Giriş
"Bu davanın üstesinden sadece sen gelebilirsin Bahar." dedi orta yaşlardaki patronum.
Bu zamana kadar girdiğim tüm davalardan başarıyla çıkmıştım. Bu davada alabileceğim herhangi bir olumsuz sonuç beni ürkütüyordu.
Gözlerim hırsla parlarken bu davayı kazanırsam kariyerimde bir üst seviyeye çıkma fırsatı beni cezbetmeye başlamıştı bile. Zihin süzgecimden bir kez daha geçirdim ve krem tonlarında döşenmiş odada gezdirdim.
Solmuş kahverengi gözlerine bakarak keskin bir tonda konuştum. "Kabul ediyorum."
*****
Kapalı cezaevinin kapısından girdiğimde içerdeki kasvetli hava beni karşıladı. Duvarın üst tarafındaki küçük pencereden sızan ışık huzmesi koridoru kısmen aydınlatıyordu. Gri renk boya yer yer soyulmuş, duvar dipleri simsiyahtı. Yanımda yürüyen iri yarı, kel gardiyan elinde salladığı copuyla bana müdürün odasına kadar eşlik etti. Kapıyı çalmadan önce rutubetli havayı derince içime çektim. İçeriden gelen gir komutuyla odaya adımımı attım.
Yılların ağırlığının yüzüne çöktüğü net bir şekilde belli olan, kır saçlı, bıyıklı cezaevi müdürünün uzattığı elini sıktım. "Merhaba. Ben Bahar Aksu. Savaş Kılıç'ın avukatıyım."
Eliyle işaret ettiği koltuğa oturdum. "Bir şey içmek ister misiniz?"
Küçük bir tebessüm dudaklarımı yokladı. "Hayır teşekkürler."
Elini telefonun ahizesine götürdü ve dört haneli numarayı tuşladı. "Serdar Savaş Kılıç'ı görüşme odasına al. Avukatı geldi."
Başımla ufak bir selam vererek yerimden kalktım. "İyi günler."
Buraya kadar bana eşlik eden gardiyan kapının önünde bekliyordu. Beni görmesiyle yürümeye başladı. Onu takip ederek ilerledim. Sağ tarafa döndüğümüzde önümüzdeki beş gri kapıdan en sondakine girmem için kapıyı araladı. Odanın ortasındaki demir ayaklı tahta masaya ilerledim. Masada karşılıklı duran eski sandalyelerden birine oturdum ve elimdeki çantadan üzerinde büyük harflerle Savaş Kılıç yazan dosyayı çıkardım. Yurtdışına giden tırlarından uyuşturucu çıktığı için buradaydı. Delillerin hepsi onu işaret ediyordu ve bu benim işimi gittikçe zorlaştırıyordu.
Çok geçmeden kapının gıcırdama sesini duydum. Başımı kaldırmadan önümdeki dosyaya bakmaya devam ettim. Karşıma oturduğunda bakışlarımı ona çevirmemle bir anlık şaşkınlık tüm vücudumu kapladı.
Karşımda şimdiye kadar gördüğüm en çekici adam duruyordu. Kirli sakalları, esmer tenine tezat oluşturan açık mavi gözleriyle günaha davet ediyordu. Yüzünde beliren alaylı gülüşünü gördüğümde öksürdüm ve yerimde kıpırdandım. Elimi uzattım. "Bahar Aksu."
Büyük ve kemikli ellerinin içinde kaybolan ellerim buz kesmişti. Fazla bekletmeden elimi çektiğimde dirseklerini masaya dayadı ve bana doğru eğildi. "İlk bilmeniz gereken şey burda olmaktan hiç hoşlanmadığım."
Yüzüme yerleşmeye fırsat arayan alaylı tavrımı bastırdım ve dikkatle gözlerine baktım. "Evet insanlar genelde burda olmaktan hoşlanmazlar."
Cevap vermeden beni süzdü. Dikkatini çekmek için konuştum. "Daha önceki avukatınızın dosyada yazdığı bilgilerden faydalanacağım fakat sizede sormak istiyorum. Şüphelendiğiniz birileri var mı?"
Gerildiğini görebiliyordum. Buz mavisi gözleri yangın yeriydi. Yumruklarını sıkarak derin bir nefes aldı. "Asım Karataş."
"Husumetiniz nedir?" dedim işime odaklanarak. Pekâlâ bu kolaydı, karşımda oturan adamın insanı deli edecek kadar yakışıklı olduğunu düşünmemeye çalışacaktım.
Tok sesiyle az öncekine nazaran daha sakin bir tonda konuştu. "Mallarını dışarıya çıkarmadığım için."
Asım Karataş adını boş bir sayfaya not edip altını belirginleştirmek için çizdim. Kalemi parmaklarımın arasında hareket ettirmeye başladım. Genelde stres altında olduğum anlarda yaptığım bir hareketti. Aşırı yakışıklı bir adamla 5 metrekare bir alanda karşılıklı oturmak ve ondan etkilenmemeye çalışmak hayli zordu. "Sizden içerde hiçbir olaya karışmamanızı istiyorum, en azından ben somut birşeyler bulana kadar."
Kısık bakışlarla başını yavaş yavaş salladı. Adam sessizlik yemini etmiş gibiydi, geldiğimizden beri sadece 3 cümle kurmuştu. Ama ilahi ses tonuyla sürekli konuşsun istiyordum sanki. Beynimdeki uyarı ışıkları kırmızı renkte yanmaya başlamıştı. İstemsizce sandalyemi geriye doğru ittim. Avuçlarım ter içinde kalmıştı. Saç diplerimin ağrıdığını hissediyordum. 'Bakma artık' diye isyan etmek üzereydim. Buz mavisi gözler üzerimde dolandıkça bende buz kesiyordum sanki.
Sakin hareketlerle sandalyemi itip ayağa kalktığımda o da beni takip etti. Şimdi burdan çıkacak ve sadece işime odaklanacaktım.
Tokalaşmak için elimi uzattığımda elimden çekip sarıldı. Vücudumun tüm fonksiyonları iflas etmiş gibiydi. Ne geri çekilebiliyordum ne de onu itebiliyordum. Adamın bu hadsizliği beni sinirlendirmişti. Kişisel alanımın ihlal edilmesi asla hoşuma gitmezdi ve adamı göreli daha kaç dakika oldu onu bile bilmiyordum.
Kulağıma eğildi. Sıcak nefesini tenimde hissettiğimde titrememek için kendimi tuttum."Yarın yine gel ve yanında telefon olsun." Geri çekildiğinde istemsizce üşüdüm. Son bir bakış fırlatıp odayı terketti.
Hala hareket edemiyordum. Nefesini bu kadar yakınımda hissetmek ve kokusunu solumak garipti.
İzlendiğimizi biliyordu ve isteğini bu şekilde iletmişti. Nefes almadığımı farkettiğimde ciğerlerim içime çektiğim havayla bayram etmişti.
Yanaklarıma hafifçe iki tokat attım ve kendime gelmeye çalıştım. Çantamı alarak omuzlarımı dikleştirdim ve geldiğim koridoru tekrar arşınlamaya başladım.
Telefon. Ah hadi ama ben kanuna hizmet eden biriydim, neden daha 5 dakikadır tanıdığım bir adam için suç işleyecektim ki?
*******
"Delireceğim adamı haklı çıkaracak hiçbir kanıt yok." dedim ve elimdeki dosyaları fırlattım.
Ömer gülüp yerdeki dosyayı alıp tekrar masaya bıraktı. Kahverengi gözlerini sevecen bir ifadeyle bana doğru çevirdi. "Sakin ol bunun altından kalkabilirsin."
Başımı onaylamazca iki yana salladım. Ümitsizlik tüm benliğimi kaplarken karamsar bir sesle konuştum. "Bu defa başaramayacakmışım gibi hissediyorum."
Ayağa kalktı. Jilet gibi ütülenmiş lacivert kumaş pantolonunu hafifçe silkeledi. "Yapacağını biliyorsun." Göz kırpıp odayı terketti.
Camın kenarına geçip düşünmeye başladım. Şehrin ortasında konumlandırılmış plazanın en üst katlarından birindeydim. Topuklu ayakkabımın ucunu yere ritmik hareketlerle vururken buz gözlü adamın masumiyetini kanıtlamak için deliriyordum. Tabi gerçekten masumsa...
Duvara asılmış büyük saate baktığımda cezaevine gitmem gerektiğini hatırladım. Telefon istediğini hatırladığımda alayla gülümsedim. Nasıl böyle bir şey yapacağımı düşünmüştü ki? Bu zaman kadar asla müvekkilerimin suçlarını kendime bulaştırmamıştım ve buna niyetimde yoktu.
Odamın cam kapısını çektim. Masada oturan stajyer öğrencilere kısa bir baş selamı verdikten sonra asansörü çağırdım.
Asansör geldiğini belli eden bir ses çıkardı ve kapıları açıldı. Içi oldukça kalabalıktı. Pahalı parfüm kokuları birbirine karışmıştı ve oldukça havasızdı. Kendimi asansörün metal duvarına iyice yasladım gözlerimi yere diktim.
Her katta duran asansör sonunda zemin kata geldiğinde aceleyle dışarı atıverdim kendimi. Otoparka indiğimde arabayı farkettiğim yeri hatırlamak için kısa bir süre durakladım. Fazla sürmeden yerini hatırladığımda aceleci adımlarla ilerledim ve koltuğa yerleştim. Yaklaşık yarım saat süren bir yolculuktan sonra yine cezaevinin kapısındaydım.
Kapıdan girerken kendi telefonumu teslim ettiğimde getirmediğim telefonun tedirginliğiyle avuçlarım terlemeye başlamıştı. Elimi kadife eteğime silerken tedirgin adımlarla müdürün odasına gittim. Göz ardı etmeye çalışsam da adamın daha ilk dakikadan beri etkisi vardı üzerimde. Telefon konusunda bile ikilemde bırakmıştı beni, şimdi tepkisini düşünmek istemsizce tedirgin ediyordu.
Selamlaşma faslından sonra uzatmadan odadan çıktım. Geçen sefer bana eşlik eden gardiyan yine yanımda benimle aynı yolu arşınlıyordu.
Bana ara sıra attığı bakışlar daha tedirgin olmamı sağlarken saç diplerim ağrımaya başlamıştı. Görüşme odalarının kapıları görüş alanıma girdiğinde nerdeyse geldiğim yoldan kaçacaktım. Tuttuğum nefesimi titrekçe bırakırken açılan kapıdan içeri girdim. Kapıya arkam dönük bir şekilde oturduğumda sıkıca tuttuğum çantamı masanın üzerine bıraktım.
Kapının gıcırdamasını kulaklarımı doldurduğunda kendime engel olamadan arkama baktım.
Buz mavisi gözleri yerimde titrememe neden olurken dişlerimi sıktım. Geniş omuzlarını saran siyah tişörtüyle nefes kesici görünüyordu. Ah hadi ama sadece basit siyah bir tişörttü.
Başımı mekanik hareketlerle önüme çevirirken karşıma oturdu. Mavi gözleri yine beni izlemeye başladığında dikkatimi dağıtmak için dosyayı çıkardım ama o bir an olsun gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Rahatsızlık hissi içimde kara bir delik gibi büyürken dayanamadım. "Bana bakmanız bittiyse, " çantamdan çıkardığım dosyayı sakince masaya bıraktım. "asıl meselemize dönelim."
Ona döndüğümde tek kaşı alayla havaya kalkmış dudağının sağ tarafı çok hafif kıvrılmıştı. Hala konuşmuyordu. Sessizliği beni delirtmek üzereydi. İş dışında fazla konuşkan biri olmamama rağmen yanında geveze gibi hissetmeme mani olamıyordum. Bütün bunları bir kenara iterek duruma odaklandım. "Seni haklı çıkaracak hiçbir delil yok."
Dudakları düz bir çizgi halini alırken elini sertçe masaya vurdu. Hareketin aniliğiyle yerimde zıplarken kalbim korkuyla çarpıyordu. Alnında bir damar atmaya başlamıştı. "Ne demek yok? Ben sana beni haklı çıkar diye para ödüyorum avukat hanım!"
Öfkem içimde bir çığ gibi büyürken sesimin kontrollü çıkması için yutkundum. Yüzüm sinirle gerilirken ellerim yumruk halini almıştı. "Sesinizin tonunu ayarlayın. Bana bağıramazsınız." diye tısladım.
Sinirle büyüyen gözbebekleri ürkütücü bir siyaha bürünmüşken yavaşça yerini mavilere bırakmaya başladı. Onun sakinleşmesiyle nedensiz bir şekilde bende gevşemeye başlamıştım. "Yarın Serhat adında bir adam seni almaya gelecek. Bu konuda yardımcı olacak."
Tereddütle başımı sallarken boynuma yapışmış saç tutamını geriye attım. Bakışlarımı masaya çevirirken ona bakmadan konuştum. "İçerde herhangi bir sorun olmuyor değil mi? Sorun varsa koğuşunuzu değiştirme talebinde bulunabiliriz."
Masaya ritmik hareketlerle vuran parmağı durdu. "Benimle konuşurken gözlerime bak."
Gözlerimi yavaşça gözlerine çevirirken omuzlarımı dikleştirdim. Kızgındım ama belli etmemeye çalışarak yüzüme düz bir ifade yerleştirdim.
"İçerde tek bir sorun var, o da benim içeride olmam." diye konuştu. Delici bakışlarını tekrar bana sabitlediğinde bende bakışlarımı kaçırmadan ona baktım. "İstediklerimi getirdin mi?"
Başımı yana eğerek hafif asabiyet içeren bir şekilde konuştum. "Hayır, size bunu yapacağımı düşündüren nedir merak ettim?"
Duygudan eser olmayan, taş gibi katı birine dönüşüvermişti bir anda. "Sana para ödemem olabilir."
Sinirle ayağa kalkıp işaret parmağımı ona doğrulttum. "Sakın beni satın aldığınızı düşünmeyin, ben sizin emrinize amade adamınız değilim. Bu davaya bakıp bakmamak benim tercihim."
Bu sefer ben ondan önce odayı terkettiğimde içimde kadınsı bir gurur baş gösterdi. Vücudumdaki tüm kan beynime sıçramıştı sanki. Hayatımda gördüğüm en kendini beğenmiş insandı.
Kendi kendime güldüm. Yarın yoğun bir gün olacaktı ama ben saçma sapan şeyler düşünmekle meşguldüm.
****
Dosyalara gömülmüşken çalan kapıyla ara vermek zorunda kalmıştım. "Gir."
Içeri iri kıyım bir adam girdiğinde soru dolu bakışlarımı ona yönelttim.
Masama yaklaşıp elini uzattı ve kendini tanıttı. "Serhat. Savaş Bey gönderdi."
Dün bahsettiği adamı hatırladığımda elimi uzattım. "Evet, oturun lütfen."
Dün bir hışım geldiğim büroda patronumla yaşadığım uzun tartışmalar sonucu, beni tekrar ikna etmişti. Adama odaklandım fazla düşünmeden.
Adamın sağ kaşında derin bir faça izi vardı. Kısa tahminen 3 numara saçlarıyla ürkütücü bir görünümü vardı. "Birşeyler içmek ister misiniz?"
Adam başını olumsuz anlamda salladı. Ve elindeki belleği bana uzattı. "Burda Asım'ın şirkete geldiğinin kayıtları var."
Elimi çeneme götürdüm ve ovdum. Düşünceli bir tavırla sordum. "Uyuşturucuları tıra yerleştirmesi için içerde bir adamı olması lazım."
Adam donuk bakışlarını bana diktiğinde kaşlarımı kaldırdım. "Adamı bulmaya çalışıyoruz."
Bu işte birkaç parça eksikti ama çözemiyordum.
Başımı salladım ve belleği bilgisayarıma taktım. Şirketin girişinde bulunan kameranın kayıtlarını getirmişti. 1 hafta boyunca bir gün arayla sürekli şirkete gelmişti. Fakat bunu mahkemeye delil olarak sunamazdık zira hiç birşey ifade etmiyordu.
Yanaklarımı şişirdim bu gece cidden uzun olacaktı.
*****
Uykusuzluktan ağrıyan başımı tek elimle ovuştururken gözlerimi yoldan ayırmadım. Dikiz aynasından yansımama baktığımda göz altlarımın morardığını gördüm. 2 gündür yarım yamalak uykularla gün geçiriyordum. Sinir sistemim her an uyku moduna geçecek gibiydi. Sürekli ekrana bakmak gözlerimde kırmızımsı damarların belirginleşmesine neden olmuştu. Yaklaşık 2 gün boyunca kamera kayıtlarını incelemiştim. Şimdi Kılıç Holding'e Serhat denilen adamın yanına gidiyordum çünkü aramalarım sonuç vermiş tam vazgeçeceğim anda yakaladığım küçük ayrıntıyla şirketin içindeki köstebeğin kim olduğunu bulmuştum.
Arabayı yolun kenarına parkettim. Dikiz aynasından dağılmış saçlarımı düzeltmeye çalışarak indim. Savsak adımlarımı düzenlemek için olduğum yerde bir süre bekledim. Önümdeki kocaman binaya başımı kaldırarak baktım. Girişinde büyük aynalı harflerle Kılıç Holding yazan binaya ilerledim.
Içimdeki nedensiz mutluluk aynı anda bana şaşkınlık yaşatırken küçük bir tebessüm dudaklarımda peydah oldu. Küçük bir çocuğun kağıt helvayı görünce yaşadığı mutlulukla eşdeğerdi. Bunu davada sona yaklaşacak olmama yoruyordum sadece. Bu dava bitecek, başarı listeme zor bir vakayı daha ekleyecek, kariyerimde emin adımlarla ilerleyerek özgüven kuleme bir tuğla daha ekleyecektim. Mavi gözler şimşek gibi beynimde çakarken gözlerimi kapatıp başımı salladım. Bir anda çalan kornanın sesiyle irkilerek gözlerimi açtım. Yolun ortasında gözlerim kapalı bir şekilde duruyordum. Korna çalan şoföre özür mahiyetinde bir baş hareketi yaparak koşar adım holdinge gittim. Bu adam bana zarar verecekti. Sanki saatli bir bombaydı. Yanında kaldığın her dakika büyük patlamaya adım adım yaklaşıyordun. Bana oldukça yabancı olan duyguları maskeledim ve danışmaya ilerledim. "Serhat beyle görüşmek istiyorum."
Esmer bayan beni görünce memnuniyetsizlikle süzdü. Onun bu tavrına öfkelenerek baş parmağımı bükerek kapı çalar gibi masaya tıklattım. "Hanımefendi incelemeniz bittiyse dediğimi yapın."
Umursamaz bir tavırla elindeki kurşun kalemi salladı. Gözlerini yukarı kaldırdı. "Odası 6. katta."
Sinirlerime hakim olmaya çalışarak asansöre bindim. Hayatta en haz etmediğim şey insanların ambalajlarına göre yargılanmasıydı. Ben buraya normal halimle gelmiş olsam daha çok saygı görecektim. Aklıma 'ye kürküm ye' meselesi geldiğinde gülmemi engellemek için başımı iki yana salladım.
"Sizi güldüren olayı merak ettim doğrusu." Aniden duyduğum sesle arkamı döndüğümde oldukça etkileyici bir adamla karşılaştım. Bu adamı tanıyordum. Iki gündür kamera kayıtlarından izlediğim neredeyse yüzünü ezberlediğim Asım Karataş'tı.
Buraya neden gelmişti? Amacı neydi? Bunları ancak bir şekilde öğrenebilirdim. Fazla duraksamadan yüzüme flörtöz bir ifade yerleştirdim. Asansör durduğunda inmedim. "Ne kadar merak ettiğinize bağlı."
Bir adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Daha öncede söylemiştim etkileyiciydi fakat beni etkilemeyi başaramamıştı. Elini uzattı. "Asım Karataş. "
Sahte gülücük eşliğinde bende elimi uzattım. Elim eliyle buluştuğunda anında elimi çekme isteğime direndim. "Bahar. Sadece Bahar."
Asansör tekrar durmuştu. Bu seferde kimse inmediğinde kapanan asansör kapısına üzüntüyle baktım, başka bir kata çıkıyorduk ve bu ekstra asansör yolculuğu demekti.
Çantamın ön gözündeki kalemi çıkardım ve adama şuh bir bakış atarak avucunu açtım. Kendini beğenmiş bir sırıtış sergilediğinde yüzündeki ifadeyi tırnaklarımla silmek istedim. Suçsuz bir adam, Savaş onun yüzünden mahkumdu. Numaramı avucuna yazdığımda asansör en üst kata çıkmıştı bile. Bu adamla daha fazla aynı havayı solumak istemediğimden göz kırparak kendimi asansörden dışarı attım. Ah tabi bunları son derece gurur duyduğum hırsım bana yaptırıyordu. Yıllar önce esiri olmuştum bu duygunun.
Bulunduğum katın yönetici katı olduğunu tahmin ediyordum. Oldukça ferah döşenmiş genelde beyaz ve cam göbeği renklerinin tercih edildiği bir kattı. Etraf tamamen camdı ve dışarısı rahatlıkla görülebiliyordu.
Adım sesleriyle etrafıma bakındığımda Serhat'ı gördüm. Geçen gün gördüğüm gibiydi. Siyahtı, tüm kıyafetleri. Beni farkettiğinde yüzündeki düz ifade bozulmadı. Neredeyse yerdeki fayansları kıracak kadar sert adımlarla yere basıyordu. Bu iri adamdan asla çekinmiyor veya korkmuyordum. Ama bir adam beni bakışlarıyla bile sindirebiliyordu. Ne ironi ama!
Yanıma ulaştığında kısa bir baş selamı verdiğinde bekletmeden konuya girdim. "Köstebeği buldum."
Yüzünden kısa süreli bir aydınlanma geçtiğine yemin edebilirdim. Sonunda adamın robot olmadığı kesinleşmişti. Elini öne doğru uzattı. "Buyrun odaya geçelim."
Yan yana ilerlerken adımlarımı yavaşlatarak onu geriden takip ettim. Odanın kapısına geldiğimizde puntolu harflerle oldukça fiyakalı bir şekilde Savaş Kılıç yazıyordu. Adamın adı bile karizmatikti. Uykusuzluktan cidden saçmalamaya başladığımı düşünüyordum. Eve gidip güzel bir uyku çektiğimde bu saçma düşünceler beni rahat bırakacaktı. Emindim.
Odasına girdiğimizde buranın dışarıyla taban tabana zıt olduğunu gördüm. Burası siyah ve bordo renklerinin iç içe geçtiği şık bir odaydı. Serhat bilgisayarı açtığında odayı incelemeyi bırakarak belleği verdim. Kaydı açarak gördüğüm ayrıntıyı ona da gösterdiğimde cevap vermeden bir numarayı aradı. Sesi hoparlöre verdiğinde telefonun ucundan duyulan sesle kalbim hızla atmaya başladı. Telefonu nereden bulmuştu? "Anlat."
Serhat dediğini ikiletmeden konuşmaya başladı. "Avukat köstebeği buldu."
Göğsüm gururla kabardığında bir takdir cümlesi bekledim fakat istediğim gerçekleşmedi. Tok sesi ahizeden yükseldi. "Adamı depoya götür."
Serhat cevap veremeden ben atıldım. "Savaş bey bugün Asım'la tanıştım. Gerçek kimliğimi bilmiyor. Belki ağzından laf alabilirim."
Sert ve keskin ses tonu itiraz kabul etmez cinstendi. "Olmaz."
Kaşlarımın çatılmasına mani olamazken alaycı bir ses tonuyla sordum. "Neden?"
Sesi sanki daha korkutucu çıkabilecekmiş gibi konuştuğunda burada olmamasına rağmen bir adım geriye gittim. "Uzatma avukat. Olmaz."
Bir adım daha geriye giderken cevabı verip koşar adım odadan çıktım. "Gel de bana engel ol istersen."
Bir kez daha olmaz derse korkudan vazgeçecektim çünkü. Bu davayı kazanmam gerekiyordu. Kendi kalp ve akıl sağlığım için bu işin daha fazla uzamaması gerekiyordu.
Danışmadaki esmer kadına kötü bir bakış attıktan sonra yolu aşıp arabama bindim. "Hadi bakalım Savaş Kılıç. Sen mi yaman ben mi yaman?"
Bu işte Savaş'a üstünlük sağlamanın keyfiyle elim radyoya gitti. Kanalda çalan şarkı oldukça manidardı.
Görünce aşık oldum
O güzel gözlerine
Başkasını istemem
Benim gözüm sende.
Gülümseyerek şarkıya eşlik ederken evime gelmiştim. Evim ikinci katta olduğu için merdivenleri yürüyerek çıktım. Bugün fazlaca asansöre maruz kalmıştım. Adamı düşündüğümde yüzümü buruşturdum, yaptığım hareketler fazla ucuzdu. Ama buna mecburdum.
Küçük evimin kapısını aralayıp içeri girdim. Elimdeki çantaları bir kenara attım ve banyoya girdim.
Kıyafetlerimi çıkarıp sıcacık ama kısa süren bir duş aldım. İç çamaşırlarımı ve geceliğimi giyip kendimi yatağa attım. Savaş'ın 'olmaz' diyen sesi tekrar kulağıma çalındığında istemeden gülümsedim. Yaklaşık 3 gündür onu görmüyordum. Yanına gidip bir sorunu var mı öğrenmeliydim sonuçta benim müvekkilimdi.. Bu düşüncelerle kendimi uykunun kollarına bıraktım.
****
"Serhat bey Asım denen adamla bu gece buluşuyorum." dedim telefon omuzumla kulağımın arasındayken. Bir yandan da akşama giyecek birşeyler arıyordum. Beni bir bara davet etmişti kaba herif. Yada ne bekliyordum ki resmen tek gecelik kadınlar gibi yaklaşmıştım adama.
Serhat yine duygu barındırmayan sesiyle konuştu. "Savaş Bey izin vermedi."
Derince ofladım. Birde Serhat'la uğraşamayacaktım. "Akşam Kafes barda olacağım Serhat. Haberin olsun." dedim ve telefonu kapadım. Koca adam buna sinirlenebilirdi. Ama naaparsın bende patronuna sinirleniyordum.
Sonunda dolabımın arka kısmından üst kısmı dantel işlemeli, eteği pileli ve dizimin bir buçuk karış üzerinde biten bir elbise giyindim. Altına siyah çivi topuk ayakkabıları geçirdim ve saçlarıma dalgalı bir fön çektim. Hafif bir göz makyajı yaptım ve bordo ruj sürdüm. Güzel olmuştum sanırım.
Evden çıktığımda yarım saat sonra barın önündeydim. Aslında adamı sarhoş edip ağzından laf almak istiyordum ve burası amacıma gayet uygundu. Aşağı inen merdivenlerden yansıyan rengarenk ışıklara baktım ve derin bir nefes alıp içeriye adımladım.
Duvarlar tamamen siyahtı ve ortamı renklendiren tavandan yansıtılan ışıklardı. Asım Karataş'ı bulmak için gözlerimi etrafta gezdirdiğimde belime dolanan elle kurtulmak için çırpındım. Kulağıma değen nefesle iyice çırpınmaya başladım. "Sakin ol benim."
Hareket etmeyi bırakıp mengene gibi sardığı ellerinden kurtuldum ve yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim. "Korkuttun beni."
Bu adamla ikinci görüşmemizdi. Umarım tekrarı olmaz diye geçirdim içimden.
Ortama yabancı olduğumu belli etmemek için elini tuttum ve bar masasına doğru ilerledim. Kırmızı bar sandalyelerine yan yana oturduğumuzda, rastalı saçları olan ve tamamen dövmeli bir adam bize ne istediğimizi sordu. Asım bana baktı. Ben alkole dayanıklı değildim bile. "Ben soda istiyorum."
Asım tek kaşını kaldırdı ve beni süzdü. "Neden birşeyler içmiyorsun?"
Suratıma garip bir ifade yerleşmişti. Yinede bozuntuya vermedim ve arsız gülümsememi fütursuzca ona sundum. "Gece daha uzun."
Sırıtarak elini bacağımın çıplak kısmına yerleştirdi ve gelen tekilasını tek dikişte içti. Elini koparmak içimden geçse de hiç bir tepki vermedim. Öğürmemek için kendimle savaşıyordum. Konuşmak için dudaklarını araladığında telefonu çaldı. Bana bir dakika işareti yaptı ve barın çıkışına doğru gitti.
Elimi bacağıma götürdüm ve sertçe ovaladım. Eve gidince kendimi çitileyecektim. Buram buram negatif enerji yayılıyordu bu adamdan. Gördüğümde içimden kaçmak geliyordu.
Sodama uzandığımda omzuma konan elle arkamı döndüm. Fakat karşımda en son görmeyi beklediğim insan vardı.
Mavi gözler sinirle parlarken konuştu. "Beni dinlemeliydin."
*****
"Beni dinlemeliydin."
Yüzüm anın verdiği şokla gerilirken dudaklarımı araladım fakat birşey diyemeden tekrar kapattım. Savaş'ın burada ne işi vardı?
Kolumdan tutup olduğum yerden kaldırdığında hala konuşamıyordum. Allah aşkına bu adam hapisteydi, mahkumdu. Ne yani cezaevinden kaçmış mıydı? Gözlerim koluma kaydı. Dirseğimin üst kısmından sıkıca tutuyordu. Öyle ki alt kısımların uyuşmaya başladığını hissediyordum.
Kolumu kurtarmaya çalıştım fakat karşılık olarak daha sıkı bir tutuş aldım. Gözlerini direk karşıya dikmişti ve yüzü yine donuktu. "Sen... siz nasıl?" devamını getiremedim. Hızla merdivenlerden çıkarılırken bir yandan cevap bekliyordum.
Mekandan çıktığımızda soğuk hava yüzümü yalayıp geçti. Istemsizce vücudumu titreme sardığında boşta olan kolumu vücuduma doladım. Hala beni sürüklemeye devam ederken güçlü bir şekilde kolumu kurtardım. Eli koluma elektrikten bir iz bırakarak ayrıldı. Aynı anda soğukluk bedenimi terketti. Şu an sanki bir sobanın yanında oturuyor gibiydim. Başımı yukarı kaldırıp gözlerine odaklandım. "Savaş bey hareketlerinize dikkat edin."
Arkamdaki arabaya sertçe ittiğinde ağzımdan acı dolu bir inleme çıktı. Gözlerim yavaş yavaş dolarken ellerimi yumruk yaptım ve tırnaklarımı avcuma bastırdım.
Boğazımda oluşan düğüm konuşmama izin vermezken yine yüzüne çevirdim bakışlarımı. Boynundaki kaslar gerginlikten yada sinirden iyice ortaya çıkmıştı. Alnının ortasında yeşil bir damar belirginleşmişti ve gözleri öfkeden koyulaşmıştı. Koluma tekrar yapıştığında bu sefer hareket etmedim. Tehlikeli bir ses tonuyla konuştu. "Sen beni tanıyamadın avukat. İstediğim yapılmadığında" eli kolumu bıraktı ve parmak uçlarıyla yavaşça okşayarak elime doğru inmeye başladı. Nefes alış verişlerim hızlanırken etraftaki herşey yavaş yavaş bulanıklaşıyordu. "Herkes için kötü olur." Birden elini yumruk yapıp yaslandığım arabanın camına indirdiğinde cam tuzla buz olmuştu. Küçük bir çığlık atarak camdan uzaklaştım. Ellerimi ağzıma kapattım ve cama tekrar baktım. Korku dolu bakışlarımı yavaş yavaş onun eline çevirdim. Kırmızı kan damlaları ahenkle elinden süzülerek yerle buluşuyordu. Her hücremin zangır zangır titrediğini hissediyordum. Ona döndüm ve bağırmaya başladım. "Allah kahretsin! Manyak mısın sen?"
Ne yaptığımın farkında olamadan, yanına gidip elini avcuma aldığımda titremeye devam ediyordum. Az önce yere süzülen kırmızılık benim elime akmaya başladığında sıcak kanın metalik kokusu burnumu dolduruyordu. Öğürmemek için derin derin nefes alırken elini sertçe elimden çekti. Havada kalan kollarım yavaşça iki yanıma düşerken bize doğru gelen Serhat'ı gördüm.
Savaş'ın omzuna elini koydu. "Gidelim. Hastaneden ayrıldığını anlayacaklar."
"Siz nasıl dışarı çıkarsınız? Bu firar demek! Siz kanun dışı işler çeviriyorsunuz!" diye bağırdım.
O anda Savaş'ın siyah tişörtünün sıyrıldığı yerden görünen ıslaklığı farkettim. Karnının alt kısmındaki koca ıslaklık. Fakat bu ıslaklık su veya başka birşey değildi. Kandı.
Dehşetle gözlerimi açtım. Buraya gelmek için kendine zarar vermişti. Beynim saat misali işlerken tüm bunların ona karşı geldiğim için olduğuna inanamıyordum.
Benim zihnim yeni yeni aydınlanırken onlar arkalarını dönmüş gidiyorlardı. Topuklu ayakkabılarımı elime aldım ve peşlerinden koşmaya başladım. Arabanın arka koltuğuna oturduğumda her ikisi de bana baktı.
Savaş'ın gözleri üzerimde daha fazla oyalanırken parlayan gözlerimle öfkeyle yüzüne baktım. Önüne döndü. Boğuk çıkan sesiyle konuştu. "Avukatı evine bırakalım önce."
Hızla başımı iki yana salladım. Net bir sesle konuştum. "Bende geliyorum."
Onunla gitmekte neden ısrar ediyordum bilmiyordum ama ruhum eziliyordu. Avuçlarımı kucağıma koydum. Hala taze olan kan ellerime işlemişti. Şaşkın gözlerimi ellerime çevirdiğimde kayan gözlerimi zorlukla açık tutuyordum. Sanki herşey mükemmelmiş gibi bir de kanın beni tutmaması için direnmek zorundaydım. İçimden patronuma küfürler yağdırıyordum. Beni nasıl bir işe bulaştırmıştı?
Camı indirdim ve soğuk havanın beni kendime getirmesini diledim. Rüzgar yeterince dağılmış olan saçlarımı sağ tarafıma doğru savuruyordu.
Bakışlarımı yoldan çektiğimde Savaş'ın yan aynadan bana baktığını gördüm. Bir anlık nefesim kesilirken buz mavilere bakmaya devam ettim. Soğuk hava beni üşütmeye yetmiyordu fakat onun gözleri kutuplarda kalmışım gibi hissettiriyordu.
Saniyeler ve yol akıp giderken hala gözlerimi çekmeyi başaramamıştım. Bakışmamızı kesen o olmuştu. Araba yavaşlamaya başladı ve sağda durdu. Soru dolu bakışlarla öne doğru baktım. Savaş arabadan indi ve benimde kapımı açtı. Kolumdan çekip arabadan indirdiğinde uysal davranışlarımı sürdürdüm. Nazikçe kolumu çektim. "Neden durduk?"
Cevap vermeden elindeki su şişesini uzattı. "Ellerini yıka."
Minnettar bir bakış gönderdim ve şişeyi alıp kapağını açtım. Yere doğru eğilerek beni ıslatmasını engellemeye çalıştım. Bir elimle şişeyi tutup diğer elimi yıkamaya çalıştım ama başarısız oldum. Ellerimin titremesi bana ek bir zorluk çıkarıyordu.
Şişe elimden alınırken eğilmiş olduğum yerden doğruldum.
"Normalde senin bana yardım etmen gerekiyordu." diyerek alayla konuşan Savaş'a gözlerimi kıstım. Adam belkide delik deşikti ama benden daha güçlü duruyordu. Acı eşiği bu kadar yüksek olan birini görmemiştim. Üstelik onun karnından yaralandığını farkettiğimden beri benimde karnım ağrıyordu.
Ellerimi öne doğru uzattığımda suyu yavaşça dökmeye başladı. Kandan tamamen arındığımda kendimi hafiflemiş hissettim.
Savaş'ın eli bir bezle sarılmıştı. Arkada kendi iç dünyamla boğuşmaktan ne yaptıklarını farkedememiştim bile.
O kapıyı açıp bindiğinde bende daha fazla beklemedim ve arka koltuktaki yerime geçtim.
Klima açıldığında sıcak hava arabanın içini doldurmaya başladı. Ağrıyan karnıma kollarımı doladım.
Dikiz aynasından onu izlemeye başladım. Mavi gözleri yola odaklanmıştı. İfadesi donuktu. Son gördüğümden beri sakalları biraz daha uzamıştı. Tablo gibiydi. Her baktığınızda farklı farklı anlamlar çıkarabilirdiniz fakat değişmeyecek tek bir olgu vardı; her halükarda yakışıklıydı.
Gözleri benim bakışlarımı bulduğunda hemen gözlerimi kaçırdım. Buz mavilerin üzerimdeki ağırlığını hissediyordum ama bakmamaya kararlıydım.
Beş dakika sonra hastanenin önünde durduğumuzda arabadan indik. Serhat bagajdan bir kapüşonlu çıkardı ve Savaş'a uzattı. Vakit kaybetmeden koyu yeşil kapüşonluyu giydi ve şapkayı başına geçirdi.
Arkasından onu takip ederken kaçmak için kaç kişiyle iş birliği yaptığını düşünüyordum. Daha önce buna benzer bir olay yaşamamıştım ama arkadaşlarım anlatmıştı. Kendilerini yaralayıp ambulansla hastaneye gidiyorlardı. Yanlarında bulunan gardiyanlara belli bir ücret verdiklerinde birkaç saatliğine çıkabiliyorlardı. Benim takıldığım nokta ise şuydu; Asım'la buluştuğum için mi kendine zarar verdirmişti yoksa sözünü dinlemediğim için mi?
Saçma teorimi kafamdan hızla sildim. Sözünü dinlemediğim için geldiğini açıkça belirtmişti. Içimde bir yerlerde ona hayran olan ergen genç kızın aklımı bulandırmasına izin vermeyecektim.
En alt katta kapısında gardiyanların durduğu odanın önüne geldiğimizde biri etrafı kolaçan etti işaret vermesiyle diğeri kapıyı açtı. Tamam bunu biliyordum kaçmasına elbette birileri yardım ediyordu ama gözümle görmek onlara karşı oluşan antipatimi engellemiyordu. Savaş bana bir bakış attıktan sonra içeri süzüldü. Sağlam eliyle karnını tutuyordu. Sert çehresi normalden daha fazla kasılmıştı. Titrek bakışlarımı daha fazla üzerinde tutamadım. Girdiği kapıyı gardiyanlar hemen kapatmıştı. Karnıma elimi bir kez daha bastırdım ve dişlerimi birbirine kenetledim. Sol elimdeki yüzük parmağımın iç kısmındaki kurumuş kan dikkatimi çekti. Derlerdi ki; sol eldeki yüzük parmağında bulunan küçük damar kalbe kadar uzanır. Bu yüzden alyanslar o ele takılırdı. Kendi düşüncelerime içimden bir kahkaha attım ve lavaboyu bulmak için gözlerimle taradım.
Serhat'ın yanımda olmadığını şimdi farkediyordum. Onu beklemeye karar verdim. Haber vermeden ayrılmak istemiyordum ama ek olarak şu an berbat bir halde olduğumu koridordan geçen insanların bana attığı garip bakışlardan anlıyordum. Sonuçta insanlar hayatlarında kaç defa hastane koridorunda gece elbisesi denilebilecek bir elbiseyle, saçları dağılmış ve ağlamaktan gözleri şişmiş bir kadın görüyorlardı ki?
Düşüncelerim tekrar Savaş'a kayarken derin bir nefes aldım. Doktor hala ortalıkta yoktu ve onun kanaması vardı. Eline dikiş atılmasıda muhtemeldi. Onun iyi olduğunu görmesem telaştan kafayı yiyebilirdim belkide. Ama o güçlü bir adamdı ve ben onun savaşacağını biliyordum. Telaş yapmak hiçbir işime yaramayacaktı. Burun kemerimi sıkıp bırakırken baş ağrısı ok gibi beynime saplanıyordu.
Serhat koridorun başında yanında oldukça çelimsiz duran bir doktorla göründü. Yanıma yaklaştıklarında ayağa kalktım. "Nerede kaldınız? Neredeyse 45 dakikadır kanaması var."
Serhat'ın ona sert bir bakış atmasıyla konuşmak için açtığı ağzını kapadı ve içeri girdi.
Az önce oturduğum koltuğa tekrar çöktüğümde Serhat'ta karşımdaki duvara yaslandı. "Hep böyle midir?"
Tek kaşı alayla havalandı ve şimdiye kadar kurduğu en uzun cümleyi kurdu. "Hayır normalde hapisteyken avukatı emrine karşı geldiği için kendini şişletip, kaçacak biri değildir." Derin bir nefes aldı. "Ama cama yumruk atabilir." Duraksadı. "Her zaman."
Ben cevap veremeden Savaş'ın odasının kapısı açıldı ve doktor dışarı çıktı. Bizim sormamızı beklemeden konuştu. "Gayet iyi yaralarına dikiş attık."
İçimde istemsiz bir rahatlama baş gösterirken tüm kaslarımın gevşediğini hissettim. Hala giymediğim topuklu ayakkabıları giydim ve ayağa kalktım. "Ben lavaboya gidiyorum. Geldiğimde onunla görüşmek istiyorum."
Adımlarımı yavaşça zemine bırakırken ses çıkarmamaya çalışıyordum. Çatılan kaşlarımın gevşemesiyle baş ağrımı yeni yeni hissetmeye başlamıştım. Aldırmadım ve yürümeye başladım. Yerdeki ok işaretlerini takip ederek lavaboyu buldum ve ellerimi yıkamaya başladım. Kan izini yıkarken hissettiğim garip duyguya aldırmadım ve aynadan fazlaca dağılmış olan saçlarımı topuz yaptım.
Yine sessiz adımlarla geldiğim yolu dönmeye başladım. Savaş'ın odasının kapısına geldiğimde gardiyanlara bir bakış atarak kapıyı açtım ve istemsizce saçlarımı düzeltmeye çalıştım.
Adımımı atacağım sırada duyduğum konuşmalarla durdum.
"Bağlantı tamam silahların teslimatı bu gece olacak."
****
"Beni dinlemeliydin."
Yüzüm anın verdiği şokla gerilirken dudaklarımı araladım fakat birşey diyemeden tekrar kapattım. Savaş'ın burada ne işi vardı?
Kolumdan tutup olduğum yerden kaldırdığında hala konuşamıyordum. Allah aşkına bu adam hapisteydi, mahkumdu. Ne yani cezaevinden kaçmış mıydı? Gözlerim koluma kaydı. Dirseğimin üst kısmından sıkıca tutuyordu. Öyle ki alt kısımların uyuşmaya başladığını hissediyordum.
Kolumu kurtarmaya çalıştım fakat karşılık olarak daha sıkı bir tutuş aldım. Gözlerini direk karşıya dikmişti ve yüzü yine donuktu. "Sen... siz nasıl?" devamını getiremedim. Hızla merdivenlerden çıkarılırken bir yandan cevap bekliyordum.
Mekandan çıktığımızda soğuk hava yüzümü yalayıp geçti. Istemsizce vücudumu titreme sardığında boşta olan kolumu vücuduma doladım. Hala beni sürüklemeye devam ederken güçlü bir şekilde kolumu kurtardım. Eli koluma elektrikten bir iz bırakarak ayrıldı. Aynı anda soğukluk bedenimi terketti. Şu an sanki bir sobanın yanında oturuyor gibiydim. Başımı yukarı kaldırıp gözlerine odaklandım. "Savaş bey hareketlerinize dikkat edin."
Arkamdaki arabaya sertçe ittiğinde ağzımdan acı dolu bir inleme çıktı. Gözlerim yavaş yavaş dolarken ellerimi yumruk yaptım ve tırnaklarımı avcuma bastırdım.
Boğazımda oluşan düğüm konuşmama izin vermezken yine yüzüne çevirdim bakışlarımı. Boynundaki kaslar gerginlikten yada sinirden iyice ortaya çıkmıştı. Alnının ortasında yeşil bir damar belirginleşmişti ve gözleri öfkeden koyulaşmıştı. Koluma tekrar yapıştığında bu sefer hareket etmedim. Tehlikeli bir ses tonuyla konuştu. "Sen beni tanıyamadın avukat. İstediğim yapılmadığında" eli kolumu bıraktı ve parmak uçlarıyla yavaşça okşayarak elime doğru inmeye başladı. Nefes alış verişlerim hızlanırken etraftaki herşey yavaş yavaş bulanıklaşıyordu. "Herkes için kötü olur." Birden elini yumruk yapıp yaslandığım arabanın camına indirdiğinde cam tuzla buz olmuştu. Küçük bir çığlık atarak camdan uzaklaştım. Ellerimi ağzıma kapattım ve cama tekrar baktım. Korku dolu bakışlarımı yavaş yavaş onun eline çevirdim. Kırmızı kan damlaları ahenkle elinden süzülerek yerle buluşuyordu. Her hücremin zangır zangır titrediğini hissediyordum. Ona döndüm ve bağırmaya başladım. "Allah kahretsin! Manyak mısın sen?"
Ne yaptığımın farkında olamadan, yanına gidip elini avcuma aldığımda titremeye devam ediyordum. Az önce yere süzülen kırmızılık benim elime akmaya başladığında sıcak kanın metalik kokusu burnumu dolduruyordu. Öğürmemek için derin derin nefes alırken elini sertçe elimden çekti. Havada kalan kollarım yavaşça iki yanıma düşerken bize doğru gelen Serhat'ı gördüm.
Savaş'ın omzuna elini koydu. "Gidelim. Hastaneden ayrıldığını anlayacaklar."
"Siz nasıl dışarı çıkarsınız? Bu firar demek! Siz kanun dışı işler çeviriyorsunuz!" diye bağırdım.
O anda Savaş'ın siyah tişörtünün sıyrıldığı yerden görünen ıslaklığı farkettim. Karnının alt kısmındaki koca ıslaklık. Fakat bu ıslaklık su veya başka birşey değildi. Kandı.
Dehşetle gözlerimi açtım. Buraya gelmek için kendine zarar vermişti. Beynim saat misali işlerken tüm bunların ona karşı geldiğim için olduğuna inanamıyordum.
Benim zihnim yeni yeni aydınlanırken onlar arkalarını dönmüş gidiyorlardı. Topuklu ayakkabılarımı elime aldım ve peşlerinden koşmaya başladım. Arabanın arka koltuğuna oturduğumda her ikisi de bana baktı.
Savaş'ın gözleri üzerimde daha fazla oyalanırken parlayan gözlerimle öfkeyle yüzüne baktım. Önüne döndü. Boğuk çıkan sesiyle konuştu. "Avukatı evine bırakalım önce."
Hızla başımı iki yana salladım. Net bir sesle konuştum. "Bende geliyorum."
Onunla gitmekte neden ısrar ediyordum bilmiyordum ama ruhum eziliyordu. Avuçlarımı kucağıma koydum. Hala taze olan kan ellerime işlemişti. Şaşkın gözlerimi ellerime çevirdiğimde kayan gözlerimi zorlukla açık tutuyordum. Sanki herşey mükemmelmiş gibi bir de kanın beni tutmaması için direnmek zorundaydım. İçimden patronuma küfürler yağdırıyordum. Beni nasıl bir işe bulaştırmıştı?
Camı indirdim ve soğuk havanın beni kendime getirmesini diledim. Rüzgar yeterince dağılmış olan saçlarımı sağ tarafıma doğru savuruyordu.
Bakışlarımı yoldan çektiğimde Savaş'ın yan aynadan bana baktığını gördüm. Bir anlık nefesim kesilirken buz mavilere bakmaya devam ettim. Soğuk hava beni üşütmeye yetmiyordu fakat onun gözleri kutuplarda kalmışım gibi hissettiriyordu.
Saniyeler ve yol akıp giderken hala gözlerimi çekmeyi başaramamıştım. Bakışmamızı kesen o olmuştu. Araba yavaşlamaya başladı ve sağda durdu. Soru dolu bakışlarla öne doğru baktım. Savaş arabadan indi ve benimde kapımı açtı. Kolumdan çekip arabadan indirdiğinde uysal davranışlarımı sürdürdüm. Nazikçe kolumu çektim. "Neden durduk?"
Cevap vermeden elindeki su şişesini uzattı. "Ellerini yıka."
Minnettar bir bakış gönderdim ve şişeyi alıp kapağını açtım. Yere doğru eğilerek beni ıslatmasını engellemeye çalıştım. Bir elimle şişeyi tutup diğer elimi yıkamaya çalıştım ama başarısız oldum. Ellerimin titremesi bana ek bir zorluk çıkarıyordu.
Şişe elimden alınırken eğilmiş olduğum yerden doğruldum.
"Normalde senin bana yardım etmen gerekiyordu." diyerek alayla konuşan Savaş'a gözlerimi kıstım. Adam belkide delik deşikti ama benden daha güçlü duruyordu. Acı eşiği bu kadar yüksek olan birini görmemiştim. Üstelik onun karnından yaralandığını farkettiğimden beri benimde karnım ağrıyordu.
Ellerimi öne doğru uzattığımda suyu yavaşça dökmeye başladı. Kandan tamamen arındığımda kendimi hafiflemiş hissettim.
Savaş'ın eli bir bezle sarılmıştı. Arkada kendi iç dünyamla boğuşmaktan ne yaptıklarını farkedememiştim bile.
O kapıyı açıp bindiğinde bende daha fazla beklemedim ve arka koltuktaki yerime geçtim.
Klima açıldığında sıcak hava arabanın içini doldurmaya başladı. Ağrıyan karnıma kollarımı doladım.
Dikiz aynasından onu izlemeye başladım. Mavi gözleri yola odaklanmıştı. İfadesi donuktu. Son gördüğümden beri sakalları biraz daha uzamıştı. Tablo gibiydi. Günlerce oturup izleyebileceğiniz bir resim gibiydi. Karşı konulamazdı ama yasaktı.
.