10 YIL ÖNCE
Her şey sustu. Dünya, renklerini kaybetti. Ne sokaklarda duyduğum kahkahalar bana dokunuyor artık, ne de sabah güneşi içimi ısıtabiliyor. İçimde sadece koca bir boşluk var… Adını fısıldadığımda bile yankılanmıyor artık.
Serra… Senin gülüşünle uyanırdım her sabaha. Ellerinin sıcaklığına tutunur, gözlerinin derinliğinde kendimi kaybederdim. Sen yanımdayken hayat, en karanlık köşesinde bile ışık bulurdu. Ama şimdi… ışığın söndü.
Sana kıyan ellerin, senin masumiyetini çalan o karanlık… Beni de öldürdü aslında. Senin acını düşündükçe nefes almak zulüm oluyor. Gözlerimi kapatınca senin korkularını görüyorum, kulaklarımda çığlığın yankılanıyor. Keşke o an orada olsaydım. Keşke seni koruyabilseydim. Keşke bedelini ben ödeseydim.
Her adımda senin izini arıyorum. Yürüdüğüm yollar sensiz yabancı, dokunduğum her şey sensiz soğuk. İnsanlar konuşuyor, hayat devam ediyor diyorlar. Ama bilmiyorlar Serra… Sensiz hayat, hayat değil ki. Ben yalnızca nefes alıyorum, yaşamıyorum.
Mezarının başında otururken, toprağına her dokunduğumda, aslında kalbime dokunuyorum. O gün seninle gömüldü kalbim.
Sana yeminim var Serra: Seni unutturmayacağım. Senin gülüşünü, sesini, hayallerini yaşatacağım. Çünkü sen benim için sadece bir sevgili değildin; sen benim yarınımdın. Ve şimdi yarınım yok.
GÜNÜMÜZ....
Emniyetin kapısına yaklaşırken gözüm arabaya takıldı. Onun arabası… Kaan’ın.
Gülümsediğimi fark ediyorum. Bu mesleğin ortasında, karanlık dosyaların içinde, bana yeniden gülmeyi hatırlatan tek şey o oldu. Daha çok yeniyiz; daha elini tutarken bile ellerim titriyor, daha gözlerime baktığında içimdeki duvarlar yıkılıyor. Ama biliyorum, bu his başka.
İlk aşk bu.
Ve en çok da geç geldiği için değerli. Yıllar boyu hep “benim için böyle bir şey yok” dedim, “böyle hissetmem” dedim. Oysa şimdi, Kaan’ı gördüğümde midemde kelebekler uçuşuyor, kalbim delice çarpıyor. Atmaca’yı bilenler sert, soğuk, mesafeli bir kadın görür. Ama onun yanında bütün sertliğim eriyor.
Kendi kendime soruyorum: “Hale, sen mi böyle oldun, yoksa hep böyleydin de hiç kimse çıkarmadı mı ortaya?”
Cevabı basit. Kaan.
Bir cinayetin, sorguların, raporların arasında bile yüzünü düşünmek bana huzur veriyor. Ve bu arabayı görmek… Biliyorum, birazdan içeri gireceğim. Ama içimdeki küçük kız çoktan arabaya koştu bile.
Derin bir nefes alıp içeri girmek üzereydim ki o arabadan indi. Kaan…
Adımlarını ağır ağır bana doğru atarken, yüzünde yine o içimi eriten gülümseme vardı. Sanki bütün günümün karanlığını silmek için gelmişti.
“Bitti mi işin?” diye sordu, gözlerimin içine bakarak. Sesinde hem merak hem de özlem vardı.
Bir an cevap vermekte zorlandım. Bu sorunun içindeki basitlik bile bana tarifsiz bir huzur veriyordu. Onca rapor, sorgu, suç, kan, gözyaşından sonra… biri sadece benim işimin bitip bitmediğini merak ediyordu.
“Şimdilik bitti,” dedim. Sesim yumuşaktı, belki de uzun zamandır ilk defa bu kadar yumuşak çıkıyordu.
Kaan başını yana eğdi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir sır ifadesi belirdi. “O zaman hadi, gel benimle. Seni götürmek istediğim bir yer var.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Nereye?”
“Orası sürpriz,” dedi ve elini cebine atıp anahtarını salladı. “Ama söz veriyorum, buradan çok uzak, bu dosyalardan, bu karanlıktan çok başka bir yerde olacak.”
O an, kalbim bütün yorgunluğuma rağmen hızla çarpmaya başladı. Belki de ilk defa, işimden tamamen kopup sadece kadın olduğumu, ilk kez âşık olduğumu hissettim.
Arabaya doğru yürürken dudaklarımda istemsiz bir gülümseme vardı. Onun sürprizine doğru adım atıyordum.
Arabaya bindim, emniyetin o ağır havası bir anda arkamda kalmış gibiydi. Kemerimi taktım, Kaan motoru çalıştırırken gözüm ön cama kaydı.
“Yorgun görünüyorsun,” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan.
“Normal,” dedim omuz silkerek. “Bir günde hem ifade, hem rapor, hem de sorgu… İnsan nefes alamıyor.”
“İşte o yüzden buradayım ya.” Direksiyonu çevirip trafiğe karıştı. “Biraz da sen nefes al diye.”
Başımı yana çevirdim, dudaklarımda küçük bir tebessüm vardı. “Bakalım, umarım değecektir sürprizine.”
“Merak etme, değecek.”
Camdan dışarı bakarken yolları takip ediyordum. Köprü ışıkları geride kalmış, dar sokaklara doğru ilerliyorduk. Sessizlikte sadece motorun uğultusu vardı.
“Bu kadar gizem niye?” dedim. “Söyle bari, azıcık ipucu ver.”
Kaan başını sağa sola salladı, gözlerini yoldan ayırmadan gülümsedi. “İpucu verirsem tadı kaçar. Sen sadece arkana yaslan, ben sana yolu gösteririm.”
Gözlerim tabelalara kaydı. Bir süre sonra fark ettim ki Eyüp Sultan’a doğru gidiyoruz. İçimde hafif bir şaşkınlık belirdi.
“Eyüp Sultan tarafına mı gidiyoruz yoksa?”
“Belki…” dedi, sesi alaycıydı.
Kısa bir süre sonra meydana vardık. Arabayı meydandaki otoparka çekti. Motoru kapatırken bana döndü.
“Tamam,” dedi, dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümseyerek. “Buradan sonrası yürüyüş.”
Ben de istemsizce başımı salladım. “Söyle bakalım Kaan… neyin peşindesin sen?”
---
Arabadan indik. Meydanın kalabalığına karışırken, birden Kaan elimi tuttu. Parmaklarının sıcaklığı avucuma yayıldı.
İçimden istemsiz bir ürperti geçti. Kalbim bir an hızlandı. Beni sahiplenişi… Hiç alışık olmadığım kadar güvenli hissettiriyor.
“Gel bakalım Atmaca,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Biraz çarşı havası aldırayım sana.”
Elimi bırakmıyordu, ben de bırakmak istemiyordum. Yine de dudaklarımı büzüp belli etmemeye çalıştım. “Çarşıda ne işimiz var Kaan?”
“Sen sor, ben cevap vermeyeyim,” dedi. “Kuralları bu.”
Gülümsedim. Çarşının girişine doğru yürürken etrafımdaki dükkânlara gözüm takıldı. Sıralı bakırcılar, tesbihçiler, eski kitap kokusu yayan sahaf dükkânları… Çocukluğumdan beri bildiğim bu sokak, nedense Kaan yanımdayken daha farklı görünüyordu.
Ne oluyor bana? Bir adamın elini tutmak bu kadar mı başka hissettirir?
Kaan birden sağa kıvrıldı, küçük bir dükkâna girdi. Şaşkınlıkla peşinden adım attım. İçeride loş ışık vardı, raflarda eski hat yazıları ve birkaç antika eşya diziliydi. Ama Kaan fazla oyalanmadan, dükkânın arka tarafındaki dar kapıya yöneldi.
“Ee?” dedim fısıltıyla. “Kaçakçılıkla işin mi var senin, gizli kapılar falan?”
Kaan kahkaha attı. “Bekle gör.”
Kapıyı araladığında karşımıza çıkan manzara nefesimi kesti. Kapının ardında eski bir köşkün avlusu vardı. Çınar ağaçlarının gövdelerine sarılmış LED ışıklar, dallar arasında parlayan minik yıldızlar gibi parıldıyordu. Yol boyunca mumlar dizilmişti, sarı turuncu alevleri hafifçe titriyordu.
Avlunun ortasında kocaman beyaz yastıklar yere serilmişti. Önlerinde küçük bir masa… Masanın üzerinde renk renk atıştırmalıklar, kristal kadehler ve iki şişe içki duruyordu. Duvara yansıtılmış beyaz bir perde ve hazır bekleyen projektör, geceyi sinemaya çevirmişti.
Bir an öylece kalakaldım. Boğazımda düğüm hissettim. Bunu… Benim için mi yaptı?
“Şimdi söyle bana,” dedi Kaan, yüzüme bakarak. “Fena mıymış sürpriz?”
Gözlerim parlıyordu ama duygularımı saklamak için kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Hmm… Fena sayılmaz.”
“Fena sayılmaz mı?” diye güldü. “Baksana, mumlar, ışıklar, sinema… Daha ne olsun?”
Kendimi tutamayıp güldüm. “Peki hangi filmi seçtin? Tahmin edeyim… Aksiyon, kovalamaca, mafya hesaplaşması falan?”
Kaan göz kırptı, projektörü çalıştırdı. Perdeye ilk sahneler yansıdı: “Ah Nerede Vah Nerede”.
Şaşkınlıkla ona döndüm. “Yeşilçam mı?”
“Evet,” dedi kendinden emin bir gülümsemeyle. “Çünkü senin için nostalji, benim için keyif. Ayrıca... Yeşilçam’da aşk daha temiz, daha saf anlatılır. Senin yüzüne yakışan da bu.”
Bir an göz göze geldik. İçimden bir şeylerin eridiğini hissettim. Neden hep doğru anda doğru cümleleri söylüyor bu adam?
Yastıklara oturduk. Elimdeki kadehi çevirirken gözüm perdedeki sahnelerdeydi ama zihnim Kaan’ın bana yakınlığındaydı. Omuzlarımız hafifçe birbirine değiyordu. Kalbim hızla çarpıyordu.
“Biliyor musun Hale,” dedi, sesi yumuşak çıkıyordu. “Sana hep güçlüsün diyorlar ya… Senin de dinlenmeye, sahiplenilmeye ihtiyacın var aslında. Ben sadece bunu hatırlatmak istedim.”
Boğazım düğümlendi. Evet, güçlüydüm… Ama şu an yanımda olmasına, elimden tutmasına öyle çok ihtiyaç duydum ki…
“Belki,” dedim kısık bir sesle. “Belki de haklısın.”
Kaan hafifçe eğildi, dudakları Hale’nin kulağına yaklaşırken sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
— Sonrası… kalbimin seni ne kadar istediğini anlaman.
Hale’nin nefesi hızlandı. Kaçmak istemiyordu. İlk kez, birinin cesurca üzerine gelmesi hoşuna gidiyordu. İçindeki polisiye sertliği yerini kadınca bir çekime bırakmıştı.
Hale (iç ses):
Böyle hissetmemeliydim… daha dün cinayet dosyalarıyla boğuşuyordum. Ama şimdi buradayım, bir adamın kollarına sığınmayı düşünüyorum. Bir anlığına tüm gerçekleri unutabilirim, değil mi?
Kaan gözlerini Hale’nin gözlerinden ayırmadan yaklaştı, dudakları neredeyse değecek kadar yakın.
— İzin ver, seni unutulmaz bir sahneye yazayım. Sen benim filmimin tek başrolüsün.
Hale’nin dudaklarından hafif bir gülümseme döküldü. Geri çekilmek yerine, başını Kaan’a doğru eğdi. Dudakları buluştuğunda, avluda yanıp sönen mumların ışığı bile onlara ayak uyduruyor gibiydi.
Hale (iç monolog):
Bu öpücük… bunca zamandır beklediğim sığınak. İşte buradayım, hem kadın, hem Atmaca. Ama bu sefer, sadece kadın tarafım kazandı.
Öpüşme yavaş yavaş derinleşti. Kaan, Hale’nin çenesini nazikçe kavrayarak onu kendine daha da yaklaştırdı. Ellerinin cesareti, dudaklarının kararlılığı, sahiplenişin ifadesiydi.
Kaan:
— Hale… bana teslim ol. Hayatına ben dokunayım artık.
Hale:
(fısıldayarak, gözleri ışıl ışıl)
— Çoktan oldum bile, Kaan…
Bir süre sessizce filmi izlediler. Sonra Kaan hafifçe ona sokuldu, Hale’nin saçlarını okşadı. İncecik parmak uçları saç tellerinde gezinirken Hale’nin içinden bir ürperti geçti. Kalbinin hızla çarptığını hissetti.
Hale (iç monolog): “Bir erkeğin kollarında bu kadar huzur bulacağım aklıma gelmezdi. Oysa yıllardır kendimi duvarların arkasına gizlemiştim. Şimdi duvarlarım bir bir yıkılıyor.”
Kaan, Hale’nin elini avuçlarının arasına aldı, başparmağıyla nazikçe sıktı. Hale gözlerini onun gözlerine kilitlediğinde aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Küçük bir öpücük dudaklarının kenarına konduruldu, sonra bir diğerine… Ve ardından tatlı, sıcak dokunuşlarla yetinen bir yakınlık.
Kaan’ın kollarında sırtını yaslamış halde filmi izliyordu artık. Arada göz göze geldiklerinde Hale’nin kalbi tekliyordu. O bakışlarda hem sahipleniş hem de masumiyet vardı. Kaan’ın varlığı, en karanlık günlerinde bile ona bir ışık gibi geliyordu.
Hale (iç monolog): “Belki de bu an tam da bana lazımdı. Bir davanın değil, kalbimin şahidi olabileceğim bir an…”
Filmde kahkahalar yükselirken, Hale’nin dudaklarında istemsiz bir tebessüm vardı. Ama asıl mutluluk, yanındaki adamın parmaklarının arasına sıkışıp kalmıştı.