“On beşinci ölüm yıllığı:”
Turuncu kiremitlerin çevrelediği açık pencereden gelen hava akımı, cilalı; ahşap masanın üstünde yanan mumu dalgalandırırken elindeki kartal tüyünü mürekkebe batırdı. Ay ışığının hafifçe aydınlattığı yüzüne, dalgalanan mumun ışığı da renk katmıştı. Sert mizaçlı yüzü hüzün kaplıydı. Sağ gözünden akan bir damla yaş, sarımtrak kağıdın üzerine düştü. Yazdığı cümlenin ağırlığı yüreğine işlemişti. Derin bir nefes alıp, arka arkaya isimleri sıraladı.
Nevamen Qrti
Nevalayn Seril
Nevamen Artmin
...
İsimler arka arkaya uzarken çaresizliği tüyü tutan ellerini titretiyordu. Ölüm gününe seksen gün kalmıştı ve şimdiye dek yetmiş kurban seçilmişti. Bu yıl istenen kişi sayısı, Kral Marsus için bile toplanması zor bir rakamdı.
“Yüz elli kişi, “ dedi dudaklarını oynatmadan. Yanında birisi olsa ne dediğini kesinlikle anlamazdı. Elinde tutmaya devam ettiği tüyü mürekkebin içine bırakırken gözleri, siyah şatonun penceresine kaydı. Orada tam yetmiş kişi hapisti ve sonları için gün sayıyorlardı. Oturduğu sandalyeden kalkıp görkemli şatosunun kubbesinin penceresine yaklaştı. Şimdi siyah şato tam karşısında duruyor, duvarlarını yalayan dalgaların sesini işitiyordu. “Nevalar daha az suç işler oldu. Ben ise daha fazla yasak getirdim ama yine de yeterli sayıyı bulamadım. Günden güne bana karşı çoğalan nefretin farkındayım ne yazıkki. Fakat halkım gerçeğin sadece görünen yüzünü biliyor. Ben de biliyorum; halkım beni affetmeyecek! “
Düşünceleri beyninin gizli dehlizlerinde fırtınalı havada alabora olan bir sandal gibi gezinirken işittiği kapıya vurulma sesiyle derin bir iç çekti. Beş yıldır; Kral Afrodinan Misra’ka’nın bahçesine göç ettiğinden beri her yıl ölüm yıllığını yazıyordu. Babası da ondan önce on yıl boyunca yazmıştı. Afrodinan ölmeden önce, onunla beyaz şatonun bahçesinde gezinirken şöyle demişti:
“Her yıl seçilen kişileri yazıyorum ki olur da bir gün Tourları alt etmeyi başarırsak boş yere cezalandırdığım halkımdan af dileyebileyim. Belki o isimler çoktan göç etmiş olur fakat geride kalan aileleri en azından teselli bulur. “
Kapı bir kez daha çalındığında düğümlenen boğazını temizledi.
“Gir! “
Sert ve emir vermeye alışkın sesini duyan kişi kapıyı usulca açtı. Girip girmemek konusunda tereddüt ettiği, aralık kapıdan yüzünü göstermeden konuşmasından anlaşılıyordu.
“Efendim, karnavala gitme vakti geldi. “
Kral Marsis, içine düştüğü ruh halinden, mağrur duruşuna geri döndü.
“Gidelim o zaman Matthew! “ dedi ve ıssız ve yarımca aydınlık odayı terk etti. Taş zeminde yankılanan konçlu çizmelerin tok sesleri ıssız odanın penceresinden çıkıp siyah şatoya ulaşacakmış gibiydi. Ay, gökyüzünde hüküm kurmuş, denizin ve siyah şatonun üstüne buğulu aydınlığını bırakmıştı. Kral Marsis ve muhafızları karnaval için atmahslara*[fayton] binerken siyah şatoda mahkeme kurulmuş, yaşlı Dinger’in savunması alınıyordu.
“Söyle nevamen, seni bizim kutsal suyumuzdan avlanmaya iten sebep nedir? Misra’ka’ya olan inançsızlığın bizim Tanrı’mıza saygısızlık yapmana yeterli bir sebep midir? “
Siyah şatonun iç duvarları da tıpkı dışı gibi simsiyahtı. Nevaların rivayetine göre, bir zamanlar ikizi gibi beyaz olan şato, ölüm günlerinin birinde kurban edilen bir masumun arkasından siyaha dönmüştü. Bütün nevalar bu rivayete öyle inanmışlardı ki şatonun keder taşından inşaa edildiğini fark etmiyorlardı. Yüzyıllar önce, Arşar henüz küçük bir Krallık, Nevalar henüz bu ülkenin varlığından habersiz, Tourların ise isimleri bilinmezken iki şato inşaa edilmişti. Arşar’ın kurucusu Sitmander, asla kavuşamadığı evladının anısına şatonun birini keder taşından, diğerini, hayatı boyunca bir evlat veremese dahi yüzünü güldüren eşine ithafen saadet taşından yaptırmıştı. Karşı karşıya duran iki şato, yapıldığı taşlara uygunluk taşırcasına biri görkemli yaşamlara, diğeri ise ızdıraplı yaşamlara ev sahipliği yapıyordu.
“Hayır efendim! Amacım sizin Tanrınıza saygısızlık etmek değildi. Gece yasağı çıkınca avlanamaz hale geldik. Göldeki balıklar sadece gece ortaya çıkıyor. Gündüz ellerim boş döndüm günlerce. Torunlarım var benim, aç kalacaklardı. Affedin lütfen! Şimdi onlara bakacak hiç kimseleri yok. “
Boş, siyah duvarların çevrelediği taş zemine dizlerinin üstüne çöktü. Yargıç Seumen işittiklerinden etkilenmekten çok uzak, bir kurbağanın şişkin yanaklarına benzeyen yanaklarını şişirdi. Ağzında tuttuğu nefesini dışarı koyverirken, elindeki tokmağı önündeki kavun ağacından yapılan kürsüye indirdi. Kürsünün önünde, Dinger’in sağında ve solunda yer alan muhafızlar yaşlı adamı yerden kaldırdı. Kürsüden başka hiçbir eşyanın olmadığı kasvetli oda, Yargıç’ın sözleriyle yankılandı.
“Nevamen Dinger! İşlediğiniz büyük suç nedeniyle ölüm gününe mahkûm edildin. Torunların merhametli Kral’ımız Marsis’in kurduğu yetiştirme kasrına alınacaktır. Mahkeme bitmiştir! “
Siyah şato, yeni bir mahkumun çığlıklarını yutarken karnaval alanına ilerleyen Kral Marsis, “Bütün güvenlik önlemlerini aldın mı? “ diye soruyordu baş muhafızına.
“Evet efendim, alandaki Seutorlar gelen her kişiyi arayacak. Yol boyunca da gördüğünüz üzere sağımız ve solumuz; önümüzden ve de arkamızdan muhafız birliği yürümekte.
Kral, memnuniyetle başını aşağı yukarı salladı. Başındaki altın ve sedeften yapılan, Arşar’ın simgesi zeytin ağacı dallarının şeklini taşıyan tacı, yüzünde yeni çıkmaya başlayan sakallarının kapatamadığı dolgun dudaklarıyla yakışıklı bir adamdı. Gözlerinin gök mavisi Seulara özgün, keskin bakışları görevinin ağırlığındandı.
“Benden nefret etmelerini istemezdim Matthew. “
“Sizden nefret etmiyorlar efendim. “
“Buna gerçekten inanıyor musun Matthew? “
“...”
“Bak, verecek cevabın bile yok. “
Matthew elbette biliyordu Kral’a duyulan nefreti. Kendi oğlu, Şia da bu güruhun içinde yer alıyor olabilirken Kral’a ne diyebilirdi ki? Şia’yı kaç kez Kral’ın iyi bir adam olduğuna ikna etmeye çalışsa da bunu başarabildiğini sanmıyordu. Şia babasıyla açıkça tartışmaz, suskun dilinin söylemediği bütün sözleri gözleri söylerdi. Bir gün yerine geçmesini istediği evladının düşünceleri, onu ölüm gününe mahkum ettirecek cinstendi.
Karnaval alanında herhangi bir olay çıkmaması için Misra’ka’ya sessiz ve içten bir dua yollarken ışıklar altındaki karnaval alanı göründü. Yüzlerce insan alanı doldurmuş rengarenk ışıkların altında, keyifli müziklerin eşliğinde dans ediyordu. Halkın görmeyeceği, alanın arka tarafında atmahstan indiğinde Şia’nın bir kızla dans ettiğini görür gibi oldu