“Konuşacaklarımız var”

1390 Words
Yüzümde bir maske gibi duran tülü kaldırmadan oturdum. Dizlerim halıya değdiğinde bedenim hâlâ titriyordu. Soğuktan değildi bu… İçimde ne bir heyecan vardı ne de bir merak. Bu gece benim “evet” demem için kurulmuş bir sahneydi. Ben figürandım. Ve herkes rolünü biliyordu, bir ben fazlaydım. Sesini ilk kez bu kadar yakından duydum imamın. Kur’an’dan ayetler okudu. Sözleri kalbime değil, içimdeki boşluğa çarpıp düştü. Herkes hazırdı. Turan da öyle. Karşımda, bir heykel gibi dik duruyordu. Bir adam bu kadar sessiz, bu kadar buz gibi nasıl olur? Göz göze bile gelmedik. O bana hiç bakmadı. Bense zaten bakacak bir neden bulamadım. Ben bu evliliği istemedim. Beni parayla verdiler. Gelinlik bile giymedim. Beyazlar içinde değilim, çünkü bu bir hayal değil, kabus. İmam geldi. Oturduk. Halının desenine gözüm takıldı, sanki kaçacak bir yol arıyor gibi. Kur’an okundu. Ardından sorular başladı. “Kabul ediyor musun, Kader?” Sesim titredi, ama yine de çıktı: “Kabul ediyorum.” Sonra o cümle geldi. O tuzak gibi, usul usul sorulan soru: “Mehir olarak ne istiyorsun kızım?” İşte o an… Bütün başlar bana döndü. Ama içlerinden biri vardı ki, nefesim kesildi. Berav Hanzade. Turan’ın annesi. O kadın öyle bir bakış attı ki, sanki “Ne diyeceğini iyi seç,” diyordu. Gözleriyle bastırdı, kelimelerime ip geçirdi. Ben ise öylece söyledim. Belki direnmekti bu, belki hiçliğimi kabul etmek: “Hiçbir şey.” O an o sessizlik… Herkesin nefesi tutuldu, ama en çok o kadının sesi yükseldi: “Mehirsiz nikâh mı olur? Böyle şey bizim evimizde yok. Hakkını bil kızım.” Hakkım mı? Benim hakkım çocukken alınmıştı. Hakkım babamın sustuğu o ilk gecede yok oldu. Nermin Hanım’ın sessizliği, babamın başını öne eğişi, kardeşim Elif’in korkuyla bana bakışı… Hepsi üstümde birer zincir gibi. Ve Berav Hanım… O, bu zincirin ustasıydı. Ben konuşmadım. O karar verdi. “Bir bilezik takılsın,” dedi. “En azından ağırlığı olsun.” Bilezik… Altın sarısı bir tutsaklık halkası gibi bileğime geçti. Ve böylece ben birinin oldum. Benim olmayan bir evin, bana ait olmayan bir soyadın, bana hiç bakmayan bir adamın karısı oldum. Her şey sessiz başladı ama sonra birden değişti. İmam “Nikâh geçerlidir, Allah mübarek etsin” dediği anda… Berav Hanzade elini kaldırdı. “Kurbanlar!” Avlu bir anda hareketlendi. İçeriye aceleyle birkaç adam girdi. Ellerinde iplerle bağlı koçlar… Bembeyaz, güçlü, süslenmişler. Ben yerimden kalkmadan öylece izledim. “On kurban! Turan Bey evlendi, bereketli olsun,” diye bağırdı biri. Yüzümdeki ifade hâlâ taş gibi. İçimde ise bir çocuğun sessizce ağlaması vardı. Kan toprağa akarken, ben bir damla gözyaşı bile dökmedim. “Kes, kes! Sırasıyla, usulüyle!” diye bağırdı Berav. O her şeyin başıydı.Ben ise bir ismin altına yazılmış, sadece bir not düşmesi gibiydim. Kurbanlar birer birer kesildi. Her biri için “Allah kabul etsin” denildi. Sonuncusunda Elif kulaklarını kapattı. O an dönüp ona bakmak istedim. Ama bakamadım. Kan kokusu havaya karıştı. Sonra kadınlar çıktı ortaya. Ellerinde büyük bakır ibrikler, sürahiler, bardaklar. “Şerbet dokulsun!” Mor çiçekli bir kadın gülerek yanıma yaklaştı. “Al kızım, iç. Yeni gelin şerbeti. Tatlı başlasın hayatın.” Gözlerinin içi gülüyordu. Benimkiler bomboştu. “Teşekkür ederim,” dedim. Şerbeti aldım. Dudaklarımı değdirdim sadece. İçimden geçirdiğim tek şey: “Keşke bu şerbet zehir olsaydı da kurtulsaydım.” Avluda çocuklar oynuyor, kadınlar zılgıt çekiyor, erkekler “Helal olsun Turan Ağa’ya” diye bağırıyordu. yavaşça kenara çekildim. Kimse fark etmedi. Duvarın dibinde küçük bir taş buldum, oturdum. Kafamı kaldırıp şu devasa konağa baktım. Her taşı koca bir geçmiş, her penceresi yargılayan bir çift göz gibi. Bu duvarlar beni yutmaya çalışıyor. Ama bilmedikleri bir şey var artık: Sessiz kalmayacağım. ezilip dua eden o kız değilim. İlk defa içimde buz gibi bir cümle yankılandı. “Bir gün… bu konağı başınıza yıkacağım.” İmam nikahımın üzerinden bir hafta geçmişti. Bu bir hafta boyunca düğün hazırlıklarıyla boğuşuyordum, daha doğrusu boğuştuğumu zannediyordum. Her şey alınmış, seçilmiş; fakat benim fikrim tek bir kez bile sorulmamıştı. Berav Hanzade her şeyi kendi istediği gibi halletmişti. bugün de lüks bir mağazaya girmiştik. İç çamaşırı reyonuna bakarken birden yüzüm kızarmıştı. Her bir parça özenle sergilenirken gözlerimi kaçırıyordum. Berav Hanzade elinde siyah, dantelli bir takımla bana döndü: “Git giyin, bakacağım." dedi. Utancımdan yerin dibine girmek istedim. İstemediğimi belli etmeye çalışsam da iki kadın kolumdan tutup beni zorla deneme kabinine sürükledi. Birkaç parçayı denedim, her biri üzerimde tuhaf duruyordu sanki. Çıktığımda Berav Hanzade dikkatle baktı, beğendiklerini ayırdı. Bir sürü gecelik takımı, sabahlık... Ne varsa aldırttı. Mağazadan çıktıktan sonra adımlarımız bir kafeye yöneldi. Oturduk, O sırada Berav Hanzade'nin telefonu çaldı. Karşıdaki kişiyle neşeli bir şekilde konuşuyordu: “Tamam kızım, hadi gel. Ben kafedeyim." dedi ve adres tarif etti. Merak etmiştim acaba kızım dediği kişi kimdi? O sıra kapıda uzun boylu ve kısa saçlı ve çok güzel bir kadın belirdi. Berav Hanzade’de benim baktığım tarafa bakıp “Dilşah, buradayız kızım “ şaşırmıştım bu kadın ilk kez birisine karşı gülümsüyordu ve Dilşah, Berav Hanzade’nin el işaretini görür görmez bize doğru yürüdü ve Berav Hanım Ayağa kalkıp Dilşah’a sarıldı. Berav Hanım’ın kalkmasıyla ben de ayağa kalktım “Merhaba Kader” sesi o kadar içten ve sıcaktı ki utangaçlığımın bir kısmı hemen uçup gitti. "Merhaba," diyebildim sadece, sesim zor çıktı. Berav Hanzade, "Hadi otur kızım," diyerek Dilşah'a işaret etti. Ben de usulca yerime sindim. Dilşah bana doğru döndü, gözleri gülümsüyordu. “Çok güzelsin! Kaç yaşındasın?" diye sordu. Yüzüm kızardı yine, bu kadar içten bir iltifat beklemiyordum. “Yirmi," diye mırıldandım. Gülümsedi. “Ayy, daha çok gençsin!" dedi. Cesaret bulup ben de ona sordum: “Siz kaç yaşındasınız?" Güldü, “Otuz dört," dedi. Gülümsedim ben de, bu sıcak sohbet hoşuma gitmişti. Sanki uzun zamandır tanıdığım birine denk gelmiş gibiydim. Dilşah'la sohbetimiz koyulaşmış, neşeli bir şekilde gülüşüyorduk. Tam o sırada Dilşah'ın telefonu çaldı. Ekrana baktı, gülümseyerek açtı. “Efendim Turan?" dedi. Turan? İmam nikahlı eşimin adı... Kalbim hızla çarpmaya başladı.Dilşah telefonda konuşmaya devam etti: “İyi, annemle o tarafa geçeriz. Kader'i alacak bir araba yolla ..." Karşı taraftan bir şeyler söylendi ama sesi gelmediği için ne olduğunu anlayamadım. En sonunda, "Tamam, sen eve bırakırsın. Bekliyoruz," diyerek telefonu kapattı Berav Hanzade merakla sordu: "Ne oldu” "Turan," dedi Dilşah, gayet rahat bir tavırla. "Kader'i eve o bırakacakmış." Berav Hanzade'nin yüzü anında değişti. "Olmaz! Adetlere uygun değil. Daha düğün olmadı!" dedi sertçe. Dilşah gözlerini devirdi. "Ya anne, imam nikahlılar!" "Kabul etmem. Aramasın, kızı özel şoförle gönderirim," diye kestirip attı Berav Hanzade. Dilşah'ın yüzündeki gülümseme silindi, gözleri Berav Hanzade'nin gözlerine kenetlendi. "Anne, ben bir şeye evet dediysem o mutlaka gerçekleşmeli . Sen ne kadar inatçıysan, ben de o kadar inatçıyım," dedi. Sonra bana döndü, yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. "Kusura bakma canım, bizim her zamanki hallimiz..." “Yok abla önemli değil “ dedim ve tekrar sohbet etmeye başladık. Dilşah Abla bana gayet sevecenle yaklaşıyordu. Sanki kırk yıllık dost gibi Berav ve Turan ile karşılaştırdım da daha sıcak daha sevecen hatta Hanzade ailesinden değilmiş gibi geliyordu. Kendisinin anlatımı ile 5 yıl İngiltere’de yaşamış. Ondan önce de İstanbul’da yaşıyormuş ve mesleği iç mimarlıkmış aynı zaman da hiç evlenmemiş anladığım kadarıyla geleneklerine çok bağlı birisi değil gibi… Sohbetimiz kesilince Dilşah hesabı istedi. Gelen adisyonu görünce şaşırdım, oldukça yüklü bir miktardı. Ama Dilşah hiç tereddüt etmeden, fazlasıyla yüklü bir bahşiş bırakarak ödemeyi yaptı. Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Hesap ödendikten sonra Dilşah, annesi Berav Hanzade'yi arabaya bindirmek için kapıya yöneldi. Tam o sırada, siyah ve gösterişli bir araba kafenin önüne park etti. Kim olduğunu tahmin etmek zor değildi. Turan'ın arabasıydı. Dilşah, Berav Hanzade'yi arabaya bindirdikten sonra bana döndü, yanaklarımdan öptü. "Görüşmek üzere canım," dedi sıcak bir şekilde. Ardından annesiyle birlikte uzaklaştılar, ben de orada tek başıma kaldım. Utancımdan yerin dibine girmek istiyordum. Turan'ın arabasına binemiyordum, sanki bacaklarım kilitlenmişti. O an, arabadan soğuk ve tok bir ses yükseldi: "Bin." Turan'ın buz gibi sesiyle yerimden sıçradım. Çekine çekine, sanki her an kaybolacakmışım gibi arabanın ön yolcu koltuğuna oturdum. Kapıyı kapatır kapatmaz Turan gaza yüklendi. Araba, Mardin'in taşlı, dar sokaklarında hızla ilerlerken içimde bir korku büyüyordu. Hızı dehşet vericiydi, her virajda savrulacakmışız gibi hissediyordum. Gözlerim istemsizce Turan'ın eline kaydı. Nişan yüzüğü... Parmağında parlıyordu. Evet, ben bir kumaydım. Bu gerçeğin ağırlığı her an o yüzükle yüzüme çarpıyordu. O evliydi ve ben onun imam nikahlı ikinci eşiydim. Bu durumu biliyordum, her bir hücremle hissediyordum. Yine de içimdeki sızı geçmiyordu. Birden, araba keskin bir frenle durdu. Etrafa baktım, burası tekin bir yer değildi. Eski, yıkık dökük binaların olduğu, loş bir ara sokaktı. Turan bana döndü, gözleri karanlıkta parlıyordu. Sanki beni ruhumun en derinliklerine kadar görmek istiyormuş gibiydi. Sesindeki soğukluk iliklerime işledi: "Konuşacaklarımız var."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD