Uzun kırmızı elbisemin kenarından kavrayarak yukarı kaldırdığımda, siyah topuklu ayakkabılarımın ucu görünmüştü. Dengemi sağlamaktan korkarak birkaç adım attım ama beni korkutan şey gerçekleşmedi ve dimdik ayakta durabildim. Bu başarım dudaklarımda yer eden sırıtmayı mümkünmüş gibi daha çok arttırdı. Artık çekinmem gereken bir pürüz yoktu.
Elimdeki çantayı sıkıca kavrayarak, gözlerimi insanların üzerinde gezdirdim, ben pahalıyım diye bağıran kıyafetleri resmen ışıldıyordu. Bir cemiyet partisinden başka da bir şey beklenmezdi zaten.
Evet dostlarım nerede miyim? İstanbul'un en pahalı mekanlarından birinde bir davetteyim. Yani öyle sayılırım, bu organizasyona davetli olmadan, gizlice girdiğim detayını saymazsak.
"Hanımefendi." dedi omzuma nazikçe dokunan büyük bir el. "Bu dansı bana lütfeder misiniz?"
Önce bana izinsizce dokunan elini sertçe ittirmeyi düşündüm ama ona doğru döndüğümde buna gerek kalmadan yirmili yaşlarının başında olduğunu tahmin ettiğim genç adam birkaç adım geriye sendeledi. Yüzündeki hayal kırıklığı ve şaşkınlık açıkça okunuyordu. "A- afedersiniz biraz sarhoşum da, lütfen sorumu duymazlıktan gelin."
Hızlıca arkasını dönüp uzaklaştığında, kahkahalarla gülmek istedim. Çirkin görüntümü gördükten sonra yüzünde oluşan ifade muazzamdı. Sadece dış görünüşe takılı kalmış zihinleri asla çözemeyecektim. Ve kendilerini bu kadar çabuk belli etmeleri beni memnun ediyordu.
"Evet," diye mırıldandım köşede konuşan iki tane kadını gözüme kestirirken. "Nerede kalmıştık?"
*
"Emin misiniz bu suyun fayda edeceğinden?"
"Yüzde yüz," dedim kendimden emin gülümsememi yüzüme kondurarak. "Sizi her türlü müsibet, kötülük ve gıybetten koruyacaktır."
Dibi gelmiş kızıl ablamız şişeyi eline alarak dudak büzdü. "İthal mi bu? Geçen ay Londra'ya gittiğimde de oradaki Merlin büyücüsünden 3 bin dolara böyle bir şey almıştım ama pek işe yaramadı."
Gözlerim irileşirken kadına bakakaldım.
3 Bin Dolar mı dedi o? Yuh! O kadar para verecek kadar ne yaşadın sen teyze?
"Yok, has yerli malı yurdun malı."
"Hayatım," dedi diğeri. "Yine sen uyguna almışsın, ben Hindistandan aldım 70 Bin rupi dedi adam. Fiyatlar uçmuş resmen."
Onlar kendi aralarında fiyatların uçması hakkında bir muhabbet döndürürken -ki bence uçan onlardı- bunu fırsat bilip elimdeki ürünleri satmıştım ikisine de. Nerelerinde taşıdıklarını anlamadığım çeklerini çıkarıp bana göre uçuk olan fiyatlar yazıp satın almışlardı. Zengin işi davetleri bu yüzden seviyordum, parayı sorun etmiyorlardı ve istediğim fiyattan birbirlerine hava atmak uğruna kat be kat fazla veriyorlardı. Ve bu beni rahatsız etmek yerine işime geliyordu.
Merlin ve Hindistandaki büyücüden sonra benim söylediğim ücret onlara komik gelmiş olmalı ki bir süre güldüler. Ben de bozuntuya vermeden onlarla birlikte güldüm, çünkü neden gülmeyeyim? Fırsatını bulmuşken gülmek gerek dostum.
Karanlıkta kalan bir köşeye geçip bir avcı misali insanları izlemeye başladım. Elimde kalanları da okutmam- yani satmam gerekiyordu.
Yanımdaki kadınların söylediğine göre bir nişan davetindeymişim ama geldiğimden beri ne gelini görebilmiştim ne de damadı. Bu durum beni o kadar da ilgilendirmediğinden gözüme kestirdiğim yeni avlarıma yönelmek üzereydim ki, mikrofonda konuşmaya başlayan adam yüzünden insanlar sahne kısmına yönelmeye başladı ve avlarımı kaybettim. Ve bir anda kalabalıkta, o kadar insan arasında kalakaldım.
"Evet sayın dostlar, değerli misafirler..." dedi başındaki saçlar yer yer dökülmeye yüz tutmuş yaşlı bir adam. "Bu gün burada Arın ve Esma çiftimizin uzun süren birlikteliğinin adını koymak üzere bulunuyoruz."
Alkışlar yükselirken yanımdaki kadınlar kendi aralarında güldüler. "Ayol uzun süreli birliktelik mi? Bunlar daha sevgili olalı iki ay olmadı mı? Ne ara evlilik kararı aldılar? Kız kesin hamile."
"Sen nereden biliyorsun?" diye sordu diğeri.
"Anlayamayacak ne var ayol, hamile olmasa daha yirmi üç yaşında ne diye evlensinler?"
Sahnedeki adam konuşmaya devam ederken, aşırı gıybetten alerji kapan ruh halimden dolayı hemen oradan ayrılmak istedim ama kalabalık maşallah dip dibeydi.
Sahneye biraz uzak dursanız mikrofonla konuşan adamı duyamayacaksınız çünkü.
Aşırı pahalı ve aynı derecede aşırı rahatsız edici parfüm kokuları burnumu doldurmaya başladı. Parfüm kokusundan nefret ederdim. Bu beni daha da gazlarken sonunda kalabalıktan sıyrılmayı başarmıştım. Kendimi dışarı attım.
Çantamdaki ürünler hala satılmayı bekliyordu bu yüzden fazla düşünmeden dışarıda sigara içen bir grup insanın yanına gitmeye başladım.
Ama gidemedim.
"Sen!" diye seslendi sanki normal desibelde konuşsa duyamayacağım adam.
Elini sertçe omzuma bastırdı. "Az önce anneme verdiğin şey neydi çabuk söyle!"
Sahte bir kızgınlıkla kaşlarımı çattım. "Ne şeyi?"
Kaşları benimkini fazlaca geride bırakarak daha da çatıldı. "Benimle dalga mı geçiyorsun?"
Kendimi elinden kurtardım. "Sizi anlamıyorum beyefendi, sadece davete gelmiştim şimdi de gidiyorum."
Ona sahtece gülümseyip baş selamı vererek tekrar kaçmaya hazırlanıyordum ki bu sefer çantamdan tuttu ve tek hamlede içindekileri yere döktü.
Hızlıca eğilip yerdeki eşyalarımı toplarken o, benden hızlı davranmış ve kaptığı çekleri elinde sallamaya başlamıştı.
"İşte kanıt bunlar."
"Ver onları!" Ona hamle yaparak zorla sattığım ve kazandığım çekleri elinden kapmaya çalıştım ama uzun boyunun avantajlarını kullanarak beni engelledi. O kadar kısa bir kız değildim halbuki.
"Arkadaşım, ben sadece işime bakan kendi halinde biriyim. Onları da zorla almadım, hırsız muamelesi yapmayalım şimdi."
Hala uzanmaya çalışıyordum bu yüzden sesim nefes nefese çıkıyordu.
"Öyle mi?" Diye sordu. "Bu rakamlar ne öyleyse? Sen aklınca bizi dolandırıp gidebileceğini mi sandın?"
Sırıtmaya çalıştım. "Dolandırıcı molandırıcı, ayıp oluyor ama. Güceniyorum bak."
"Oğlum neredesin?" diye seslendi nefes nefese yanımıza gelen başka bir adam. "Hale teyze ve Esma her yerde seni arıyor."
Bana dolandırıcı sıfatını yakıştıran çocuk -adam demiştim geri alıyorum sayın okuyucular- memnuniyetsizce yüzünü buruşturdu. "Boş ver şimdi Esma'yı Egemen, daha önemli işlerimiz var. Polis çağır."
"Polis mi?"
"Polis mi!"
Adı Egemen olan çocukla aynı anda sormuştuk bu soruyu. Hangimizin ünlem hangimiz soru işareti kullandı anlarsınız artık.
"Oğlum ne işler karıştırıyorsun? Bu nişandan daha önemli ne olabilir?"
Bu nişan o kadar önemli miydi? Katılan herkese altın falan mı veriyorlardı? Bilseydim kalırdım!
"Tutturdun nişan da nişan diye Egemen, sana hırsız var diyorum!"
Ege denen çocuk yüzünü sıvazladı. "Duyan da benim nişanım var sanır a*ına koyayım."
Ege ve adını bilmediğim kişi kendi aralarında tartışmaya tutuşmuşken hızlıca hareket ettim ve elinde gevşekçe sallanan çekleri çektiğim gibi arkamı dönerek depar atmaya başladım. Tabi ikisinin de arkama atlaması uzun sürmedi.
"Hırsız var, yakalayın kaçıyor!" Bana hırsız sıfatını yakıştıran şahsın bağırması üzerine gözlerimi devirdim. Arkamda bıraktığım bir kaç kişi dışında insanların, bu lüks evin bahçesinde olmayışı ya da hemen yanından geçtiğim güvenlik görevlisinin sigara içmek için kapının çıkışındaki güvenlik kulübesini boş bırakması şansıma mıydı bilmiyordum. Ama içimden sessiz bir teşekkür fısıldayıp hızımı attırdım ve kapıdan çıkarak sokağı döndüm.
"Abi," dedi Ege nefes nefese. "Biz niye bu kızın peşinde koşturuyoruz şimdi? Bırakalım gitsin bizene!"
"Kes söylenmeyi de hızlan Egemen!" Sesi, Ege'nin aksine burada bizimle depar atıyormuş gibi değil de evde yayılmış yatıyormuşcasına rahattı. "Bu kızı kaçırırsak yakarım seni."
Ege'nin homurtularını duyabiliyordum. "Hale teyze beni, Esma da seni yakacak haberin yok."
Hemen arkamda duyulan sesleri sinirimi bozuyordu, hala nasıl atlatamamıştım ben bunları? Kendime hayret ediyordum doğrusu. Bütün gücümü ayaklarıma verip daha da hızlandım.
"Abi!" Ege'nin bu sefer bezgin geliyordu sesi, neyse ki biraz daha uzaktan duyuluyordu.
"Ne var ne!?"
"Bu kız o topuklularla nasıl koşuyor?"
O an aklıma dank eden gerçekle, ayaklarımın sızladığını hissettim. Tabi ya, bu yüzden onları henüz atlatamamıştım.
"E yuh ama ya!" diye söylendiğini duydum hayretle.
Başka bir sokağı döndüğümde fazla hızlı davrandığım için önüme bakamadım ve şiddetle birine çarpıp yere düştüm. Başım zonkluyordu.
"İşte yakaladık onu." dedi Ege sırıtarak.
Hızla ayağa kalkıp kaçmaya yeltendiğimde adını bilmediğim yakışıklı şahsiyet kolumdan tutmuştu. "Yakaladım seni, artık bir yere kaçamazsın."
Ona çarptığım adam, karşımızda dikilmiş omzunu tutarak aksi bir ifadeyle bize bakıyordu.
"Yardın edin!" diye bağırdım en mağrur ifademle. Kalabalık yavaşça etrafımızda toplanırken eğilip kulağına fısıldadım. "Sen öyle san yakışıklı."