı. Karanlık yollar hızla geride kalırken Hale’nin yüzündeki sertlik, içindeki öfkenin bir yansımasıydı. Emniyetin kapısından girer girmez hızlı adımlarla yukarı çıktı. Kapıdan içeri daldığında, Eren ve Nisa hararetli bir şekilde dosyalara bakıyordu. Eren (hemen ayağa kalkarak): “Amirim, kimlikler netleşti. İki şahıs var; biri daha önce çocuk istismarı ve gasp suçlarından sabıkalı. Diğeri, mahalledeki hurdacıyla bağlantılı.” Nisa: “Adresleri elimizde. Ama birlikte değiller, farklı noktalardalar.” Hale dosyayı kaptı, gözleri sayfalarda dolaşırken sesi buz gibi ama titreyecek kadar öfkeliydi: Hale: “Tek tek alacağız onları. Kaçacak delik bırakmayın. Aynı anda gireceğiz, eş zamanlı. Onlar çocuklara kıydıysa, biz de onların huzuruna kıyacağız!” Eren emir beklercesine başını salladı. Hale (kesin ve tok bir sesle): “Operasyon başlasın! Tüm ekipler hazır olsun. Zaman kaybı yok!” Kısa bir sessizlikten sonra telsizler birbiri ardına ötmeye başladı. Ayak sesleri, hazırlık telaşı… Binanın içi, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Atmaca, harekete geçen timin başında, çelik gibi bakışlarını hedefe çevirmişti. Hale (iç ses): “Onu susturanları susturacağım. Ve bu defa, adalet sadece dosyalara yazılmayacak. Duru’nun ruhuna söz veriyorum…” Hale, karanlık sokağa giren ekibin önündeydi. Yanında iki destek timi, silahları hazır, gözleri tetikteydi. Evin önünde ağır bir sessizlik hakimdi; perdeler kapalı, içeriden belli belirsiz bir televizyon sesi geliyordu. Hale (telsize fısıltıyla): “Burun buruna gelmeyin. Ön ve arka ekip yerini alsın. Giriyoruz.” İşaretini verdi. Kapı koçbaşıyla kırıldığında ev bir anda savaş alanına döndü. Adam panikle odadan fırladı, ama Hale çoktan silahını doğrultmuştu. Hale: “POLİS! YERE YAT!” Adam birkaç saniye direnir gibi oldu ama timin sert müdahalesiyle yere kapaklandı. Hale dizini adamın sırtına bastırarak kelepçeyi taktı, gözleri kinle parlıyordu. Hale (dişlerinin arasından): “Bitti oyunların… Şimdi sıra hesapta.” --- Aynı anda, Nisa hurdacının olduğu gecekonduya doğru ilerliyordu. Yanındaki tim sessizce pozisyon aldı. Bahçede paslı metal yığınları arasında köpek havlamaları duyuluyordu. Nisa (soğukkanlı ama kararlı): “Arka kapıyı kesin, ben önden giriyorum.” Kapı hızla açıldığında hurdacı adam masanın başından fırladı, kaçacak yer aradı. Nisa silahını kaldırıp bağırdı: Nisa: “POLİS! HAREKET YOK!” Adam camdan atlamaya kalkışınca arka tim tam zamanında müdahale etti. Yere yatırılan adamı Nisa kendisi kelepçeledi. Nisa (sert bir tonla): “Duru’nun hesabı sende kalmayacak. Yürü!" Aynı koridorun iki ucunda, iki sorgu odası. İçerde metal masalar, iki sandalye, sigara kokusuna sinmiş rutubet. --- Hale & Mahir – Komiser Doğan eşliğinde Hale masaya dosyaları sertçe bıraktı. Yanında iri yapılı, deneyimli Komiser Doğan vardı. Mahir zincirli ellerini ovuşturuyor, korkuyla etrafa bakıyordu. Hale (soğuk bir tonla): “Duru’yu nerede gördün? Konuş!” Mahir başını iki yana salladı. Mahir: “Vallahi bilmiyorum! Benim alakam yok! Yemin ederim!” Komiser Doğan masadan kalktı, Mahir’in yakasına yapıştı, onu sertçe sandalyeye geri itti. Doğan (gürleyen sesiyle): “Doğru konuş ulan! Hepiniz aynı pisliksiniz!” Hale gözlerini kısıp Mahir’in yüzüne eğildi. Hale: “Bak Mahir, beni aptal yerine koyma. Sen konuşmazsan, biz de seni konuşturmayı biliriz.” Masaya yumruğunu vurdu. Mahir korkudan titredi ama yine de gözlerinde çaresizlik vardı. Mahir: “Benim günahım yok! Ben tövbe ettim,! Ben sadece hurdacının yanında çalışıyordum… Bilmiyordum ne yaptığını…!” Hale’nin bakışları sertti ama içinde bir şüphe kıvılcımı belirmişti. Mahir’in gözleri gerçekten yalvarıyordu. Hale hafifçe Doğan’a döndü. Hale (kısık sesle): “Bu çocuk suçluya benzemiyor… yanlış kişiyi getirmiş olabiliriz.” --- Nisa & Cemşit – Komiser Alp eşliğinde Diğer odada atmosfer daha ağırdı. Cemşit, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle sandalyeye yaslanmıştı. Nisa masaya yaklaşınca, yanında genç ama öfkeli Komiser Alp vardı. Nisa (sertçe): “Cemşit. Lafı uzatma. Duru’nun başına gelenlerin hesabını vereceksin.” Cemşit (pişkince): “Benim kimseye hesabım yok. Küçük kızı sokakta görmüşüm, bu mu suç?” Komiser Alp ani bir hareketle Cemşit’in yakasına yapıştı, kafasını masaya bastırdı. Alp (öfkeyle): “Senin gibiler yüzünden sokaklar mezar doldu! Konuş ulan!” Nisa, Alp’i durdurmadı. Hatta gözlerini Cemşit’in yüzüne dikerek masaya bir dosya fırlattı. İçinden Duru’nun fotoğrafları saçıldı. Nisa (buz gibi bir sesle): “Bak! Bu kız senin yüzünden öldü! Daha ne inkar ediyorsun?” Cemşit nefes nefese kaldı, alnından kan sızıyordu ama hala inatçıydı. Nisa, sesini yükseltmeden konuştu: “Cemşit, işkenceyi uzatma. Kamera kayıtlarında oradan geçtiğin görünüyor. Kızın bulunmasından birkaç saat önce. İnkar edemezsin.” Cemşit’in gözleri sinirle büyüdü, çenesini sıkıp tek bir kelime etmedi. Sadece masaya doğru itilirken boğuk bir nefes çıkardı. Tam o sırada kapı açıldı. Hale içeri girdi, arkasında Komiser Doğan vardı. Mahir’in suçsuz olduğuna ikna olmuşlardı; şüphe gölgeleri üzerlerinden kalkmıştı. Hale’nin bakışları, sorgu odasındaki gerilimi tek bakışta okudu. Alp, Cemşit’in kafasını daha da bastırdı. “Konuş ulan! Konuş yoksa nefes alamayacaksın!” diye hırladı. Doğan, bir anda öne atıldı. Alp’in elini Cemşit’in kafasından çekip sertçe kenara itti. Cemşit başını kaldırmaya çalışırken, Doğan’ın yumruğu şakak kemiğine indi. Masanın üzerinde yankılanan ses, odayı bir anlığına sessizliğe gömdü. Cemşit sendeledi, dudak kenarından kan süzüldü. “Yeter!” diye bağırdı Nisa, masaya yumruğunu vurarak. “Bizi oyalama Cemşit! Kızın hayatını sen mahvettin. On iki yaşında bir çocuk... Söyle artık!” Cemşit, nefes nefese kaldı. Çenesini sıktı, gözleri kaçacak bir yön arıyordu. Masanın üstünde kan damlaları birikmeye başlarken dudakları titredi. Sessizliği bozacak ilk cümlesi, her şeyi değiştirecekti. Cemşit’in dudak kenarındaki kanı koluyla silmeye çalışırken gözleri titreyerek Hale’ye kaydı. Sanki artık saklayacak bir şey kalmamıştı. Nisa’nın sabırlı, baskıyı arttıran sesi kulaklarında uğuldamaya devam ediyordu. “Cemşit… Son kez soruyorum. Neden? O kıza ne yaptın?” Cemşit gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Odaya bir anlık sessizlik çöktü. Sonra kelimeler boğuk bir itiraf gibi dökülmeye başladı: “Ben… Ben o kıza kötülük etmek istemedim. Benim davam onunla değildi.” Başını kaldırdı, göz bebekleri büyümüş, ağzından çıkan sözler boğuk ama netti. “Ben… annesine aşıktım. Yıllar önce… o kadınla evlenecektim. Ama o beni değil, başka birini seçti. Onunla yuva kurdu, bense hurdalıkta çürüdüm. O kadının yüzünü… gülüşünü… bir başkasına bırakması, bana ihanet gibiydi.” Alp öfkeyle öne eğildi, masaya yumruğunu vurdu. “Pislik! Bunun bedelini kızından mı çıkardın?” Cemşit’in sesi daha da yükseldi, titriyordu: “Ben intikam aldım! Onu en değerli yerinden vurmak istedim. O kızı gördüğümde… gözlerinde annesini gördüm. Aynı gülüş, aynı bakış… O gülüş bana cehennem gibi geldi. Onu elimden alan kadına, acıyı en derininden yaşatmak istedim. Çocuğunu ondan koparmak… işte intikam buydu!” Hale’nin kalbi sıkıştı, yüzü kasıldı. Nisa’nın kalemi not defterine düşerken elinde titredi. Odayı nefretin kokusu sardı. Cemşit, artık iyice çözülmüştü; saklayacak bir şey bırakmamıştı: “Onu binaya ben çağırdım. Oyuncak bahane ettim. Konuşturup korkuttum, sonra… sonra kalbi dayanamamış olmalı. Ben bir bıçak vurmadım, ama onun kalbini susturan bendim. Onu oraya ben bıraktım. Çünkü annesi benim hayatımı söndürmüştü, ben de onun hayatını söndürdüm.” Cemşit’in sözleri biter bitmez, Alp’in boğazındaki öfke patladı. Sandalyeyi tek hamlede geri itti, Cemşit’in yakasına yapışıp kafasını masaya çarptı. “Senin gibi şerefsizler yüzünden çocuklar toprağa giriyor!” diye haykırdı. Doğan da dayanamayıp yumruğunu Cemşit’in karnına geçirdi. Cemşit iki büklüm oldu, nefesi kesildi. Yana doğru devrilirken Alp tekrar dizini sırtına bastırdı. Odanın içinde bağırışlar, sandalye gıcırtıları ve masaya çarpan yumrukların tok sesi yankılandı. Nisa, bir anlık çaresizlikle “Yeter!” diye seslendi ama Alp’in gözleri kıpkırmızıydı, Doğan’ın çenesi kilitlenmişti. Hale ise köşede nefesini kontrol etmeye çalışıyor, bu canice itirafın ağırlığıyla savaş veriyordu. Cemşit’in çığlığı odanın dört duvarına çarpıp yankılanırken, aslında herkes daha fazlasını istiyordu. Sorgudan çıktıktan sonra suçlu nöbetçi mahkemeye sevk edilirken Atmaca evrak ve rapor işlerini Eren'e teslim edip kaçar gibi emniyet binasından çıkmak istedi. Emniyet binasının dışında gece sessizdi. Şehrin uğultusu bile burada yorgun bir nefes gibiydi. Hale, binanın arka tarafında kalan küçük beton merdivenlere oturmuş, bir sigara yakmıştı. Gökyüzünde ay puslu, rüzgâr hafifti. Her nefeste tüten duman, karanlığa karışıyor; içindeki öfkeyle birlikte göğe yükseliyordu. Binanın kapısı gıcırdayarak açıldı. Nisa, elinde ince ceketini omzuna almış, yavaş adımlarla yanına geldi. Önce sessizce durdu, Hale’nin yüzüne baktı; sonra onun yanına oturup dizlerini karnına çekti. — “Hâlâ buradasın,” dedi yumuşak bir sesle. Hale gözlerini sigarasından çıkan dumana dikti. “Gitmedim. Gidecek bir yerim yokmuş gibi geliyor bazen.” Nisa başını salladı, bir süre sessizlik oldu. Gece serinliği, ikisinin arasında dolaşıyordu. Sonra Nisa’nın sesi kırık ama kararlı bir şekilde çıktı: — “Çok ağırdı bu dosya… Çocuktu Hale. Onun yüzünü düşündükçe içim parçalandı. Sanki adalet bile eksik kalıyor.” Hale sigarasından bir nefes daha çekti, gözlerini yavaşça gökyüzüne kaldırdı. “Eksik kalıyor, Nisa. Her zaman. Biz sadece yarayı dikiyoruz, ama izi hep kalıyor.” Nisa, Hale’nin yüzüne döndü, gözlerindeki yorgunluğu ve sessiz öfkeyi gördü. Sonra fısıldar gibi sordu: — “Artık bitti mi peki? Suçluyu buldun. Bu gece eve gidip uyuyabilecek misin? Gözlerini kapatınca biraz olsun huzur bulacak mısın?” Hale sigarasını merdivenin kenarında ezdi, sessizce sustu. Cevabı sigaradan çıkan son duman gibiydi; uçup gidiyordu. Ardından kısık bir sesle, kendine bile zor ikna olmuş gibi konuştu: — “Bir suçlu yakalanınca iş bitmiyor, Nisa. Gerçekten bitseydi… şu an bu sigaraya sığınmazdım.” Nisa’nın gözleri doldu, başını önüne eğdi. Hale, omzunu hafifçe Nisa’nın omzuna yasladı. İkisi de bir süre konuşmadı. Şehrin uzak sesleri arasında sadece ikisinin nefesi ve içlerindeki yük kaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD