KİB - Yirmi Dördüncü Bölüm.

1467 Words
İyi okumalar. ? Ben henüz yarım saat önce bu kişiye karşı şefkat mi hissetmiştim? Suyla sarhoş olmuş olmalıydım! Onu tutmaktan ve sallanan bedenini sabitlemeye çalışmaktan kollarım ağrımıştı. "Hayır, o kadar kişinin arasından neden bana kaldın, onu da anlamıyorum!" diye söylendim Arın'ı yürütmeye çalışarak. Omzumun üzerinden geçirdiğim kolunu çekiştirdiğimde bana yine direndi. "Sarhoş değilim diyorum, neden anlamıyorsun?" "Konuşurken gözlerini aç önce!" Bir iki adım atması için zorladım, neredeyse çıkışa gelmiştik. Bir taksi çevirip evine gönderecektim. "Hayır, iki fincan kahve de içtin... Nasıl hala zil zurna sarhoş olabilirsin?" İleride bekleyen bir taksi gördüğümde adımlarımı hızlandırdım. "Hey, adresin ne senin?" Gözlerini kısıkça açarak bana döndü. "Neden soruyorsun?" "Seni evine göndermek için herhalde! Taksiciye söyleyeceğim." Uzaktaki taksiye baktı. "Önce seni bırakayım." Aksice sordum. "Neden? Ayağım yok mu benim?" İç çektim. "Sen önce kendini eve bırak." "Seni bırakacağım." diye diretti. Ofladım. "Seni bindirdikten sonra otobüse bineceğim zaten, taksi kaçmadan adresi söyle işte!" Taksiyi son anda yakalamıştım. Arka kapıyı açıp zorlukla bindirdim onu. Başını geriye atıp gözlerini kapadığında uyuyakalmasından korkarak onu sarstım. "Uyuma, adres ne söyle." "O zaman..." dedi duraksayarak. Başını hafifçe bana doğru kaldırmıştı. Eliyle yaklaşmamı işaret ettiğinde, kafamı arabanın içine eğerek ona kulak kabarttım. "O zaman benimle gel." Aniden bileğimden sıkıca tutup, beni arabanın içine çektiğinde neredeyse kucağına düşmüştüm. Başını rahatça geriye attı. "Otobüs kalmamıştır şimdi." Araba hareket ettiğinde şaşkınca ona döndüm. Sesi biraz öncekinin aksine ayık geliyordu. Kendimi hızla yan koltuğa attığımda o da oturuşunu düzeltti. "Önce hanımefendiyi bırakacağız." dedi şoföre. "Sen..." diye mırıldandım. "Sarhoş değil misin?" Bana döndü. "Değilim." Ağzım hayretten açık kaldı. "Biraz önce yürüyemiyordun bile!" Benden önce davranarak şoföre adresimi söylemişti. "Sanırım kahve işe yaradı." dedi başını koltuğun başlığına yaslayarak. "Evine geldiğimizde beni uyandır." Beni kandırdığına inanamıyordum! Evin yakınlarına geldiğimizde taksiyi durdurdum ve söylediği gibi onu uyandırdım. Gözlerini kısıkça açarak etrafına baktı. "Geldik mi?" "Evet, uyan hadi. Adresini söylemeyi de unutma!" Eve geçince ara da diyecektim ama kendimi durdurdum. Yok deve. O kadar da samimi değildik. "İyi geceler." "İyi geceler." dedim taksiden inerek. Sokaktan dönünceye dek uzaklaşan taksiyi izledim. Bu gece birçok şeyi ortaya dökmüştü Arın. Sarhoş olduğundan mı, yoksa güvendiğinden mi anlatmıştı bana olanları bilmiyordum. İkincisinin olmamasını diledim, bana güvenmesini istemiyordum. Telefonun ekranına baktığımda hala mesaj sayfası açıktı ve onun mesajı yanıp sönüyordu. 05....: Buldum seni. İçim korkuyla doldu yine, risk almak istemiyordum. Mahalleye hırsız gibi girdim. Gizlenip saklanarak duvarın köşesine sindiğimde evin önünü izledim bir süre. Gelen giden, ya da bekleyen yoktu. Kapının önünde kimsenin olmamasıyla derin bir iç çektim ve rahatlayarak yerimde doğruldum. Muhtemelen attığı mesajla sadece blöf yapıyordu. Bu kadar kasmama gerek yoktu, zaten bu izbe yerde beni bulması imkansızdı. Çantamdan çıkardığım anahtarı sallayarak eve vardığımda sokakta kimsenin olmamasının verdiği rahatlık içindeydim. Gülümseyerek kapıyı açtım ve çıkardığım ayakkabıları elime alarak içeri girdim. * Ayaklarımı halıya uzatmış, sırtımı koyu yeşil tekli koltuğa yaslayarak ilk hafta işlenen konuları gözden geçiriyordum. Hocaların çoğu yığınla kitap ismi vermişti, onları da almam gerekiyordu... Çocuklarda ilk başta TV izlemeye gelmiş ama benim ders çalıştığımı fark ettiklerinde geri dönüp kitaplarını getirmişlerdi. Şimdi de küçücük oturma odasında bir yerlere dağılmış hep birlikte ders çalışıyorduk. "Abla," dedi Osman yanıma sokularak. Çözdüğü matematik soru bankasını önüme bıraktı. "Bu soruyu yapamadım." Çalıştığım defteri bir köşeye bırakarak kucağımdaki kitabı aldım ve soruyu çözerek ona uzattım. "Abla... Anlatmadın?" "Ha, doğru." dedim gülerek. Aklım yarın gerçekleşecek olan partideydi. Kafamda sürüyle olasılık dönüyordu, hiç olmadığı kadar dağınıktı zihnim. Soruyu kısaca Osman'a anlatıp kitabı geri verdiğimde elma tabağına uzandım. Hepimizin ortasında duran elma tabağı boştu. "Hemen bitirdiniz mi elmaları?" diye söylendim. Fazlasıyla acıkmıştım. "Siz de acıktınız değil mi?" Hepsi senkron şeklinde başını sallayınca, Hasandan yanındaki telefonumu uzatmasını rica ettim. "O zaman arayalım, Sibel ablanız bize yemek getirsin!" Mutlu olmuşlardı, yemek düşüncesi boş midemi de mutlu etmişti. Sibel'in numarasını tuşladım ve ayaklarımı sallayarak açmasını bekledim. Sibel'in ailesi, buraya on beş dakikalık mesafede küçük bir lokanta işletiyordu. Çoğu gün yemek artardı, Sibel de gizli gizli bana getirirdi. İki çağrı sonrası telefonu açtığında sesi aceleci geliyordu. "Efendim Özgür," dedi hızlı hızlı. Arkadan tıkırtı sesleri geliyordu. "Yoğun musunuz?" diye sordum saate bakarak. "Senden yemek isteyecektik..." "Sipariş çok var bugün, yetiştiremiyorum. Ben de seni yardıma çağıracaktım." Çocuklara baktım. "Çok mu var?" "Evet, lütfen bana yardım et!" dedi isyankar bir sesle. İç çekerek ayaklandım ve çocuklara da kalkmalarını işaret ettim. Kitaplarını kucaklarına alıp toparlanarak beni beklediler. "Yardıma geleceğim ama önce bize yemek vermelisin." Çocukları kast ettiğimi anlamıştı. "Tamam," dedi hızlı hızlı. "Kaç kişisiniz?" "Altı!" dedim sırıtarak. Evde Hasan, Elif ve Osman vardı sadece ama Efe ve mahallenin diğer çocuğu Furkan'ı da çağıracaktım. Beleş yemek varsa hep beraber faydalanmalıydık! "Tamam tamam! Hadi gel hızlıca, bekliyorum." Telefon kapandığında kitapları evde bırakarak hazırlanıp çıktık hızlıca. Yol üstünden Efe ve Furkan'ı da alacaktım ama Furkan'ı evde bulamadığımız için sadece beşimiz yola çıkmak zorunda kalmıştık. On beş dakika yolu yürüyüp lokantaya vardığımızda neyse ki boş masa bulmuştuk. Çocukları masaya oturtup önlerine sıcak yemekleri koyduğumda çok acıkmış olmalılar ki hızlıca yemeye başladılar. "Abla, sen yemeyecek misin?" diye sordu Elif çocuksu sesiyle. Güldüm. "Sibel ablanın çok işi varmış, ona yardım ettikten sonra yiyeceğim, hadi siz doyurun karnınızı!" Beni dinleyip yemeklerine döndüklerinde Sibel'in yanına koşturdum. Beni geç kaldığım için biraz azarladıktan sonra hızlıca kafama kaskı geçirdi. "Motosiklet kullanmayı biliyordun sen, değil mi?" Başımı salladım. "Biliyorum da, bisikleti niye vermedin?" "Onu ben kullanacağım, çok sipariş alıyoruz bugün." Ellerime paketlenmiş yemek poşetini bıraktı. "Acil siparişi yetiştirmen gerek, al şunu." Üzerine yapıştırılan post-itte adres yazıyordu. "Motosikleti kullanıyorum tamam da adresi nasıl bulacağım?" Dışarı koşar adım yürüdüğünde onu takip ettim. "Hani geçen, otobüste giderken sana bir ev göstermiştim hayallerimdeki ev diye, hatırlıyor musun?" Bisiklete bindi. "Lila rengiydi hani? Büyük bir sitedeydi." Başımı salladım hızlıca. "Ha hatırladım!" "O sitenin karşısındaki beyaz ev işte." Bisikletin pedallarını çevirdi ve yanımdan uzaklaştı. "Hadi acele et!" Farklı yönlere doğru hareket ettik. Tarif ettiği evi bulup siparişi teslim ettikten sonra geriye döndüm, bir süre motoru sürdükten sonra Sibel'le karşılaşmıştım. "Hızlıyım değil mi?" dedi gülerek. Motoru yanında durdurdum. "Maşallah maşallah." Gözleri çevredeki binalardaydı. "Şu evlere bak." dedi hayranlıkla. "O zengin insanlar, böyle şatolarda oturuyorlar işte." Gözlerimi kısarak Sibel'in tarif ettiği evlere baktım. "O kadar da değil, abartma." Sibel beni duymuyor, kendi hayal dünyasının içinden konuşuyordu. "O insanlar kesinlikle çok farklı hayatlar yaşıyorlar Özgür. Biz bu dünyaya onları izlemeye gelmişiz, valla bak." İç çektim. "Bilmem... Ben öyle düşünmüyorum. Zengin veya fakir kavramı yok bu dünyada. Herkes kendi dünyasına karşı savaşıyor. Zengin diye tabir ettiğin insanlar, insanüstü değil sonuçta, herkesin benzer sorunları var. Onlar da acı çekiyor, onlar da sevilmiyor, her istedikleri olmuyordur onların da." "Nasıl her istedikleri olmuyor?" diye şaşkınca sordu Sibel. "Paraları var sonuçta, her istediklerini alırlar." Gülümsedim. "Klişe olacak ama, paranın alamadığı şeyler var." Kaşlarını kaldırdı. "Ne mesela?" "Sevgi," dedim. "Güven, şefkat..." Ona baktım. "Nefes... Bunları alamazlar mesela." Biraz yüzü asılmış gibiydi. Sibel kişilik olarak iyi biri olsa da abartıyı ve gösterişi seviyordu. Paranın her şeyi halledebileceğini düşünüyor, zenginliğe imreniyordu. Halbuki durumları kötü değildi, sadece bu çevrede oturacak kadar gelirleri yoktu. Yine de karınları doyuyordu. Sibel güzel bir evde oturuyor, güzel kıyafetler giyiyor, istediği kitabı alabiliyordu. Yaşından ve ergenlik döneminden dolayı izlediği gösterişli dizilerden etkilenmesini anlayabiliyordum. Emre abiye bu nedenle sempati besliyordu, Emre ve çetesinin iyi para kaldırdığı mahalleli tarafından iyi bilinen, su götürmez bir gerçekti. Ve bu gerçek onu Emre'ye itiyordu. Çeteyi dip bucak araştırdığım için, grubun içindeki en leş gerçekleri bile biliyordum ve bu yüzden benim bulaştığım çöplüğe onun da bulaşmamasını temenni ediyordum. * Ertesi gün okula gittiğimde bizim aşk üçlüsünü göremedim. Sadece telefonumda, dersten çıktıktan sonra Arın tarafından gönderilmiş bir mesaj vardı. Adnan Ziyagil: Akşamki partiyi unutma. Parti hala gündemindeydi, iyi ki öyleydi. Bu akşam da Emre abinin söylediği ihale belgelerini alamazsam, başım çeteyle belaya girecekti. Arın ve Ege'nin istediği, Demir Bora hakkında zayıf gerçekler serisi için hala vaktim vardı, onları bir süre daha oyalayabilirdim ama çeteyi oyalayamazdım. Üstelik bana güvenmedikleri de su götürmez bir gerçekti. Metroya binip evin yolunu tuttum. Geçen gece olanların üzerine Arınla konuşmamıştık, konuşmamız gerekiyor mu onu da bilmiyordum. Beni evden alacak mıydı? Aslında basit bir şekilde gelip gelmeyeceğini sorabilirdim ama sormak istemedim. Emre abi benim için ne olur ne olmaz araba ayarlayacağını söylemişti, eğer Arın gelecekse çetedeki kişilerle karşılaşması pek hoş olmazdı. Ne iş yaptığımı öğrenmesini istemiyordum. Saat beş gibi evdeydim. Hızlıca duş alıp saçlarımı kuruttum. Sibel'den dün makyaj malzemelerini istemiştim, bu anı bekliyormuşçasına sevinçle elime tutuşturmuştu makyaj çantasını. Sebebini sorguladığındaysa bir kaç yalanla onu geçiştirmiştim. Bir partiye gittiğimi öğrenirse, gelinin kız kardeşi makyajını yapmaması için kimse önüne geçemezdi. Öğrendiğim tekniklerle makyajı tamamladığımda yarım saatin geçtiğini fark ettim. Arın'ın aldığı elbiseyi astığım dolaptan çıkardım. O gün üstünkörü göz atmıştım, şimdi ise alıcı gözüyle bakıyordum. İnce askılı, derin v yaka lila rengi zarif bir elbiseydi. Elimde uzun görünse de, üzerime giydiğimde boyumdan dolayı oldukça kısa durmuştu. Oldukça dikkat çekici bir elbiseydi. Yine Sibel'in aksesuar koleksiyonundan aldığım elbiseyle uyumlu bir kaç bileklik ve küpeyi taktım. Arın'ın aldığı ince bantlı, krem rengi topukluları da giydiğimde hazırdım. Bu gece için içimde, bastırmaya çalıştığım bir tedirginlik vardı. Bakalım her şey plana göre mi gidecek, yoksa kader yine bildiğini mi okuyacaktı?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD