18

1573 Words
"İyiki mi doğdum? Güldürme beni, iyikiymiş..." diye söylenerek umursamazca Zerter'in bana on yedinci doğum günüm için gönderdiği hediye kutusunun üstündeki "iyi dilek" temalı kartı buruşturarak çöpe attıktan sonra kutunun renkli kartonunu parçalayarak açmış ve son olarak da kapağı açıp yeni bilgisayarımı üstünkörü incelemeye başlamıştım. Buraya geleli sadece bir sene olmasına rağmen isteklerimin yerine getirilmemesi gibi sinir bozucu bir durumun benim sorun çıkarma potansiyelimi arttırdığını çok iyi tecrübe ettikleri için belli kısıtlamalar koyarak isteklerimi geri çevirmemeye özen gösteriyorlardı ve benim için bu dört duvarın biraz daha katlanılabilir bir yer olması da bu şekilde sağlanıyordu. Emily denen yaratık için pahabiçilmez bir pil olarak işe başladığımdan bu yana yerine getiremeyeceklerini söyledikleri tek isteğim, birkaç ay önceki sürücülük dersleri almak istemem olmuştu ve sonucu da, Zerter'ın tehditlerimle daha fazla başa çıkamayarak merkez binası sınırları içinde güvenlik görevlilerinden birini bana sürücülük dersleri vermek üzere görevlendirmesiyle sonlanmıştı. Aslına bakarsak isteklerimi yerine getirmek zorunda olduğunu o da çok iyi biliyordu, çünkü güvenlik kameralarından birinin yarım saatlik bir görüntüsünü oldukça uğraştırıcı bir çaba sonucu elime geçirmiştim ve bu görüntüler de o yaratık kızın benim enerjimi vahşice sömürdüğü kayıtlardan birine ait olduğu için bir nevi Zerter'ı köşeye sıkıştırmıştım. Tabiki Zerter, bu görüntüleri polis merkezindeki ekranlarda görmek istemediği için dediklerimi reddedemezdi, ancak onun şartlarını kabul etme zorunluluğu da bana düşüyordu çünkü sınırı aşar ve kaçmaya çalışırsam, zarar verecekleri ilk kişilerin babam ve arkadaşlarım olacaklarından adım kadar emindim. Bilgisayarı alarak yatağıma yüz üstü yatarak bilgsayarı karıştırırken yanlışlıkla kamerayı açmamla birlikte ekrana yansıyan görüntüm, beni birkaç saniyeliğine duraksatmıştı. Enerjimi bu şekilde özümsemeye başladıklarından beri, hastane odasında gördüğüm ruhsuz çocuklar gibi saçlarım beyazlamaya başlamıştı, ancak onlara oranla benimki biraz daha canlı ve metalik bir renkti, muhtemelen imper denilen enerji türümün tamamen yok olmamasıyla bir ilgisi vardı. Yine de bu, beyaz olduğu gerçeğini değiştirmiyordu sanırım.. Her neyse... Son bir senem, içimdeki bu enerjinin ne olduğunu araştırma, merkeze karşı elimde koz toplama ve tüm işlerimi gizlice halletme yolunda geçmişti. Elimdekilerin ne halta yarayacağından şimdilik emin değildim, ancak yapabileceğim başka bir işim de yoktu. Ayrıca hayatın karşıma neyi ne zaman çıkaracağı da hiç belli olmadığı için düşman olarak gördüğüm tarafa karşı elimde bir şeyler bulundurmanın iyi olacağını düşünmüştüm. Yani, en azından zayıf noktalarımı korumak için bunlara ihtiyacım olacağı kesindi, sadece ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyordum o kadar. Omuzlarıma kadar gelen beyaz saçlarımı bileğimdeki tokayla özensizce topladıktan sonra bilgisayarı karıştırma görevine geri dönmüştüm. Tabiki, diğer isteklerimde de olduğu gibi bunun da kısıtlamaları vardı. Bilgisayarın internet erişimi gibi bağlantıları uçtan uca şifrelemelerle kısıtlanmıştı ve şimdiki bilgimle bunu kırabileceğimi hiç sanmıyordum. Ayrıca kırsam bile, Zerter'ın aldığı önlemlerin bundan haberdar olacağını ve saniyesinde kapımda bir düzine asker bulacağımı bana düşündürmüyor da değildi. Ana ekranda görünen ve Zerter'in halime gülercesine yüklediği birkaç bilgisayar oyununa düz bir ifadeyle baktıktan sonra bilgisayarı kapatarak masama koymuş ve kutuları toplamak için aşırı üşengeç hissettiğim için hepsini yatağımın altına iteklemiştim. Nasıl olsa en odadan çıkınca görevliler gelip odamı düzenleyip herhangi bir sorun olup olmadığını kontrol etmek için eşyalarımı özenle inceledikten sonra çöpleri de kendileri atabilirlerdi. Derin bir nefes vererek yatağa uzanmış, ve yanımdaki pencereden masmavi gökyüzünü durgun bir ifadeyle izlemeye başlamıştım. Bu son bir senedir, bu binadaki birkaç insan dışında kimseyi görmeme izin verilmiyordu ve yaklaşık 6 ay önce babama ölümümün onaylandığıyla ilgili uzun bir rapor göndermişlerdi. Hatta benim için sahte bir cenaze töreni düzenleyecek kadar ileri gittiklerinden bile haberdardım. Bu durumun, benim artık bu binadan sadece cesedimi çıkabileceği anlamına geldiğini biliyordum ve her zaman yaptığım gibi sadece bugünüme odaklanarak nefes aldığım her gün için şükretmeye devam edecektim. Kaçma gibi bir düşüncem hiç olmamıştı, çünkü bunun için gerçekleşmesi zor olan bir seçeneğim bile yoktu. Olay oldukça basitti. Uslu bir çocuk olarak öl, ve ailen zarar görmesin... Ben de böyle oluyordum işte. Uslu bir çocuk olup sessizce kaderimi kabulleniyordum... Yani en azından onlar öyle sanıyordu. Tüm bu zaman boyunca elimde biriktirdiğim birkaç kanıt; imper özümsemesi sırasında çekilen kamera kaydı, durumumla ilgili birkaç rapor ve bana verdikleri ilaçların birkaç fotoğrafından ibaretti ancak bunların ne kadar değerli kanıtlar olduklarını iyi biliyordum. Bu yüzden hepsini gizli tutmaya devam etmem önemliydi, ve kimsenin yaptıklarımdan haberdar olmaması için oldukça büyük bit çaba sarfediyordum. Üzerimdeki denetim oldukça fazlaydı ve Zerter kesinlikle beni hafife almıyordu. Hatta bana fotoğraf makinesini aldığı ilk günler neyin fotoğrafını çektiğimi görmek için filmlerin hepsini tek tek kontrol eder ve ondan fotoğraf saklama ihtimalimi göz önünde tutarak kutuda kalan filmleri tek tek sayardı. Tabi sonraki zamanlarda bunun için fırsatı pek olmasa da, beni kontrol etme konusunda hala üstüne tanımıyordum. Bu kanıt toplama görevinden sonraki önceliğim ise içimdeki enerjinin ne olduğunu anlamak ve araştırmak olmuştu. Doktorların odalarında benimle ilgili MR sonuçlarını veya buna benzer belgeleri görmek benim için birkaç kez mümkün olmuştu, ancak çok fazla incelememe fırsat vermedikleri için ayrıntılı olarak bilmesem de, görsel hafızama teşekkür etmeliydim sanırım. Gördüğüm şeyleri net olmasa da hala gözlerimin önüne getirebileceğim kadar hayal edebiliyordum. Filmlerde genel olarak vücudumdaki bazı damarlar esas alınmıştı ve bu damarların kaynağı, midemin hemen üstündeki bir bölgedeydi. Damarlar ise kollarıma, bacaklarıma ve beynime kadar ilerleyebiliyordu ayrıca, hastanedeyken babamın "beynimin tedaviyi kabul etmesi" temalı konuşması da aklıma gelince, bu enerjinin bir şekilde kontrol edilebilir bir şey olduğunu da düşünmemiş değildim. Ne de olsa beyin vücudun kontrol mekanizmasiydı ve bu tuhaf enerjinin beynimle bağlantılı olmasının tek açıklaması, onu kontrol edebilecek olmamdı. Belki de hastanedeyken makine aracılığıyla annemin enerjimi çekmeye çalışırken bilincimin kapanmasını bu denli önemsemesi de bu yüzdendi. Benim bunu kontrol edebileceğimi bildiği için bu enerji akımını engellememi istememişti.. Tabiki bu düşündüklerim basit teorilerden ileriye gidememişti ve elimdeki tezlerimi destekleyebilecek yeteri kadar kanıta sahip olmadığımı kendime hatırlatma ihtiyacı duymuştum. O sırada kapımın tıklatıldığını duyunca ağır hareketlerle yatağımda doğrulurken kapıdaki kişiye "Gir." diye seslenmeyi eksik etmemiştim. İçeriye girmeden kapıyı açan Zerter keyifle gülümseyerek bana kapıdan bakmış ve "Hediyeni beğendin mi?" diye sormuştu. Ben ise duygusuz bir ifadeyle başımı sallayarak hafifçe gülümsemeye çalışmış ve "İçinde oyun bile var." diye konuşarak ağırca ayağa kalktıktan sonra ona doğru ilerlemeye başlamıştım. Bu son zamanlarda biraz zayıflamıştım ve sadece yürümek bile beni kolayca yorabiliyordu. Bu yüzden ağır hareket etmeli ve her şeyi kontrol altında tutmalıydım. Bilincimi kaybetmem, benim için büyük bir dezavantajdan başka bir şey değildi çünkü. "Beğenmene sevindim." diyerek bir adım geri çekilere geçmeme izin verirken odamın kapısını kapatarak Zerter'la oldukça aşina olduğum koridorda yürümeye başlamıştım. "Geçen hafta senden istediğim şeyi yaptın mı?" diye sorunca, sanki bunu soracağımı biliyormuş gibi cebindan çıkardığı metal bir flash diski bana uzatmıştı ancak onu reddederek "Kanla ıslanıp bozulmasını istemiyorum. Özümsemeden sonra ver." diye söylenmiştim. O da bunu söylememe sessiz kalarak flash diski yeniden cebine koymuştu. -5.kata gelerek aynı klasik koridordan geçerek, sanki ilk günümmüş gibi aynı boş labaratuvar odasında bağlı bir şekilde oturan Emily denen kızın görüş açıma girmesine isin verirken, ilk günün aksine kalbim korkuyla atmıyor veya herhangi bir tedirginlik hissiyatıyla boğuşmuyordum. Daha çok, hissizdim sanırım.. Bir senedir her hafta gördüğüm bu manzara artık bana su içmek kadar doğal geliyordu. Yine de, önceki seferlere oranla daha sağlıklı görünüyordu. Saçları daha canlı, bir deri bir kemik olan bedeni daha dolgundu. Ayrıca odaksız olan ve bir ölüden farklı olmayan ela gözleri de daha odaklı ve canlı görünüyordu. Son bir sene içerisinde gözle görülen bir farkla kendini toparlamıştı ve bu sağlıklı manzara bana biraz itici geliyordu çünkü bu noktaya gelme aşamalarına bizzat katkıda bulunduğum için durum pek iç açıcı değildi. Aynı seri hareketlerle odadaki doktorlar odayı terk edip arkalarından kapıyı kilitlerken Emily denen kızın kollarındaki kelepçeler açılmış ve odayı fetheden sessizlikle bizi başbaşa bırakmıştı. Gözlerim kızı üzerinden bir saniye bile ayrılmazken kız ağır hareketlerle ayağa kalkmış ve gülümseyerek bana doğru bir adım atmıştı. "Merhaba, ben Emily. Sen de..." Bana doğru adımlarken onun donmasını ve cümlesini yarıda kesmesine neden olan şey, benim tedirgin bir şekilde geri adımlamam olmuştu. O ise, bu durum ona bir şeyler hatırlatmış gibi olduğu yerde kaskatı kesilmişti. "Üzgünüm." diye konuştu kendisini hızlıca toparlayarak yeniden mütevazi bir ifadeyle gülümsemesine devam ederken. "Seni korkuttum mu? Bir şey yapmayacağım, sadece arkadaş olmak istemiştim." Derin bir nefes vererek bu durumdan sıkılmış gibi bir yüz ifadesi yaparak "Neyden bahsediyorsun?" diye konuşmaya başlamıştım. "Ne yapacaksan bir an önce yap ki ben de bu lanet yerden bir an önce kurtulabileyim." "Sa-sadece arkadaş.." "Senin gibi bir yaratıkla arkadaş olmak mı?" diye konuşarak onun sözünü kesince, kız ürkek bir ifadeyle bana bakmaya devam etmişti. "Komik olma.. Beni öldüren biriyle neden arkadaş olayım?" "Be-ben neden bahsettiğini bilmiyorum." diye cevap verirken gerçekten endişeli bir ifadesi vardı. "Sen ilk kez görüyorum ve hiç arkadaşım olmadığı için birlikte vakit geçirebileceğimizi düşünmüştüm." Sessiz kalarak ona bakmaya devam ederken, rol yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyordum. Hareketleri ve tavrı o kadar gerçekçiydi ki, ondan oyunculuk dersleri almak istememe neden oluyordu. Yine de bir anlığına gerçekleri söylüyor olabileceğini de düşünmeden edememiştim, çünkü bir yaratığa göre fazla masum bir ifadesi vardı. "Ben... Uzun bir süredir hastayım ve son birkaç senedir bilincim kapalıydı. Babam beni iyileştirmek için çok çabaladı ve uyandığımda sonunda beni iyileştirecek ilacı bulduklarını söylediler. Hatta bana bu ilacı göstermek için beni buraya getirdiklerini söylemişlerdi, ama hala neler olduğunu anlayamıyorum." Onun açıklaması yüzünden bir süre sessizce yüzünü izlemeye devam etsem de, yüzü sanki ona inanmamı söylüyormuş gibi masum bit ifadeyle duruyordu. Söyledikleri kulağa yatkın gelse de, bunca zamandır bana çektirdiği acılar yüzünden ona sempati beslemek kendimden tiksinmeme neden oluyordu. Bu yüzden umursamaz bir ifadeyle üzerimdeki tişörtün boynunu çekiştirerek sağ omzumu tamamen açıkta bırakmış ve umursamazca "Bir an önce bitir ve gitmeme izin ver. Bir yaratıkla aynı odayı paylaşmak benim için yeterince zor, bunu uzatmanın da bir anlamı yok." dediğimde kız duraksayarak üzgün bir yüz ifadesiyle "Bana neden yaratık diyorsun? Çok mu çirkinim?.." diye karşılık vermişti. "Çirkin değilsin, bir yaratıksın. Şimdi bir yaratık gibi davranmaya devam et ve beni daha fazla oyalama."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD