bc

Ölüm Yıllıkları

book_age12+
211
FOLLOW
1.2K
READ
others
dark
drama
tragedy
like
intro-logo
Blurb

Ağır ağır ölüyorum Seu'm; her geçen gün daha çekilmez oluyor. Sokağa çıkamıyorum, Nevaların ayıplayan bakışları yüreğimi yakıyor. Ağır ağır ölüyorum Seu'm; her geçen gün daha çekilmez oluyor. Sokağa çıkamıyorum, Nevaların ayıplayan bakışları yüreğimi yakıyor.

chap-preview
Free preview
Pazar Yeri
Güneş tüm canlılığıyla yer yüzünü sararken yazın bunaltıcı sıcağı dalga dalga yeryüzüne yağmıştı. Pazar yerindeki satıcılar ve müşteriler ter içindeydi. Satılığa çıkan yiyecek ve daha bir sürü yaşamsal ihtiyacı güneşten korumak için Pazar yerinin, geniş koridoru boyunca rengarenk tenteler kurulmuştu. Satıcılar sıcağa rağmen tüm çığırtkanlıklarıyla bağırıyor, ürünlerini müşterilere beğendirmeye çalışıyordu. Üstlerindeki eski kıyafetleri, ayaklarına geçirdikleri deri sandaletleri, yüzlerinde parlayan umut kadar var olan yılgınlıkları da okunan satıcıların akşama kazançlı çıkmaktan başka dertleri yok gibiydi. Kalabalığın içinde gezinen hanımefendiler ve beyefendiler üstten bakışlarıyla tezgahları inceliyor, beğenmedikleri tezgahlara burun kıvırarak, yelpazeleriyle şöyle bir yüzlerini serinletip yürüyüşlerine devam ediyorlardı. Yeşil şapkasının önünde gözlerine değin tül salınan, sarı saçları şapkanın kenarlarından sırtına ve omzuna dökülen, giyim kuşamından Seu olduğu anlaşılan kadın, tezgahların birine narin adımlarla yaklaştı. Tezgahta bekleyen on sekiz yaşlarındaki kehribar rengi gözlü kız, sabahtan beri gelen ilk müşterisine saygıyla selam verdi. “Buyrun Seulayn! Birbirinden güzel ipek şallarım, el örgüsü hırkalarım ve naif vücudunuzu yıkarken kullanabileceğiniz liflerim var. “ Kadın, kızın sözlerine herhangi bir karşılık vermeden, hoyratça eşyaları karıştırmaya başladı. İpek şalların içinden pembe renkli, üzerine kelebek motifleri işlenmiş birini eline alıp inceledi. Belli etmese de işçiliğine hayran kaldığı şalı tutuşundan belli oluyordu. Kızın yüzü umutla ışıldadı. Eğer bu şalı istediği gibi yirmi finoya satabilirse akşama büyükannesine güzel bir yemek yapabilirdi. Kadın incelemesini bitirmiş olacak ki şalı elinden bırakmadan, “Kaç fino istiyorsun buna? “ dedi. “Yirmi beş fino yeterli efendim. “ “Yirmi beş fazla bence, yirmi veririm. “ “Efendim, kendi ellerimle işledim, inanın çok emek verdim, en azından yirmi üç verseniz. “ “Hayır, yirmiden bir fino yukarı vermem! “ “Peki efendim. “ Kız içten içe istediği fiyata satmanın sevincini yaşarken kadın, beş fino kâr etmenin gururunu yaşıyordu. İpek şalı sanki alınmaktan vazgeçilecekmiş gibi hızlıca paket yapan kız, eline dokunmamaya özen gösterilerek bırakılan finoları önlüğün cebine attı. Kadın paketi alıp giderken arkasından bakan kız hafifçe gülümsedi. Her Seu bu kadın gibi nazik olmuyordu. Kaç kez satın aldıkları eşyanın parasını ödemeden çekip giden olmuştu da hem ürününü hem de parasını kaybetmişti. Pazarda görev yapan Seutorlar da bu konuda yardımcı olmaktan çok uzaktı. Bu tür müşterileri şikayet etmek, kendini hapiste bulmakla sonuçlanabilirdi ki kız asla bunu göze alamazdı. Özellikle de suçlulara verilen ceza böyleyken. Kadının arkasına dalıp giden bakışlarını birden bire çoğalan seslerle birlikte pazarın girişine çevirdi. Girişte bir dalgalanma vardı ve nal sesleri kulaklarına dek ulaşmıştı. Yanıbaşındaki tezgah komşusu yaşlı Dinger’e: “Neler oluyor nevamen? “ dedi endişesi sesine yansırken. “Bilmiyorum küçük Midi, nal sesleri geldiğine göre yine bir olay olmuş olmalı. Bu günlerde her zamankinden daha dikkatli olmalıyız. Biliyorsun; ölüm günü yaklaşıyor. “ “Umarım kimse tutuklanmaz nevamen, umarım... “ Midhill konuşmasını bitiremeden kalabalığın yol verdiği atlılar görüş alanına girdi. Seuların arasından başları ve sırtları dik, atların üzerinde asil duruşlarıyla Seutorlar, gözlerini tezgahlara ve onları görünce susan satıcılara çevirdiler. Pazar yerinin ortasına geldiklerinde atların yularını çekerek durdurdular. Bütün Nevalar tedirgindi. Birisi en önde, üçü ortada ve ikisi arkada olmak üzere altı Seutor’dan en öndeki yüzünü gizleyen altın rengi miğferini çıkardı. Nevaların hepsi aynı anda yutkundu. Eğer bir Seutor miğferini çıkarmışsa yeni bir duyuru var demekti. “Yüce Kral’ımızın emridir: Hiçbir Neva bundan böyle güneş aştıktan sonra sokağa çıkmayacaktır. Çıkanlar tutuklanacak ve ölüm günü için hazırlanacaktır! “ Duyurunun ardından Seutor çıkardığı miğferini geri giydi ve aynı dik duruşuyla pazarın çıkışına doğru atlarını sürdüler. Onlar Pazar alanından uzaklaştığında yaşlı Dinger, gözlerinden damlayan yaşları koyverdi. Titreyen dudaklarının üstünde uzayan beyaz bıyıkları gözyaşlarından ıslanmıştı. “Ben şimdi nasıl balık tutacağım, torunlarıma nasıl bakacağım? “ Midhill, kalbinde keskin bir acıma hissiyle yaşlı adamın beline sarıldı. Onu teselli edebilecek sözlerinden başka hiçbir şeyi yoktu. “Üzülme nevamen, elbette bir çaresi bulunur. Gündüz tutarsın balıklarını. “ Yaşlı adam titreyen ellerini Midhill’in omuzlarına yerleştirdi. Onun bu yufka yüreğine oldum olası hayranlık beslerdi. “Tıpkı annen gibisin, onun gibi şefkatli ve düşünceli. Kaderin ona benzemez umarım. “ Midhill, ölüm günlerinden birinde kaybetmişti annesini tıpkı babasını da kaybettiği gibi. Hiçbir Neva yoktu ki ailesinden en az bir tanesini ölüm gününe kurban etmiş olmasın. Yaşlı Dinger’de oğlunu ve eşini kaybetmişti. Bir Neva olarak doğmak bu topraklarda lanetti. Arşar; bu ülke asırlar boyunca tek bir ırka ev sahipliği yapmıştı, Seulara. Başka ülkelerden göç almayan, kendi işlerini kendileri halleden bir millettiler ta ki kuzey ülkelerinden birisi olan Tourların Nevalara saldırmasına dek. Tourlar, Seular ve Nevaların aksine büyü gücüne sahip bir ırktı ve bu yüzden Nevalar savaşı kaybetmişti. Binlerce Neva savaş sırasında hayatını kaybederken bir kısmı; kadınlar, yaşlılar ve çocuklardan oluşan küçük bir grup Arşar’a sığınmıştı. Dönemin Kral’ı Afrodinan sığınma taleplerini kabûl etmiş, Nevaların yaşamalarına hak tanımıştı. Nevalar burada göçebe lakabını alarak yaşamaya çalışırken Kral tarafından iş imkanı sunulmuştu. Balıkçılık, dokumacılık, el işçiliği, marangozluk, bağ bahçe işleri gibi angarya işler Nevalar için geçim kaynağı olmuştu. Yaşayabildikleri, aç kalmadıkları için kendilerini şanslı sayarken Tourlar, Seulara bir çağrıda bulundu. Nevaları istiyorlardı. Aldıkları cevap Kral’ın kati olarak hayırı olurken öfkeye kapıldılar. Kral, Tourların savaş açacağını sanarken onların hesapları bambaşkaydı. Nevaların ve Seuların hayatlarını cehenneme çevirecek, her yaklaşan günde ölümün soğuk nefesini enselerinde hissetmelerini sağlayacak bir ceza verdiler. Kral’a sorsalardı eğer savaşmayı tercih ederdi fakat Tourlar yapacaklarını yapıp kendi ülkelerine döndüler. Geride cehennemin iz düşümünü bırakarak... Yaşlı Dinger ve Midhill yeniden hareketlenen pazarda çığırmaya devam etmeye başladıklarında, kıvırcık sarı saçlı, on dokuz yaşlarında, boyu bir hayli uzun olan bir genç Midhill’in tezgahına ıslık çalarak yaklaştı. İlgiliymiş gibi şalları, lifleri ve hırkaları incelerken: “Bu gün buluşacak mıyız? “ dedi. Midhill, hızlıca çevreye göz atıp herhangi birinin duyup duymadığını kontrol ettikten sonra, “Daha az önce duyuru yaptılar. Bu sıralar dikkatli olmam gerekiyor, üzgünüm Şia. “ “Üç ay var daha, bu kadar uzun süre görüşemeyecek miyiz yani? “ “Elbette görüşebiliriz ama daha seyrek. Sırf benimle kadim olduğun için başına bir iş gelmesini istemem. “ “Lanet olsun! Kurallar, kurallar ve kurallar. Bir Nevasın diye neden seninle kadim olamıyorum anlamıyorum. Neye ve kime göre verilmiş bu karar? “ Şia, öfkeden sesinin yükseldiğini fark etmezken Midhill parmağını dudaklarına yerleştirip, “şiiişt, seni duyacaklar! Sakin ol artık. Yıllardır bu böyle ve sanırım böyle olmaya da devam edecek. “ Dedi. Şia, sesini yükselttiğini fark edince yeniden fısıltı düzeyine indi. “O zaman bana bir gün ver, seni özledim. “ Midhill karşısında duran ve küçük, yaramaz çocuklar gibi dudak büken Şia’ya kocaman bir gülümseme bahşetti. Dudaklarının arasında beliren inci gibi dişleri parlarken Şia ona hayranlıkla bakıyordu. ‘Gülünce ne kadar güzel oluyor! ‘ diye içinden geçirdi. Midhill, başını omzuna eğip cevap bekleyen Şia’ya asla hayır diyemezdi. ‘Neden bu kadar ikna edici olmak zorunda ki? ‘ diye düşünürken, “Pazar tatilinde her zamanki yerde, “ dedi. Şia, aldığı randevunun sevinciyle şallardan birisini eline aldı ve havaya kaldırarak inceler gibi yaptı. “Bunu alıyorum Nevalayn, paket yapın lütfen! “ Yüksek sesle söylediği bu sözler yanına yaklaşan Seumen için söylenmişti. Midhill’in başını belaya sokmak istediği son şey bile değildi. Yeni gelen müşteri eşyaları karıştırırken Midhill, Şia’nın tuttuğu şalı alıp paket yaptı. Şia paketi alırken yirmi beş finoyu onun avcuna bıraktı. Paketi alıp gideceği sırada sevimli ve çapkın bir gülüşle, “İyi kazançlar Nevalayn, “ diyerek reverans yaptı ve geldiği gibi ıslık çalarak kalabalığın arasında kayboldu. Midhill onun arkasından aptal bir sırıtışla bakarken yeni gelen müşteri, “Bu kaç fino? “ dedi. Midhill bakışlarını müşterisine çevirdi ve adamın sert bakışlarını görünce anında yüzündeki gülümsemeyi sildi. Yeniden donuk ve duygusuz haline büründü. “Yedi fino yeterli efendim! “ “Sana beş fino yeter, baksana, küçücük bir şeysin, “ diyen adam önceden hazırlamış gibi beş finoyu Midi’nin avcuna özellikle dokunarak bıraktı. Gözleri ferfecir okuyan adam Midi’yi korkutmuştu. İlk kez maruz kalıyordu böylesi bir tacize. Adamın elindeki lifi hızlıca çekip aldı ve yine hızla paket yapıp adama uzattı. Adam inatla gözlerini Midi’nin, açık yakasından görünen beyaz tenine dikmiş vaziyette paketi aldı ve yiyecekmiş gibi son bir bakış attıktan sonra kalabalığın arasına karıştı. Adam gittikten sonra elleri titreyen Midhill’in aldığı nefesleri ciğerlerini yakıyordu. Neden hayat bu kadar adaletsiz olmak zorundaydı ki? Eğer adamın yaptığını bir Nevamen başka bir kadına yapsaydı; kendi ırkı olsun olmasın ceza alırdı. Fakat aynı şey Seumenler için geçerli değildi. Tabii sarkıntılık yaptığı Seulayn değilse. Güneş ışıklarını başka diyarlara göndermek için gittikçe batıya yaklaşırken satıcılar tezgahlarını toplamaya başladı. Aslında bu güne dek güneş çekip gitse de umurlarında olmaz, son müşteri de Pazar yerini terk edene dek toplanmazlardı. Bu gün ise duyurunun ardından ivedilikle eşyaları bohçalara veya heybelerine dolduruyor, tezgahlarını katlayıp sırtlarına yükleniyorlardı. Hava kararmadan evlerine varmalıydılar. Midhill de diğer satıcılar gibi eşyalarını bohçaladı, tezgahını katlayıp sırtına yüklendi. Yaklaşık bir saat sürecek ev yolunu yaşlı Dinger’le birlikte kat etmeye başladı. Sıra sıra dizili, rengarenk boyalı iki katlı taş evler, evlerin önüne park edilmiş faytonlar, sokakta gezen kediler ve köpekler; güneşin son ışıklarını üzerine bıraktığı, mavi sularını kızıla boyadığı göl, gölün kıyısına bağlanan kayıklar; evlerin arasında göğe doğru uzanan çeşitli ağaçlar, bahçelerde yetiştirilen güller, begonyalar, yaseminler, menekşeler ve sümbüller... Her Pazar kurulduğunda geçtiği Seu semtine hayranlıkla bakan Midhill; bu göz alıcı semti arkada bırakırken içini burkan köhne yapılar... Tahtadan, eski ve paslanmış çinkolardan yapılan tek katlı, yerlebir gibiymiş gibi görünen evler; açık kapılarından görünen eskimiş kilimler, açlıktan cılızlaşan kediler, uyuz olmuş köpekler, belki biraz renk katar diye dikilen birkaç ağaç, bahçelere ektikleri ıspanak, marul, maydonoz, domates, biber gibi karınlarını doyuracak bitkiler, bazı evlerin önünde bağlı, zayıflıktan kemikleri sayılan eşekler, her adım atışlarında yerden kalkan toz öbeği... Köhneydi semtleri; kıyafetleri gibi, ruhları gibi... Yılgınlık kocaman bir yük olup sırtlarına binerken inadına tutundukları hayatları; sessizdi sokakları, tıpkı dudakları gibi. Derin bir nefes alıp bıraktı Midhill; eve gelmişti. İki ev ötede oturan Dinger, “Yarın görüşürüz Midi, “ deyip yoluna devam ederken, “Görüşürüz nevamen, “ dedi ve evinin tahta kapısını aralayıp içeri girdi. Dışarının aksine yüzünü yalayan rüzgâr değil, küf kokusu olurken burnunu kırıştırarak, “Nevameyi! “ diye çığırdı. Evin lambaları henüz yakılmadığından içeriye karanlık hakimdi ve bir şey görmesi mümkün değildi. Derme çatma pencerelerinin kanatları kapalı, eskimiş perdeleri sımsıkı çekiliydi. Midhill evin bu durumundan endişeye kapıldı. Büyükannesi evde değil miydi? Ama büyükannesi evden pek de dışarı çıkan birisi değildi. Bir kez daha, “Nevameyi! “ dedi. “Midi! “ Arka odadan gelen ses yüreğine soğuk su serperken, karanlığa alışan gözleriyle birlikte odaya yöneldi. İçeri girdiğinde büyükannesinin yere serdikleri şiltenin üzerinde yattığını görünce koşar gibi üzerine atıldı. Dizlerinin üstünde, şiltenin kenarına çöktü ve ihtiyar kadının buruşmuş elini avuçlarının arasına aldı. “Neyin var meyi, hasta mısın yoksa? “ diye sorarken içten içe onun hasta olduğunu biliyordu. “Yok, hasta değilim Midi, korkma! Sadece biraz yorgunum hepsi bu. “ Midhill inanmasa bile inanmış gibi yaparak, “Peki o zaman, sen yatıp dinlenirken ben de sana biraz etli ekmek yapayım. Biliyor musun bu gün işlerim çok iyi gitti. Tam elli iki fino kazandım; ne kadar güzel değil mi? “ “Oooo, çok iyi, çok iyi! Birkaç gün yemek sıkıntısı çekmeyeceğiz demektir. Çok sevindirdin beni Midi. “ “Bende meyi, bende sevindim. “ Midhill gaz yağı lambalarını yaktı, pazardan satın aldığı eti kıydı, yoğurduğu hamurla etli ekmek yaptı. Büyükannesi ancak birkaç lokma yemeyi başarırken Midi ekmeğin birisini silip süpürmüştü. En son sabah yemek yemişti ve yediği sadece bir tek yumurtaydı. Bahçelerinde besledikleri Kızıltüy’ün yumurtası. Büyükannesi yemeğin ardından yeniden uyuduğunda kısık yanan lambanın ışığında, evinde bulunan tek sandalyenin üzerinde oturarak örgü ördü. Yorulan gözleri ağırlaşıp uykum geldi diye haykırırken örmeyi bırakıp, büyükannesinin şiltesinin yanına serdiği şilteye uzandı. Yaşlı kadının hırıltılı nefeslerini dinlerken aklında Şia’nın gülen yüzü vardı. Bu günki tavrı, sevimli gülüşü, yanağında açılan kocaman çukuruyla hafızasında öylece duruyordu. Gözleri kapanma çabasındayken, ‘Şia aldığı şalı ne yapacak acaba? ‘ düşüncesi gelip zihnine yerleşti. Bu düşünceyle kıkırdadı. Sırt üstü yattığı bedenini yan çevirip kollarını sıska bedenine sardı. ‘Sen olmasan ne yapardım acaba? ‘ dedi ve gözlerini geceye kapattı. “Uyan Midi, benim tatlı küçük kelebeğim! “ “Biraz daha nevameyi! “ “Bu gün tatilsin Midi, bütün gününü uyuyarak geçirmek istediğinden emin misin? “ Büyükannesi böyle der demez sanki az önce biraz daha uyumak isteyen o değilmiş gibi hemencecik yatağından kalktı. Bu gün tatildi değil mi? Evet, bu gün tatildi ve o Şia’yı görecekti. Kalbinden binlerce kelebek havalandı. ‘Şia’yı göreceğim! ‘ saçlarını tararken, yeni sayılabilecek turkuaz elbisesini giyerken, kızıl saçlarına parmaklarını geçirip özenerek örerken, nevameyinin hazırladığı kahvaltıyı yerken... Sürekli zihninde bu cümle vardı. ‘Şia’yı göreceğim! ‘ Sanki onu son görüşünün üzerinden asırlar geçmiş gibiydi. Bir an sesini duyar gibi oldu. ‘Göl kuşu! “ hatırasıyla gülümsediği o günü ve daha nicelerini birlikte geçirmişlerdi. Şia ve Midhill; olabilir miydi? Midi kafasına üşüşen güzel hayalin imkansızlığıyla başını umudunu kovmak ister gibi iki yana salladı. Asla, asla söyleyemezdi bunu, asla dile getiremezdi. Yasaktı Şia ona. ‘O benim kadimim! ‘ bu cümleyi ne kadar zihninden tekrar ederse, o kadar gerçek olabilecekmiş gibi evden çıkana dek tekrarladı. Aşk adı verilen duyguyu Şia’ya besleyemezdi. Beslememeliydi; tıpkı Şia’nın ona baktığı gibi ‘kadimce’ bakmalıydı. Kral’ın kesin emriydi: “Bir Neva ve Seu evlenemezler, kadim olamazlar! Aranızda olabilecek tek ilişki alışveriş olabilir. “ Yıkılmaya yüz tutmuş Neva evlerini geride bırakırken düşünceliydi. ‘kadim olmamız bile yasakken kalbim neden çırpınıyorsun ki? ‘ kendi iç hesaplaşması çetin bir savaşa dönüşürken öten bir kuş kalbini hoplattı. İçinden, ‘Hani kalbim çırpınmayacaktın? ‘ dedi fakat aklın sözü kalbe geçmeyecek kadar yabandı. “Midi! “ Şia, saklandığı ağacın tepesinden sesini kısık tutmaya çalışarak yolunu gözlediği kızı çağırdı. Sık ağaçların çevrelediği, güneşin ışıklarını ancak huzmeler halinde gönderebildiği, yemyeşil çimenlerle kaplı bir koruluktu buluştukları bu yer. Şia, her zaman erkenden gelir, bir ağacın tepesine kuş gibi tüner ve Midi görününce de kuş gibi öterdi. Midi bu sesi her duyduğunda kıkırdardı. Sesi duyulmasın diye elini ağzına kapatır ve gülerdi tıpkı şimdi yaptığı gibi. “İn aşağı oradan guguk kuşum! “ Şia, çıktığı gibi çevik hareketlerle ağaçtan sıyrılıp indi. “Beklemekten ağaç oldum göl kuşum. “ “Ancak gelebildim Şia, nevameyi sabah uyandırmasa bu günün tatil olduğunu unutacak kadar yorgunum. “ Midi, yüzünü yere eğip, küçük kızlar gibi dudak büktüğünde Şia, kalbinde bir yerlerde yangın çıktığını sandı. “Hey, üzülme! Ben seni sonsuza dek beklerim! “ Şia’nın ışıldayan gözlerine bakan Midi, duyduğu cümleyle yüzüne hücum eden kanı zaptetmek için yürümeye başladı. Şia ona böyle bakarken sakin kalamazdı. ‘Dur yüreğim! ‘ Kalbi binlerce at koşuyormuş gibi tepinirken, “Hadi göle kadar yarışalım! “ dedi ve kalbindeki bütün duygularını ayaklarına yükleyerek koştu. “Yavaş koşsana! “ “Hızlı olan kazanır Şia! “ “Şimdi göstereceğim ben sana! “ “Yakalarsan elbet gösterirsin. “ Midhill’in şen kahkahaları koruluktaki kuşları ürkütüp kaçırırken Şia, mahsus yavaş koşuyor, Midi’nin çok az duyduğu kahkahasını duymak istiyordu. ‘Hep böyle gülse keşke! ‘ Onun gülmesi için hayatını isteseler saniye düşünmez verirdi. Koştukça savrulan saçlarına, gülerken pembeleşen yanaklarına, küçücük burnuna, incecik bedenine; hayrandı ona, aşıktı bu yerinde duramayan cıvıl cıvıl genç kıza. ‘Hayır, o senin kadimin! ‘ Kalbinden geçen duygularına meydan okuyan mantığının sesine, ‘kes sesini! ‘ diyebilseydi keşke. Ama biliyordu ki mantığı sonuna kadar haklıydı. Midi’nin zor olan hayatını daha fazla zorlaştırmaya, hele de onu ölüm gününe mahkum etmeye hakkı yoktu. İşte sırf bu yüzden susmalıydı; susacaktı. Gölün mavi, durgun suyu göründüğünde Şia hızını artırdı. Midi, arkasından gelen Şia’nın gittikçe yaklaştığını fark edince çığlıklar atarak daha hızlı koşmaya çalıştı fakat artık bacaklarının titrediğini hissediyordu. Son bir gayretle az daha hızlanırken kolundan tutan elle olduğu yerde dönerek savruldu. Yere düşecekken yüzü sımsıcak bir bedene çarptı. Durdu; sık nefesleri yavaş yavaş düzene girerken beline yerleşen el ateş gibi yakıyordu. Kulaklarında atan bu kalp, “Aşk! “ diye haykırırken ne yapacağını şaşırmıştı. Bir asır böyle kalabilirdi. Hiç konuşmadan, nefes almadan, yemek yemeden, yaşamadan... Sonsuza dek. “Ben kazandım! “ Şia bulundukları durumdan memnun olsa da fazlasına sahip olmak istemekten korkarak hep yaptığını yaptı. ‘Kadimcilik oyunu ‘ “Seni hilekar seni! Beni tuttun, bu sayılmaz. “ “Bir önceki yarışta ayağıma çelme takan pek saygıdeğer(!) Nevalayn mı söylüyor bunu? “ “Sen de ondan önce ağaca tırmanıp beni yukarı çekmiştin. “ “Bak, bu bile senden hızlı olduğumu kanıtlıyor. Senden önce senin geçeceğin yere gelmişim. “ “Hadi oradan be! Ben daha gelmeden önce kurmuştun tuzağı. “ “Neyse ney, sonuçta ben kazandım. “ “Hayır efendim, kim demiş onu? Ben kazandım, sen kaybettin. “ “Midiiii, kaşınma istersen! “ “Bak bir de tehdit ediyor, ne yaparsın pek sayın Seumen hazretleri! “ “Ne mi yaparım, bak bunu işte! “ Diyen Şia, Midi’yi bacaklarından tutup omzuna attığı gibi beş adımlık bir koşuyla gölün soğuk ve durgun suyuna atladı. Soğuk suyla temas eden bedeni ürperen Midi avazı çıktığı kadar haykırıyor, Şia’ya lanetler okuyordu. “Arşar’ın sokak kedilerine yem olasıca, uyuz eşekler tepesice, guguk kuşuna dönüşesice... Oyyyy dondum dondum! “ Midhill lanetin birinin ardına diğerini eklerken Şia, hâlâ omzuna atılı duran Midi’nin kalçasına şaplağı geçirdi. “Sus kız! Birisi duysa saldırdık sanıp beni suçlu çıkartır, tabii nerden bilsinler cadolozun teki olduğunu. “ “Kiiim, ben miyim cadoloz, sen önce dön de kendine bak. “ Midi, bir türlü inemediği omuza dişlerini geçirdiğinde, “Yok yok, cadoloz değil, kuduzsun kuduz. Bilmem ki nevameyin ne yediriyor sana? “ “Senin gibi kuş sütüyle beslenmiyoruz sayın Seumen, ne bulursak onu yiyoruz. “ Midhill, ağzından sözcükler çıktığı an pişman olmuştu ama olan olmuştu artık. Şia anında Midi’yi omzundan indirip gölün buz gibi suyuna bıraktı. Midhill, ani refleksle ellerini ve ayaklarını çırparken, “Özür dilerim Şia, onu demek istemedim. Ağzımdan öyle çıkıverdi. Üzgünüm! “ “Boş ver, haklısın da zaten, üzülme! “ “Bak, yaşamlarımız kendi tercihimiz değil. Sen bir Seu olarak doğdun, ben ise Neva. Bu yüzden ne sen kendini suçla, ne de ben kendimi, gereksiz. “ “Peki Midi, hadi artık çıkalım. Üşümedin mi sen? “ “Üşümek ne kelime, kıçım dondu! “ Midhill’in son cümlesi ikisini de kahkahaya boğarken gölden çıktılar fakat bir sorunları vardı. Bu ıslak kıyafetlerle Midi eve dönemezdi. “Gözlerini kapat Seumen! “ “Emriniz olur Nevalayn Hazretleri! “ Gölden çıkan ikili koruluğun içinde görünmeyecekleri, sık ağaçlı bir alana gelmişler ve Midi ıslak kıyafetlerinden kurtulmaya çalışıyordu. Şia, Midi’nin sözüyle ellerini yüzüne kapatmıştı. “Oldu mu şimdi? “ “Tabii ki hayır! Parmak arasından bakarsın sen arkanı dön. “ “Yok artık daha neler! Senin sıska vücuduna bakmak isteyeceğim son şey. “ “Hıhı, diğer herkes de aynını diyor zaten. Dön arkanı Şia! “ Midi’nin bütün ciddiyetini takınırak söylediği sözler Şia’yı dehşete düşürmüştü. “Sen benden başkalarıyla da buraya geliyorsun yani öyle mi? “ Bu kez dehşete düşme sırası Midi’ye gelmişti. Söylediği sözlerden Şia’nın böyle bir çıkarımda bulunacağı kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. “Bunu da nerden çıkardın? Saçmalama yok öyle bir şey! Burası bizim, sadece ikimizin. Benim demek istediğim; aslında nevameyimin dediği, ‘ hiçbir erkeğe güven olmaz kelebeğim!” Midi’nin büyük annesini taklit ederek yaptığı konuşma, Şia’ya kahkaha attırdı. “Yüreğime inecekti az daha! “ dedi ve arkasını dönerek, “tamam hadi üstünü çıkar! “ diye ekledi. Midi elbisesini bir çırpıda çıkarıp, güneşin altına, bir ağaca serdi ve çalıların arasına girip saklandı. “Hadi Midi, bitmedi mi işin! “ “Bitti Şia, dönebilirsin fakat sakın beni bulmaya çalışma! “ “Nerdesin ki? “ diye soran Şia, arkasını döndü. Gördüğü tek şey Midi’nin ağaca serdiği elbisesi olurken çevreyi iyice inceledi. Nereye saklanmış olabileceğini düşünürken onun çıplak olduğu zihnine hücum etti. Kan basıncı yükselirken, sadece küçük bir çocukken gördüğü bedenin şimdi nasıl göründüğünü merak etti. ‘Saçmalama Şia! ‘ diye kendi kendini paylarken çalıların arasında parlayan bir beyazlık dikkatini çekti. Midi ordaydı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

evli kadın evli adama aşık oldu

read
10.3K
bc

Tutku'nun Esiri

read
24.6K
bc

ALFABETA (+18)

read
29.3K
bc

ÇAPKIN +18 (365 Gün Serisi)

read
24.7K
bc

Kan Kırmızı (Türkçe)

read
4.1K
bc

SENİ HİSSEDİYORUM ( 2 )

read
7.9K
bc

SU CİN'İ

read
2.3K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook