KABUSLAR...

1772 Words
Hale, evin kapısını açtığında ilk anda burnuna tanıdık kahve kokusu geldi. Ama hemen ardından içeriden yükselen neşeli bir ses, onu olduğundan da fazla şaşırttı: Nisa’nın sesi, evin salonundan yankılanıyordu: "Ah nerede, vah nerede... Nerede unuttum kalbimi acaba... Ah nerede, vah nerede..." Hale bir an durakladı. Elini kapının kolunda sıkıca tuttu, kalbi hızlanmıştı. Dudaklarına farkında olmadan küçük bir gülümseme yayıldı. İçeri adım attığında Nisa elinde bir kahve kupasıyla kanepeye oturmuş, şarkıyı mırıldanıyordu. Hale (şaşkın ve hafif gülerek): “Sen… sen ciddi olamazsın. Nisa! Bu da mı planın bir parçasıydı?” Nisa başını kaldırdı, gözlerinde muzır bir parıltıyla. Nisa: “Sen sanıyor musun ki Kaan bütün bunları tek başına ayarladı? O köşk, o sinevizyon, o ışıklar… Ben olmasam işin yarısı eksik kalırdı. Arkadaşım mutlu olacaksa taş taşırım ben, şarkı söylemek mi zor gelecek?” Hale elini göğsüne götürdü, sanki kalbini sakinleştirmeye çalışıyordu. Hale (iç monolog): “İnanamıyorum… Beni böylesine düşünen iki insan. Nisa, yıllardır yanımda dimdik duran dostum… Ve Kaan, içimde yıllardır susmuş olan o gençlik heyecanını yeniden uyandıran adam.” Gözleri hafifçe nemlendi. Hale: “Beni hem sevindirdin hem de şaşırttın. İkiniz bir araya gelince bana neler yaşatacağınızı kestiremiyorum.” Nisa ayağa kalktı, yanına geldi, Hale’nin ellerini tuttu. Nisa (gülümseyerek): “Hayat hep ağır dosyalar, karanlık koridorlar değil Hale. Bazen bir şarkının sözlerinde saklı kalbin olabilir. Biz de seni o kalbinle yeniden tanıştırmaya çalışıyoruz, hepsi bu.” Hale’nin içi tarifsiz bir sıcaklıkla doldu. Hale (iç monolog): “Bu gece yalnız değildim. Karanlık, soğuk dünyama biraz ışık getirmek için uğraşan dostum ve yanımda yürüyen adam… İyi ki varsınız.” --- Hale (fısıldar gibi): “Biliyor musun… sen olmasaydın ben bu kadar dayanabilir miydim, hiç bilmiyorum. Hep sert duruyorum, güçlü görünmeye çalışıyorum ama bazen içimde öyle bir yorgunluk oluyor ki… nefes alamıyorum.” Nisa, onun yüzüne dikkatle baktı. Sanki yıllardır bildiği dostunun kırıklarını yeniden görüyormuş gibi. Parmaklarını Hale’nin parmaklarının üzerine koydu, yavaşça sıktı. Nisa: “Hale… senin en büyük yanılgın bu. Her şeyi tek başına taşımak zorunda olduğunu sanıyorsun. Halbuki biz seninle yıllar önce birbirimize söz verdik. Ne olursa olsun yan yana olacağız, dedik. Ben o sözü hiç unutmadım. Sen de unutma.” Hale’nin boğazı düğümlendi. Hale (iç monolog): “Bu kadın… annemin bile içimin en derinini göremediği anlarda yanımda oldu. Şimdi yine bana nefes aldırıyor. Atmaca’nın gölgesinde boğulurken, Hale olarak var olduğumu hatırlatıyor.” Bir kahkaha ile gözyaşı arasında sıkışmış halde başını iki yana salladı. Hale: “Senin gibisi yok, Nisa. Gerçekten yok. Kaan bana kalbimi yeniden hatırlattıysa, sen de bana kim olduğumu hatırlatıyorsun. İkiniz olmasanız ben… belki de çoktan kaybolmuştum.” Nisa, duygulanmış bir gülümseme ile Hale’nin yanağına dokundu. Nisa: “Kaybolmadın Hale. Sen hâlâ buradasın. Ve ben seni her gün yeniden bulmaya hazır bir dostum.” Bir an sessizlik oldu. Sadece evin içinde yankılanan şehir uğultusu, mutfakta duran saatin tik takları. Hale gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Hale (iç monolog): “Dostluk… Bazen sevgiden bile güçlü. Nisa’nın yanımda olduğunu bilmek, bana dünyadaki tüm korkulara karşı bir kalkan gibi geliyor.” Sonra gülerek, gözyaşlarını elinin tersiyle sildi. Hale: “Tamam, yeter bu kadar drama. Bu gece zaten fazlasıyla kalbim yoruldu. Senin bu şarkı sürprizini unutmam ama, ona emin ol.” Nisa (gülerek): “Ben de zaten o yüzden söyledim. Kalbinin hâlâ şarkılarda, ışıklarda, kahkahalarda yer bulabildiğini hatırlatmak için.” İkisi birlikte kanepeye oturdular. Hale, başını Nisa’nın omzuna yasladı. Uzun süredir yapmadığı bir şeydi bu; kendini bırakmak. Hale (fısıltıyla): “İyi ki varsın Nisa…” Nisa: “Ben hep buradayım Hale. Senin için.” Nisa'nın yanından uykunun bana verdiği esneme ve mahmurlukla kalkıp odama doğru adımladım... Hale odasına geçtiğinde günün yorgunluğu bedenine ağır bir yük gibi çökmüştü. Elbisesini çıkarıp ince bir pijama giydi, saçlarını gevşekçe omzuna bıraktı. Komodinin üzerinde duran küçük kutuya bakmadan ışığı söndürdü. Hale: “Bir gün daha geçti… Belki biraz olsun huzurlu olmalıydım. Ama içimde bir yer hâlâ kıpır kıpır, hâlâ diken üstünde. Neyse… uyumalıyım.” İlacını almadan yatağa uzandı. Göz kapakları ağırlaştı, düşünceleri bulanıklaştı. Uyku, yavaşça üzerine çökerken karanlık bir sis zihnini sardı. Hale, kendini soğuk ve ıssız bir mezarlıkta buldu. Gökyüzünde ay yoktu, sadece puslu, uğursuz bir karanlık. Rüzgârın uğultusu kulaklarında yankılanıyordu. Ayağının altında kırılmış taşlar, toprağın nemli kokusu vardı. Birden gözleri, karşısında yükselen eski bir mezara takıldı. Taşına silik harflerle kazınmış tek bir isim yazıyordu: Serra. Nefesi kesildi. Adım adım yaklaştı. Mezarı çevreleyen toprağın hareket ettiğini fark etti. Önce küçük titreşimler, ardından sanki derinden gelen bir homurtu gibi. “Hayır… bu olamaz… bu mezar sessiz olmalı… Serra…” Bir anda toprağın içinden bembeyaz bir el fırladı. Sonra diğer el. Ardından beden. Serra’nın cansız, solgun yüzü karanlıktan yükseldi. Dudaklarında hiç sesi çıkmayan, ama Hale’nin kulaklarında çınlayan bir cümle belirdi: “Beni koruyamadın… Hale…” Serra’nın gözleri bomboştu. O boşlukta bir suçlama, bir hayal kırıklığı vardı. Hale geri adım atmak istedi ama ayakları toprağa saplanmıştı, hareket edemiyordu. Serra aniden doğruldu, bedeni yarı çürümüş, yarı canlı gibi titreyerek Hale’ye doğru yürümeye başladı. Dudaklarından çığlık benzeri bir nefes çıktı.“Hayır! Serra! Ben… ben elimden geleni yaptım!” Ama Serra susmuyordu. Çürümüş bedeninin ağırlığıyla Hale’ye yaklaştı, bir an sonra boğazına sarıldı. Hale nefes alamaz hale geldi. --- Hale çırpınarak uyandı. Yatağında ter içinde doğruldu. Kalbi göğsünden çıkacak gibi atıyordu. Nefesi düzensiz, alnı sırılsıklamdı. Elini boğazına götürdü, hâlâ Serra’nın parmaklarının izini hissediyormuş gibi. Gözleri yavaşça komodine kaydı. Küçük ilaç kutusu hâlâ oradaydı. Hale: “İlacımı unuttum… yine… Serra… seni bile rüyalarıma taşıyorum. İçimden gitmiyorsun.” Bir yudum su içmek için kalktı. Ellerinin titremesi, gözlerindeki yaşları saklayamadı. 10 senedir kabusları hiç bitmiyordu özellikle böyle olayların sonunda ne kadar rahatlasa da ilacını almadığı her zaman uykusu kabuslarla bölünüyordu... ilaçlar bir nevi vicdanının açma kapama düğmesi gibiydi ve bu gün o düğmeyi kapatmayı unutmuştu... --- Alarmın tiz sesi sabahı yararak odaya yayıldığında Hale gözlerini zorla araladı. Başının içi zonkluyordu, sanki kafatasının içine çekiçle vuruluyormuş gibi. Gece gördüğü kâbusun izleri hâlâ zihninin köşelerinde yankılanıyordu. Yatakta doğruldu, başını iki eliyle sıkarak bir süre öyle kaldı. Mutfaktan kahve kokusu geliyordu. Nisa her zamanki gibi erken kalkmıştı. Hale sürüklenir gibi banyoya gitti, yüzüne soğuk su çarptı ama ağrısı ve içindeki ağırlık bir türlü geçmiyordu. Az sonra salonda buluştular. Nisa, masanın kenarında kahvesini yudumlarken Hale’nin sert, asık yüzünü süzdü. Nisa (kaşlarını kaldırarak): “Ne bu surat Atmaca? Sanki bütün İstanbul sırtına yüklenmiş gibi bakıyorsun.” Hale cevap vermedi, çantasını alıp içine baktı. Telsiz, mühimmat, küçük not defteri. Hepsini dikkatle kontrol ederken sinirle dudaklarını ısırıyordu. Nisa: “Baş ağrısı mı? Yoksa gece uyuyamadın mı yine?” Hale tabancasını çıkarıp şarjörünü kontrol etti. Sonra sert bir hareketle yerine yerleştirdi, beline taktı. Rozetini alıp montunun iç cebine sıkıştırdı. Ancak yüzündeki çizgiler, baş ağrısının ağırlığını saklayamıyordu. Hale (düşünceli, biraz da sert bir sesle): “Başım zonkluyor… ama geçer. Geçmek zorunda. İşimiz var.” Nisa, Hale’nin önüne geçip gözlerinin içine baktı. Nisa: “Gece yine mi kabus gördün? Benden saklamaya çalışma. Ben o suratın her halini bilirim. Senin ‘bir şeyim yok’ derken aslında bin parçaya bölündüğünü anlıyorum, Atmaca.” Hale başını eğdi, elini saçlarının arasından geçirdi. Gözleri bir anlık boşluğa daldı, sonra toparlandı. Hale (kendi kendine fısıldar gibi): “Serra…” Nisa bunu duydu, ama üzerine gitmedi. Sessizliği, Hale’nin ihtiyacı olan küçük bir boşluktu. Yalnızca yumuşak bir sesle devam etti: Nisa: “Bak, her gece kendi geçmişinle kavga ederek uyanırsan… bu dava seni daha da zorlayacak. Ama senin gücünü de biliyorum. O yüzden buradayım. Yalnız değilsin.” Hale tabancasının kılıfını kemerine taktı, montunu giydi. Sonra aynada kendine baktı. Çizgilerle dolu, sert bir yüz… ama gözlerinin içinde hâlâ kabusun yankısı vardı. Hale (iç monolog): “Güne böyle başlamak… kırık bir camın üstünde yürümek gibi. Her an kanayabilirim. Ama izin veremem. Ne baş ağrısına, ne geçmişe. Bugün işim var. Bugün adalet var.” Nisa, Hale’nin eline rozetini uzattı. Nisa (hafif bir tebessümle): “Al, unuttun. Senin kalkanın bu. Baş ağrısına da, kabuslarına da, dünyaya da karşı. Şimdi tak ve Atmaca ol. Hale’yi sonra konuşuruz.” Hale rozeti aldı, cebine koyarken gergin bir nefes verdi. Sonra çantasını kaptı. Hale: “Tamam. Çıkalım.” İkisi yan yana kapıya yönelirken, Nisa onun yüzüne son kez baktı. Hale’nin gözlerinde öfke, yorgunluk ve azim birbirine karışmıştı. Nisa (içinden): “Onu bu hâlde görmek… ağır geliyor. Ama Atmaca böyle ayakta kalıyor işte. İçindeki kırık Hale’yi susturup, sert Atmaca’yı öne çıkararak.” --- Aracın motorunu çalıştırırken baş ağrımın uğultusu camların içinde yankılanıyor gibiydi. Gözlerim istemsizce kapanıyordu. Direksiyona biraz daha sıkı sarıldım. Nisa yolun kenarındaki eczaneyi işaret etti. — "Dur bakayım şurada, ben sana bir ağrı kesici alayım. Böyle gitmez bu." Arabayı yavaşça kaldırıma çektim. Nisa çantasını kaptığı gibi indi. Ben dikiz aynasından yüzüme baktım. Dudaklarımı birbirine bastırıp nefesimi tuttum. İçimde hâlâ rüyadan kalan ürperti vardı. Serra’nın mezarı… neden hâlâ aklımdasın? Nisa birkaç dakika sonra geri döndü, elinde küçük bir poşetle. — "Tamamdır, en hafifinden aldım. İç, toplantıya öyle gidelim. Yoksa müdür senin bu hâlini görünce kıyameti koparır." Hızla bir şişe su uzattı. İlacı yuttum, gözlerimi kapatıp koltuğa yaslandım. — "Teşekkür ederim Nisa." Nisa kolunu bana doğru uzatıp dostane bir şekilde omzuma dokundu. — "Atmaca’nın düştüğü hâle bak… Neyse, toparlan. Bugün sert bir toplantı olacak, ikimizin de ayakta kalması lazım." Motoru tekrar çalıştırıp yola koyulduk. Baş ağrım yavaş yavaş dağılırken, içimde tuhaf bir dinginlik hissettim. Emniyet binasının gri duvarları sabahın ilk ışıklarıyla birlikte daha da kasvetli görünüyordu. Arabayı otoparka çekip indiğimizde, baş ağrım biraz hafiflemişti ama boğazımda hâlâ bir düğüm vardı. Rozetimi kemerime taktım, montumu düzelttim. Yanımda yürüyen Nisa, dosyaları kolunun altına sıkıştırmış, hızlı adımlarla binaya doğru ilerliyordu. — "Bak Hale," dedi alçak sesle, "bu toplantı öyle sıradan bir rapor sunumu değil. Müdür, dün geceki operasyonu özellikle masaya yatıracak. İki şüphelinin birden yakalanması fena ses getirmiş. Bize aferin de diyebilir, açığımızı da bulabilir." Başımı salladım, adımlarımı hızlandırdım. — "Benim için önemli olan sonuç, Nisa. Adamlar artık sokakta değil. Ama..." Sesim hafif titredi, istemsizce kaşlarımı çattım. "Yine de içimde kötü bir his var." Nisa bana yan gözle baktı, bakışlarında endişeden çok merak vardı. — "Rüyandan mı kaldı aklında? Yoksa başka bir şey mi var?" Derin bir nefes aldım. Serra’nın kabusunu ona anlatmak istemedim. İçimde tuttuğum bu karanlık görüntüleri kelimelere dökersem, daha çok canlanır diye korkuyordum. — "Sadece yorgunluk..." dedim kısaca. Merdivenlerden çıkarken Nisa hafifçe omzuma vurdu. — "Toplantıdan çıkınca sana iyi bir kahve ısmarlayacağım. Belki biraz kendine gelirsin. Hem kim bilir, belki Kaan yine ortalıkta dolanır da moralin yerine gelir." Adımlarım aniden yavaşladı. Kalbim göğsümde sertçe çarptı. Onun adını duyunca bile yüzümde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. — "Nisa, sen de fırsat buldukça iğnelemeyi eksik etmiyorsun." — "Eksik etmem, canım. Arkadaşlık biraz da budur," dedi göz kırparak. Kapının önüne geldiğimizde derin bir nefes aldım. Rozetimi cebimden çıkarıp kapıdaki görevliye gösterdim. İçeri adımımı attığım an, içerideki yoğun hava yüzüme çarptı. Birkaç saniye sonra toplantı odasına girecektik. Kalbim hem Serra’nın gölgesiyle ağırlaşıyor hem de Kaan’ın bıraktığı sıcaklıkla hızlanıyordu. Bir yanda karanlık, bir yanda ışık… Ben hangisine tutunacağım?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD