20

1733 Words
"Bugün oldukça verimliydi. Çok fazla şey öğrendim.." diye yorgun bir şekilde kendimi yatağıma atarken gözlerimi pencerenin dışındaki ışıklı dünyaya çevirerek karanlık geceyi biraz olsun aydınlatan ay ve yıldızlara bakmaya başlamıştım. İçimdeki enerjinin yapısıyla ilgili okuduğum raporlardan çıkardıklarımı üstünkörü aklımdan geçirerek bunu daha anlaşılır bir dile çevirirken gözlerimi kırpmadan gökyüzünü izlemeye devam etmiştim. İmper dedikleri şey, tam olarak enerji kesemde bulunan ve benim "enerji çeşitliliği" diye adlandırdığım kısımlardı. Röntgen ve MR sonuçlarına bakarsak, görünüşleri bir kese dolusu şeffaf misketi andırıyordu, ayrıca onlara imper yerine misket demek bana anlamsızca daha güzel geliyordu, ayrıca bu misketlerin içinde de o çok kıymetli olan enerji bulunuyordu. Bu kadar ayrıntılı olarak bilmesem de içgüdü olarak yaptığım "kendi bedenimden ayrılma" olayı da, bedenimdeki misketlerle bedenimden bir enerji formu olarak ayrılmak ve geride de enerjiyi bırakarak Emily'nin bunu özümsemesini beklemek de bana düşüyordu. Sonrasında misketlerimi yeniden enerjiyle doldurmam mümkündü ancak misketlerimi yerse, durum oldukça vahimdi. Üstelik sadece beni de etkilemiyor, bana bağlı olan tüm deneklerin de hayatlarını tehlikeye atıyordu. Bu bağlar da, bedenimden ayrıldığım zamanlarda gördüğüm bedenimin çeşitli bölgelerinden çıkan ve genel olarak bir örümcek ağı kadar ince olan mavi enerji iplerinden ibaretti. Bu bağların görevi ise basitti... Diğerlerini hayatta tutmak. Bağlayıcı olmamın ve Emily için basit bir batarya olmamın sebebi olarak da sayılabilirdi bu durum. En başından beri beni dönüştürmeye çalıştıkları şey buydu, diğerleri için bir enerji kaynağıydım. Misketlerime ince bir enerji ipiyle bağlı olan denekler, enerjilerini böyle kullanabiliyorlar ve vücutlarında bulunan dengesiz enerjiyi bu şekilde stabil hale getirebiliyordu. Bu bağın ise iki görevi vardı. Birincisi, misketlerime özel olan güçleri kullanabilmelerine olanak sağlıyordu; ne de olsa enerjilerinin bulunması, imperlerinin bulunmadığı gerçeğini değiştirmiyordu. İkincisi ise hayatta kalmalarını sağlıyordu. Bedenlerindeki enerji son derece kararsız olduğu için onlar bu bağlar aracılığıyla güçlerini kullanırken beyinleri çok fazla hasar alıyordu ve bu da onları 2-8 gün içinde öldürüyordu, ki bu durumda da enerjilerin kullanım merkezinin beyin olduğu teorim tamamen ispatlamış oluyordu. Enerjileri onları öldüren şey ise, vücutlarında kontrolsüz bir şekilde bulunmaları da, onlar güçlerini kullanmasalar bile bu enerjinin onları içten içe tüketmeye yeteceğini haykırıyordu. Böylesi bir senaryoda, ya içlerindeki enerjiyi çıkarmamız gerekiyordu -ki bu iyi bir fikir değildi, ne de olsa vücutları bunu zamanla üretmeye devam edecekti- ya da bu enerjiyi daha kararlı bir hale getirmelerini öğretmeye çalışmalıydım. Güç kullanımında tamamen uzman olmasam da, merkezdeki boş zamanlarımda sürekli bunları kullanmaya çalışmış ve belli bir yol kaybetmiştim. Derin bir nefes alarak yatakta yan dönerek gözlerimi kapatmış ve kolumu da başımın altına alarak düşünmeye devam etmiştim. Aklımda olan ve yeni bir hedef belirleme amacıyla ortaya attığım en düşündürücü soru, benim bu bağları nasıl kullanacağımdı. Dört bir yanım kanımı çeken insanlarla çevrelenmiş ve bu bağları nasıl kullanacağını bilmeden öylece ölmeyi bekleyen günah keçisiymiş gibi hissediyordum. Yine de dert ettiğim veya kafaya taktığım tek sorun da bundan ibaret değildi. Aklımda "önemli" katagorisinde 1.sıraya yerleşen "Ben ölünce diğerlerine ne olacak?" sorusu da oy birliğiyle galip gelerek düşüncelerimin merkezinde bana el sallıyordu. Ne de onların ölmelerini engelleyen bendim, ama onların beyninin hasar görmesine neden olabilecek şekilde enerjilerini kullanmalarına olanak sağlayan yegane kişi yine bendim. O sırada uçuyormuşum gibi tuhaf bir hise kapılan bedenim yüzünden gözlerimi açarken görüşümün yeniden yükseldiğini ve bedenimden ayrıldığımı fark etmiştim. "Ah." diye bıkkın bir ifadeyle enerjiden oluşam mavi ellerimle yüzümü ovarken istemsizce söylenmeye devam ediyordum. "Bunu niye kontrol edemiyorum? Zırt pırt bedenimden fırlamak güzel bir his değil..." Derin bir nefes alarak tam bedenime dokunarak geri dönmek üzereyken, uyuyan bedenimden çıkan ince iplikler dikkatimi çekerek beni duraksatmıştı. İstemsizce parlak olan iplerden birine dokunduğumda ise görüşüm, bedenime geri dönerken hissettiğim gibi kararmış ve yeniden hafifçe aydınlanmıştı. Kendimi kırmızı bir gece lambasını aydınlattığı karanlık bir odada bulurken bakışlarım önce bedenime, ardından da yeniden odaya dönüştü.. Bedenimin, normal enerji mavisi halinden pek eser kalmamıştı ve üzerimdeki siyah hastane kıyafetlerinin yanında eski kahverengi saçlarımla birlikte odanın ortasında dikiliyordum. Sorun ise, bedenimin biraz şeffaf olmasıydı sanırım. Elimi kaldırarak kırmızı gece lambasına doğru tuttuğumda, arkadaki lambayı kolaylıkla görebiliyordum. Siyah tonlarına hakim olan odanın her bir köşesi çeşitli eşyalarla donanmış gibiydi, ve hatta duvara dayalı olan gitar ve tennis raketini de es geçmek istemiyordum. Odanın sol duvarı geniş bir gardrop ve çalışma masasıyla doldurulurken odanın tam ortasındaki koyu renkli geniş yatakta birinin yattığını fark etmem biraz uzun sürmüştü. Sessiz adımlarla, sanki bir rüyanın içindeymiş gibi yatak başlığının üzerindeki duvara asılı olan fotoğraflara göz gezdirirken, ortadaki resimde Aras'ın ailesiyle çekilmiş bir küçüklük fotoğafı olduğunu fark etmiştim. Küçük elleriyle ailesinin ellerini sıkıca tutmuş ve pembe yanaklarıyla kocaman gülüsüyordu. Sevimli... Aras'ın yatağına doğru ilerleyerek yatağa oturmak için bir hareket edeceğim sırada yatağa dokunan elimin yatağın içinden geçtiğini fark edince derin bir nefes vererek oturmaktan vazgeçmiş ve kollarımı birbirine sararak etrafa bakmaya devam etmiştim. Gözlerime takılan ve yatağın hemen yanındaki sehpanın üzerinde duran camı kırık çerçevedeki fotoğraf ise, dikkatimi çeken önemli bir detaydı. Oyun odasında öğretmenimize çektirdiğimiz bir sınıf fotoğrafıydı ve herkesin bir arada olduğu tek fotoğrafımızdı. Mutlu gülümsemelerin bulunduğu bu kusursuz karedeki tek kusur ise, camın kenarındaki çatlak kısımdan ibaretti. "Bu günü hatırlıyorum." diye ağırca konuşurken bir elimle de çerçevedeki gülümseyen yüzlere dokunmaya çalışıyordum ancak eli sürekli içinden geçip duruyordu. "Oyun odasından ayrılacağımız ve gruplar halinde başka katlara gönderileceğimizi öğrenmiştik. Birbirimizin yüzlerini unutmak istemediğimiz için öğretmenin de tavsiyesiyle fotoğraf çektirmeye karar vermiştik. Martin, Melany'nin ön sırada olduğunu öğrenince çok ağlamıştı değil mi?" diye kendi kendime gülümserken fotoğraftaki yüzlere özlemle bakmaya devam etmiştim. "Fotoğrafta bile ağladığı nasıl da belli. Burnu hala kıpkırmızı görünüyor." diyerek Aras'ın yatağına döndüğüm sırada, onun başını battaniyenin altından çıkarmış bir şekilde ve her an ağlayabilirmiş gibi bir yüz ifadesiyle bana baktığını fark edince duraksayarak ona bakmaya başlamıştım. Sadece bir ihtimaldi ama beni duyabildiğini görmek beni biraz şaşırtmıştı. Çünkü enerji formundayken kimse beni görmüyor ve duymuyordu, ancak bağları kullanınca sanırım işler biraz değişiyordu. "Neden?" diye mırıldandığını duyunca, dikkatimi yeniden Aras'a vermiştim. "Neden bana bunu yapıp duruyorsun?" diye dolu dolu olan gözleriyle birlikte yatakta oturur pozisyona gelirken üzerindeki battaniyeyi iterek yeniden bana çevirmişti gözlerini. Ben ise onun sorusunu anlamadığım için sessiz kalarak yüzüne bakmaya devam etmiştim. Gözlerini benden ayırarak önündeki ellerine çeviren Aras gözyaşlarını hızlıca silerek konuşmaya devam etmişti. "Cenazene geldiğim günden beri yine yine ve yine... Sürekli rüyalarıma gelip duruyorsun. Üstelik geçen hafta bana veda etmemiş miydin? Bir daha gelmeyeceğini, ve seni unutmam gerektiğini söylememiş miydin? Bir haftadır rüya da olsa geri dönmen için sana yalvarırken neden gelmedin!" Onun bu çaresiz hali karşısında sessizliğimi korumaya devam etmiştim. O sırada hızla buraya yönelen birkaç adım sesinin ardından kapı hızla aralanmış ve Ali amcayla Defne teyze endişeli ifadelerle kapıda belirmişti. Ali amca etrafta bir sorun olmadığını görünce bir nebze de olsa rahatlarken Defne teyze "Oğlum.. İyi misin? Bağırdığını duyduk ve biz.." demesine kalmadan oğlunun yaşlı ve şaşkınca ona bakan gözlerini görünce susarak Aras'ın yanına oturmuş ve ona sıkıca sarılmıştı. "Sorun yok... İyi olacaksın, sadece kabustu.. Geçip gitti." Oysa Defne teyzenin sıcacık kolları arasında teselli ettiği Aras'ın şaşkın gözleri bendeydi. Ben ise burukça gülümseyerek onları izliyordum, ne de olsa bu bağ aracılığıyla Aras beni duyabiliyorsa, bunun anlamı diğerleri için bir hayaletten ibaret olduğumdu. Ben aslında, Aras'ın zihnindeki bir görüntüden ibarettim değil mi? Onun sadece görüp duyabildiği, ancak asla dokunamayacağı gerçek olmayan bir görüntüden ibarettim... "B-bu.. gerçek mi? Rüya görmüyor muyum?" diye mırıldanan Aras şok içinde bana bakmaya devam ederken annesinin Aras'tan ayrılarak "Uyandın. Hepsi gerçek." diye onu teselli etmesi onu daha büyük bir şoka itmişti. Gözleri odadaki kişiler arasında mekik dokuyor, neyin gerçek olduğunu ayırt etmeye çalışıyor gibiydi. "S-sen... gerçek misin?" diye bana sorduğunda ise, cevap vermeden sadece gülümsemekle yetinmiştim. "Ne?" diyerek Defne teyze başını çevirerek benim olduğun bölgede gözlerini gezdirirken Aras'ın baktığı şeyi bulmaya çalışmıştı ancak herhangi bir anormal durum göremediği için endişeli gözleri yeniden Aras'a dönmüştü. "Onu... Görmüyor musun?" diye beni gösterircesine kaldırdığı işaret parmağıyla ortamı gergin bir sessizlik ele geçirirken derin bir nefes alarak konuşmaya başlamıştım. "Ben sadece senin zihnindeki bir yansımayım. Onlar beni göremez veya duyamaz Aras." "Sen ne..." diye bana cevap vermek üzereyken hızla sözünü keserek yeniden konuşmaya başladım. "Bana cevap verme. Ailen senin delirmeye başladığını düşünüyor. Sadece gülümse ve şaka yaptığını söyle." dediğimde birkaç saniye bana bakmaya devam ettikten sonra yutkunmuş ve annesine dönerek keyifli bir kahkaha patlatmıştı. "Yüzlerinizi görmeliydiniz." diye gülmesinin arasından keyifli bir şekilde "Sadece şakaydı. İnanacağınızı bile düşünmemiştim!" demesi de ailesine rahat bir nefes aldırmıştı. "Kalbime indiriyordun!" diyerek Aras'ın omzuna şakasına vuran Defne teyze bir eliyle kalbini tutarken bir yandan da kahkahayla gülen Aras'a bakarak gülmemeye çalışıyordu. "Cidden delirdiğini sandım." "Özür dilerim. Sadece biraz eğlenmek istemiştim." diye kahkahalarına son veren ve gülmekten yaşaran gözlerini silen Aras, gülümseyerek annesine bakarken babası da gülerek onlara yaklaşmış ve "Sonunda gülümsediğini görebildik." demişti. "Buna ihtiyacım vardı. Hayatım boyunca yas tutamam, değil mi?" "Bunu senden duymak güzel." diyerek elini Aras'ın omzuna koyan Ali amca, sıcak bir gülümsemeyle oğluna bakınca Aras da elini babasının elinin üzerine koymuş ve gülümsemişti. "Uyumak istemiyorsan aşağıda bizimle film izlemek ister misin?" "Hayır, çok geç oldu. Uyuyacağım." diyerek onları yanıtlayan Aras gülerek eklemişti. "Ama yarın annemin o mükemmel ızgara köftesinden yersem tüm hayat enerjim yerine gelebilir." "Mükemmel olacak." diye konuşan Defne teyze de yataktan kalkarak eşinin yanına gelirken Ali amcanın "Her zamanki gibi." diye eklemesine Defne teyze gülerek karşılık vermişti. "O zaman iyi geceler." diyerek oğluna yaklaşan ve Aras'ın başına sıcak bir öpücük konduran Defne teyze "Sessiz kalma, ne olursa olsun bize anlatabilirsin tamam mı? Biz hep senin yanında olacağız." diye eklemekten de kendini alamamıştı. "Biliyorum." dedi Aras samimi bir şekilde gülümseyerek. "Teşekkür ederim." Ve böylece Aras'ın ailesi odayı ağır ağır gülümsemeler eşliğinde terk ederken kapı kapanır kapanmaz Aras'ın yüzündeki gülümseme birden solmuş ve bakışları bana dönmüştü. "Doğruyu söyle. Şizofren mi oluyorum?" "Hayır." dedim gülerek. "Hayal değilim, sadece zihninin bir yansımasıyım. Senden ayrı bir bilincim var." "Y-yani hala yaşıyor musun?" diye konuşurken gözlerinin parlaması, içimdeki bir şeyleri kırıp dökmekten başka bir işe yaramamıştı. "Bedenim yaşıyor, ama çok fazla vakti kalmadı." diye tereddütle konuştuğumda Aras'ın hızla yatağın üzerinden atlayıp bana doğru yaklaşmaya başladığını fark edince ayaklarım geri geri gitmeye başlamıştı. "Nerede? Bunca zaman seni aradık ama kimse yerini bilmiyor ve yerini bilenler de söylemiyordu. Polislere hemen haber verip seni kurtarırsak yaşayabi-" "Bana dokunma!" diye bağırarak Aras'ın konuşurken bana doğru uzattığı elinden kaçınırcasına durup bağırırken Aras'ın kaskatı kesildiğini görmüştüm. "N-neden.." "Sana söylemem gereken şeyler var ve bana dokunursan geri dönmek zorunda kalacağım!" diye telaşla konuştuğumda elini çekerek birkaç adım geri çekilip bana üzgün gözlerle bakmaya devam etmişti. "Buraya bedenimi kurtarmanı istemek için gelmedim, zaten ben bile artık kendi bedenimi yeterince kontrol edemiyorum. İçi boş bir cesetten başka bir şey değil çünkü!" "Ne.. Bu ne demek? Nasıl..." "Ben bir bağlayıcıyım ve tüm denekler de bana bağlı. Bedenimin ölmesi, hepinizin ölmesine neden olacak. Bu yüzden buradayım. Bedenim öldüğünde nasıl hayatta kalabileceğinizi öğreteceğim." ●○●
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD