ATHENA
Bunca zaman, kalbini ve zihnini buzdan bir kafese hapsetmeyi başarmış, hislerini uçlarda yaşasa da dışarıya sadece aşılmaz bir duvar örmüş bir kadındım.
"Bunca zaman"
Denedim. İfadesizliğimi bir zırh gibi kuşanmayı, içemde ortalığı yılan fırtınaları dindirmeyi gerçekten denedim.
O, dans partnerini seçmek için kalabalığı yararak salonda ilerlerken, diğer kadınların gözlerindeki aç ve umutlu bekleyişi izleyip kıskançlıkla kavrulmamayı denedim.
Sıcak elleri belimi bulup beni sahneye doğru çektiğinde, omurgamdan yukarı tırmanan ürpertiyi yok saymayı denedim.
İlk defa bir erkeğin nefesini tenimde bu kadar yakından hisseden bir kadın olarak, yanaklarıma hücum eden utanç dalgasını durdurmayı denedim.
Fakat en çok... Savaşlar görmüş sert yüz hatlarını bir anda bahara çeviren o büyüleyici gülümsemesine vurulmamayı denedim.
Ve evet, her birinde sefilce başarısız oldum.
Öyle güzel gülümsüyordu ki... tüm direncimi kırıp döküyordu.
Üstelik tek yenilgim bu da değildi; şaşkınlığımı da gizleyemedim.
Onun pistte krallara özgü, kaskatı bir şekilde dikilmesini beklerken; benimle tutkuyla dans etmesine, ve kalabalığın ortasında tutkusunu böyle cüretkârca sergilemesine hayret etmemeyi denedim.
Onu da beceremedim.
Bu yüzden savaşmaktan vazgeçtim ve teslimiyetin hafifliğini seçtim.
Onun gücüne, sarsılmaz tutkusuna ve o gülümsemeye… teslim oldum.
Ve fark ettim ki… içimdeki duvarları yıktığım an her şey büyüleyici bir hal alıyordu. Suyun yolunu bulması kadar doğal, nefes almak kadar olması gerektiği gibiydi.
Her şeyin "olması gerektiği gibi" hissettirdiği bir diğer gerçek ise... Çelikten farksız göğsüne yaslandığımda, alt karnıma baskı yapan küstah sertlikti.
Pek çok kişi beni deneyimsiz, kendi halinde bir çömez sanabilirdi; ancak bu, bir erkeğin karanlık arzularına ve doğanın o ilkel kurallarına tamamen kör olduğum anlamına gelmiyordu.
Kralın iri elleri kalçalarımı sahiplenip beni kendi merkezine doğru bastırdığında, bedeninin vereceği o aç tepkiyi bilmeyecek kadar cahil değildim.
Yine de gözlerimin şaşkınlıkla irileşmesine mani olamadım. Bir erkeğin -üstelik karşımdaki bu kudretli kralın- beni böyle vahşi bir açlıkla arzulaması ve bunu gizleme gereği bile duymadan, dudaklarında ölümcül bir sırıtışla yüz ifademi izlemesi... Bu, benim dünyama çok uzak bir cüretti.
Gerçi, çok da uzak olmayan bir gelecekte, bu cüretkâr ateşe seve seve alışacağımı tüm hücrelerimde hissediyordum...
POSEIDON
Orkestra ritmi yavaşlatıp daha ağır bir melodiye geçtiğinde, Thena’nın ellerini yeniden göğsümü yerleşti.
Kollarımın arasında gerginlikten kaskatı kesilmişti. Bakışlarını benden kaçırıp etrafta dolaştırması, o asil duruşunun ardındaki utancı ele veriyordu ve dürüst olmak gerekirse... Kusursuz bir manzaraydı.
Normal şartlarda onun bu tatlı, savunmasız halinin tadını uzun uzun çıkarabilirdim ama zihnimin karanlık köşelerinde bekleyen daha acil bir mesele vardı.
O lanet olası büyülü eşya.
Nerede olduğunu bulmalıydım. En büyük ipucum ise Thena'nın kendi bedeniydi.
Eş olduğumuza dair kuracağım ufak bir baskı, onu o eşyayı ele verecek bilinçdışı bir harekete itebilirdi. Zihnimde taşları yerine oturtup hamlemi yaptım.
Hafifçe eğilerek dudaklarımı kulağına yaklaştırdım.
"Görünüşe göre oldukça yetenekli bir dansçısın, Thena."
Göz ucuyla zorlukla yutkunduğunu gördüm. Fakat başını kaldırıp bana baktığında, yüzüne o kusursuz tebessümünü yerleştirmişti bile.
"Teşekkür ederim Majesteleri. Yalnızca profesyonelliğinize ayak uydurmaya çalışıyorum."
Sırtımı dikleştirip sırıttım. "Bir kralın omuzlarında pek çok yük vardır ama bir kadınla dans etmek onlardan biri değil."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "O halde daha önce profesyonelliğinize ayak uyduracak bir dans partneri bulamamış olmalısınız, Majesteleri."
Etkilenmiştim. Gerçekten etkilenmiştim. Onu köşeye sıkıştırmak için kurduğum kelimeleri alıp aynı zarafetle bana geri fırlatıyordu.
Güzel olduğu kadar kıvrak zekâlıydı da. Ama hesaba katmadığı küçük bir detay vardı.
Kiminle dans ettiğini tam olarak bilmiyordu.
Tekrar ona doğru eğildim ama bu kez hedefim sadece fısıldamak değildi.
Dudaklarım kulağının hemen altındaki hassas teni sıyırıp geçerken kelimelerin dudaklarımdan dökülmesine izin verdim.
"Daha önce arayıp da bulamadığım şey, bir dans partneri değildi Thena."
Geri çekildiğimde, aramızdaki bağa yaptığım doğrudan imanın onu sarsmasını, en azından tedirgin etmesini bekliyordum.
Ama karşılaştığım tek şey, maskeden farksız, ifadesiz bir yüzdü.
"Aradığınızı bulduğunuza emin misiniz, Majesteleri?"
Demek zor yolu seçiyorsun, diye geçirdim içimden.
Sorusuna cevap vermek için dudaklarımı araladığım sırada, Thena göğsümdeki ellerinden birini yavaşça boynuna doğru kaldırdı.
Parmak uçları oradaki kolyeye belli belirsiz bir temas etti; ardından kulağının arkasına düşen bir tutam saçı düzeltip elini yeniden göğsüme indirdi.
İşte bu! Bingo.
Vücut dili onu çoktan satmıştı. Ucunda dolunay olan o ince zincirli altın kolye, üzerindeki diğer aksesuarların arasında resmen sırıtıyordu.
Üstelik sürekli teninde taşıması için biçilmiş kaftandı. O büyülü eşyanın bu olduğuna adım gibi emindim.
Ama siktir ki deneme yanılma yapmaktan başka çarem yoktu. Kolyeden ne kadar emin olursam olayım, onu boynundan söküp almadan hiçbir boku kanıtlayamazdım.
Hızla gözlerimi oradan kopardım ve benden bir cevap bekleyen o güzel gözlerine diktim. “Adım gibi eminim Thena.”
Kirpiklerini indirdi; zihni durmaksızın çalışıyor, vereceği cevabı tartıyordu. O an, tam o an, inen o uzun kirpiklerinin uçlarından öpmek gibi delice bir dürtüyle cebelleştim.
Tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki, onun için hazırlattığım sahne aklıma geldi.
Normalde şu yeteneğini kendi gözlerimle görmek için tezgahlamıştım bu işi ama şimdi... Şimdi sadece onun güldüğünü görmek istiyordum.
“Majesteleri ben…” diye lafa girecek oldu, sözünü nazikçe kestim.
"İyi bir piyanist olduğunu duydum, Thena. Neden bu gece sanatını benimle paylaşmıyorsun?"
Gözleri kısıldı. Zihnindeki çarkların dönüşünü neredeyse duyabiliyordum, ancak jetonun düşmesi uzun sürmedi.
Bakışları solumuzdaki sahneye, oradaki piyanoya kaydığında hareleri şaşkınlıkla irileşti. "Majesteleri... O piyano benim için mi?"
Gülümsedim. "Etrafına bir bak. Sence burada senden başka piyanist var mı?"
Başını öne eğip alt dudağını hafifçe büzdü. "Majesteleri, üzgünüm ama bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum."
Ve o an, göğüs kafesimin altındaki kurak topraklarda daha önce hiç bilmediğim bir tohum çatladı.
Şefkat.
Benim gibi bir adamın lügatında yeri olmayan bu duygu, sesime boktan bir yumuşaklık katarak dudaklarımdan döküldü. "Neden?"
Derin bir iç çekti. "Çünkü daha önce hiç bu kadar kalabalığın önünde çalmadım."
"Hey," diye mırıldandım. Başparmağımı usulca çenesinin altına yerleştirip yüzünü kaldırdım. "Burada senden başka kimse yok, unuttun mu? Sana ne demiştim?"
"Senin için de benden başka kimse olmasın..." Yüzüne yayılan o tebessümle teslim oldu. "Peki. Çalacağım."
Dudaklarım memnuniyetle kıvrılırken elini kavradım. "Benimle gel."
Sahneye doğru yürümeye başladığımızda, salondaki kalabalık önümüzde bir deniz gibi ikiye yarıldı.
Sahneye vardığımızda ise müzik tamamen susmuştu.
O sıcaklığı bırakmak hiç istemesem de parmaklarımı onunkilerden usulca çözdüm.
Gözlerinin içine anlamlı bir bakış bıraktım. "Burada bizden başka kimse yok, Thena."
Başıyla onaylayıp gülümsedi. Bu kez sadece dudakları değil, geceyi aydınlatan ay gibi gözlerinin içi de gülüyordu.
Sonra sahneye doğru yürüdü. Piyanonun taburesine geçip yerini alırken; ben de sahneyi en net gören masama doğru ilerledim ve herkes gibi onu izlemeye koyuldum.
Tam o an sağ kolum, betam, sessizce yanımda belirdi ve elindeki viskiyi bana uzattı.
Thena piyanodaki birkaç tuşa dokunup tınıyı yokladıktan sonra, mikrofonu o güzel dudaklarının hizasına çekti.
"Bu akşamki şarkımı," dediğinde bakışları salonu taramayı bırakıp doğrudan beni buldu,
"beni bir yerlerden izlediğini çok iyi bildiğim eşime armağan ediyorum."
Sonra gülümsemesini takınıp ince parmaklarını tuşların üzerinde kaydırmaya başladı.
Elimdeki viskiyi saniyesinde kafama diktim, boğazımı yaka yaka indi. Şarkıyı eşi için... benim için söylüyordu.
Hayatım boyunca etrafımdaki o boktan tebessümleri izlemekten midem bulanmıştı ama bu...
Şu an, piyanoda oturan kadının yüzündeki o saf tebessüm, karanlık bir zindanda içeri sızan ilk temiz nefes gibiydi.
Onu resmen hipnotize olmuş gibi izlerken, betam parmaklarını şıklattı ve önüme bir duble daha düştü.
Zarif parmakları tuşların üzerinde ahenkle dans ettikçe, kafamın içindeki kirli düşüncelere engel olamadım. İstemedim de zaten.
Ben de parmaklarımı nerelerde, nasıl ustaca kullanabildiğimi sana yatakta göstereceğim ay gözlü.
Fantezilerimin içine eden şey Thena’nın şarkıya girmesi oldu. Hayatımda duymadığım bir melodiydi.
Belki de bizzat o yazmıştı bu satırları. Ama şarkıdan daha kusursuz olan tek şey, onun meleksi gibi sesiydi.
Başka yerlerde duymak fena olurdu. Altımda nefes nefese inlerken mesela. Ya da adımı haykırırken.
Müziğin ritmi arttıkça göğüs kafesimdeki organ da aynı ritimle gümbürdemeye başladı.
Kalbimi zapt edebilmek için elimdeki ikinci kadehi de fondip yaptım. Tam o an Elijah’ın gevşek sesi zihnimde yankılandı.
“Yavaş ol abi, sarhoş olup Kraliçe'yi ulu orta zorla işaretlemeni istemeyiz,” deyip piç piç kıkırdadı.
“Siktir git Elijah, ikimiz de bu suyla sarhoş olmayacağımı biliyoruz,” diye homurdandım zihnimden.
“İçkiden bahsetmiyorum saygıdeğer Kralım. Kraliçe seni fazlasıyla sarhoş etmek üzere,” dedi, sonra sesi bir anda ciddileşti. “Bu arada, şu büyülü eşyayı bulabildin mi?”
“Evet,” diye yanıtladım gözlerimi sahneden bir an bile ayırmadan. “Boynundaki kolye. Ne pahasına olursa olsun, o zincir bugün o boyundan çıkacak.”
Şarkı doruk noktasına ulaşırken Thena notaların coşkusuna kapılmış, nefesini kontrol edebilmek için piyanonun başında hafifçe ileri geri sallanmaya başlamıştı.
Tam o an gözlerim, boynundaki altın zincirin mikrofonun kenarına takıldığını yakaladı. Fakat Thena o kadar kendi dünyasındaydı ki, hiçbir şeyin farkında değildi.
Betamla kısa bir an şaşkınlıkla bakıştık. Kader, aramızdaki ebedi bağın mühürlenmesini bir saniye bile ertelemeye niyetli değildi.
Ve olan oldu. Thena derin bir nefes alarak geriye doğru çekildiğinde, altın zincir büyük bir gerilimle koptu ve yere çakıldı.
O saniye... Zaman yok oldu.
Bu yasemin miydi? Gül müydü? Siktir, resmen koca bir cennet bahçesi gibiydi...
Eşi benzeri olmayan, ömrümde almadığım kadar baş döndürücü, mükemmel bir koku saniyeler içinde ciğerlerime dolduğunda,aklımı yitirmek üzere olduğumu hissettim.
Kana susamış bir canavar gibi daha fazlasını içime çekmek için havayı içmeye başladım.
İçimdeki kurt ve likan kafeslerinden boşanmış gibi bir uluyor, bir hırlıyor, içeride terör estiriyorlardı. Lanet olsun, o iki vahşiyi kontrol etmek hayatım boyunca hiç bu kadar imkansız olmamıştı.
Az öncekiler bile bunun yanında çocuk oyuncağıydı.
Elijah zihnimin içinde bir şeyler geveliyor, gözlerimin zift gibi siyahlaştığını söyleyip "Sakin ol!" diye bağırıyordu ama sikimde bile değildi.
Duyabildiğim, hissedebildiğim tek bir şey vardı; ay gözlü kadınımla aynı saniyede, aynı nefeste dudaklarımızdan dökülen o tek kelime:
"EŞİM!"