Gözlerimi araladığımda, odanın yüksek tavanında asılı kristal avize gözlerimi aldı. Loş ışık perdeden sızıyor, odanın içine utangaçça yayılıyordu. Bir an nerede olduğumu çıkaramadım. Göz kapaklarım ağır, vücudumda taşıyamadığım bir yorgunluk vardı.
Sonra… dün gece bir balyoz gibi düştü zihnime.
Turan’ın elleri…
Benim gözlerimdeki korku…
Hayır dememe rağmen duyulmayan sesim…
Ve sonra…
Boğazım düğümlendi. Kalbim kaburgalarımı parçalayarak dışarı çıkmak ister gibiydi. Battaniyenin altında dizlerime kadar çekilmiş halde ağlamaya başladım. Sessizce, sadece gözyaşlarım aktı önce… Sonra içimde bastırdığım çığlık taştı:
“Ben bunu istememiştim…”
O an kapı gıcırdayarak açıldı.
Uzun boylu, koyu renklerde giyinmiş, saçları sıkı toplanmış bir kadın içeri girdi. Yüzünde yılların verdiği çizgiler vardı ama bakışları taş gibiydi. Sırtını dik tutmuş, sert adımlarla yatağın yanına geldi.
“Uyandın mı gelin hanım?” dedi, ses tonu iğne gibi batıyordu.
Yutkundum. Gözyaşlarımı sildim aceleyle.
“Ben… ben…” diyebildim sadece.
Kadın hafifçe başını eğdi.
“Ben bu konağın baş hizmetçisi Gülsüm. Evde ne olur ne olmaz, önce bana sorulur. Anladın mı?”
Başımı hafifçe salladım, boğazımda kelimeler düğümlenmişti.
Gülsüm bir adım daha yaklaştı. Gözleri yatağın kenarına, çarşafların üzerine kaydı.
“Şimdi,” dedi, sesi daha da sertleşerek, “çarşafı ver.”
Ne dediğini anlamadım. Yüzümdeki ifade karma karışık olmalıydı.
“Ne… ne çarşafı?”
Gülsüm dudaklarını büzdü, gözlerini devirdi. “Ne numarası bu? Hadi canım, dün gece o yatakta ne olduysa, konağın bilmesi gerek. Gelenek bu… Çarşafı göstermezsen, diller uzar. Anladın mı şimdi?”
Bir an beynimden aşağı buz gibi bir şey aktı. Damarlarım dondu sanki.
Bekâret simgesi.
Kanlı çarşaf…
İspat…
Onlar için bir kadının varlığı sadece bir geceye sığmıştı.
titreyen ellerimle çarşafı yavaşça katladım.
Lekeli kısmı dikkatlice içe doğru aldım, ama o yine de görünüyordu.
Kırmızı.
Küçük ama güçlü bir damga gibi.
Çarşafı uzattım. Gülsüm hiçbir şey demeden aldı. Ne yüzü değişti, ne gözleri. Sadece döndü ve odadan çıktı.
Kapı kapandığında yalnızdım.
Gülsüm odadan çıkalı dakikalar olmuştu. O sessizlik… öyle derin, öyle keskin ki, duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bir tek kuş sesi bile yoktu dışarıda. Sadece içimde, kemiklerimin içinde yankılanan o anın kırıntıları vardı. Uyku, huzur, hatta zaman… hepsi benden uzaklaşmıştı.
Telefonum titredi.
Yan komodinin üstündeydi. Titremeye devam etti. Ekranda bir isim yandı:
Nermin arıyor.
Gözlerimi kapadım. Açmadım.
Titremesi dursun istedim.
Ama durmadı.
İkinci kez aradı.
Yutkundum. Sesini duymaya hazır değildim.
Titremeye devam etti.
Üçüncü arayış…
Sinirle telefonu elime aldım, parmağım istemsizce “kabul et”e gitti. Açtım. Ama konuşmadım. Sessizce nefesimi tuttum.
“Nihayet açtın!” dedi Nermin, sesi gergin ama alışıldık o yapmacık nezaketiyle. “Dünden beri aklım sende! Her şey yolunda mı? Turan Ağa’yla… yani… şey… her şey normal mi oldu?”
Bir an ne dediğini anlayamadım.
Sonra damarlarıma kadar işleyen bir öfke patladı içimde.
Sesim önce çatladı, sonra titredi:
“Ne demek istiyorsun?”
Telefonun öte ucunda bir sessizlik oldu.
“Neydi planın ha?” dedim, sesim yükseliyordu. “Beni o adamın yatağına atmak mı? Onlara teslim etmek mi? Zaten hiç sevmedin beni… beni sattın Nermin! Bir başlık parası kadar bile değerimi düşünmedin!”
“Kader, öyle deme… bak—”
“SUS!” dedim. Gözyaşlarım yanaklarıma indi, içim titriyordu.
“Ben çocukken de bir lokma sevgini esirgedin, şimdi de beni o eve… o yatağa… o adama sattın. Bunu bana sen yaptın. Sen zorladın beni! Ben senden… senden nefret ediyorum!”
Nermin bir şeyler söylemek istedi, sesi boğuldu, ama ben dinlemedim.
Ekrana baktım.
Çağrıyı sonlandır.
Dokundum.
Bip.
Telefonu kapattıktan sonra içimdeki fırtına taşkınlaştı. Yastığa kapanıp, sesimi boğmaya çalışarak ağladım. Gözyaşlarım sıcak sıcak akıyor, içimdeki öfke mideme taş gibi oturuyordu. Nefes almak bile zordu. Beni bu eve, bu yatağa, bu hayata kim ittiyse… hepsi aynı karanlığın parçalarıydı.
Birden kapı sertçe açıldı.
Adımlarını duymuştum, ama bu kadar ağır ve buyurgan geleceğini tahmin etmemiştim.
Kapıda bir kadın belirdi.
Berav Hanzade.
Turan Ağa’nın annesi. Bu konağın gölgesiz hükümdarı.
Üzerinde koyu yeşil bir ferace, başında siyah ipek örtü… Yüzüne yıllar boyunca kazınmış çizgiler, ama o çizgilerin arkasında dimdik bir duruş vardı.
Beni yerde otururken, gözleri şişmiş, saçlarım dağılmış halde görünce bir an durdu. Sonra hızla yanıma geldi.
Kolumdan tuttu, sertçe kendine çekti. Gözlerime dik dik bakarken sesinde tok bir gerginlik vardı:
“Topla kendini kızım. Hizmetçiler laf edecek, konağın töresi var.”
Gözyaşlarımı sildim ama ellerim titriyordu. Onun bakışlarından kaçamadım.
Berav’ın gözleri hiç kaçmazdı. Her şeyi görür, her şeyi bilirdi.
“Dün ne olduysa oldu. Törenin gereğiydi. Bunu sen de biliyorsun.”
Başımı hafifçe salladım. Gözlerim tekrar doldu, dudaklarım titredi.
“Ben istememiştim…” dedim boğuk bir sesle. “Bu eve kuma olarak gelmeyi hiç istemedim.
Hangi kadın ister ki böyle bir şeyi?”
Berav başını yana eğdi. Soğuk bir gülümseme belirdi dudaklarında.
“Senin yerinde olmak isteyen binlerce kız var. Bu eve gelin olmak, Hanzade soyuna karışmak kolay mı sanırsın? Ama sen… burada ağlıyorsun.”
Başımı kaldırdım, ona baktım. İçimdeki kırıklar konuşmaya başladı.
“O kızları seçseydiniz o zaman!” dedim. “Neden ben? Neden bana bu hayat?”
Berav sustu. Derin bir nefes aldı. Sonra sesi yumuşadı ama hâlâ keskin bir bıçak gibiydi.
“Zamanı gelince anlarsın. Bazı şeylerin cevabı vakitsiz verilmez.”
Sonra kapıya döndü, dışarı seslendi:
“Hatun! Banyoyu hazırla. Gelin temizlensin. Kıyafetleri de yatağın ucuna serin.”
Sonra tekrar bana döndü. Bu sefer sesi daha sertti. Yüzüme eğildi, gözlerinin karanlığı içime doldu.
“Bu konağın hanım ağası benim. Bu evde ne olursa, benim kurallarımla olur.
Eğer kurallarımla yaşamayı öğrenirsen… kazanan sen olursun.
Seni kötülüklerden ben korurum.
Ama… eğer o kuralların dışına çıkarsan…
İnan bana, o kötülükler seni bulur.
Hem de en zayıf anında.”
Arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü. Eli kapı koluna değdiğinde bir kez daha durdu.
“Temizlen. Üzerine yakışanı giy. Bundan sonra gözler senin üzerinde.”
Ve çıkıp gitti.
Berav Hanzade’nin sesi kulaklarımda yankılanıyordu hâlâ:
“Kurallarımla yaşarsan kazanan sen olursun… Yaşamazsan kötülükler seni bulur.”
O kapıdan çıkınca, peşinden iki hizmetli kız daha içeri girdi. Başları eğik, elleri sabunlu bakırlar, havlularla doluydu. Gözlerimi kaçırdım. Utanıyordum.
Beni yavaşça kaldırdılar. Sessizdiler ama elleri kararlıydı. Hiçbir şey sormadılar.
Beni iç oda hamamına götürdüler.
Ilık su omuzlarıma değdiğinde ürperdim.
Bir kadın kendi bedenine bu kadar yabancı hissetmemeliydi. Ama hissediyordum.
Yıkadılar, saçlarımı taradılar, sabun köpüğüyle ellerimi, bileklerimi temizlediler.
Tenime dokundukça kendimi daha çok kaybettim.
Sanki eski Kader, o sabunla birlikte gidiyordu.
Beni tekrar odaya götürdüler. Yatakta, işlemeli zarif bir elbise serilmişti. Krem rengi, etekleri dantel. Yanında saten içlik, ince işlemeli kuşak…
Giyinirken ellerim titredi.
Aynaya baktım.
Kendimi tanıyamadım.
Sanki o kız ben değildim.
Sanki bir başkasının hayatını üzerime giymiştim.
Kendimden, içimdeki Kader’den, uzaklaşmış gibiydim.
Tam o sırada hizmetlilerden biri kapı aralığından seslendi:
“Gelin hanım… Kahvaltı hazırdır. Şimdi hanım ağa oturmadan evvel yerleşmiş olmalısınız .”
Kısa bir tereddütten sonra başımı salladım.
“Tamam.”
Elbisemin eteği yere sürünerek kapıya yürüdüm. Hizmetli önümde önden çıktı, ben arkadan yavaş adımlarla izledim. Koridor boyunca yürürken evin taş duvarlarına asılmış bakır işlemeler, devasa çerçeveler ve ağır halıların üstünde ayak seslerimiz yankılanıyordu.
Kahvaltı salonuna vardığımızda içimdeki gerilim büyüdü.
Salon uzun bir masaya kurulmuştu. Tavan yüksek, ışık loştu. Masanın başında — baş sandalye — hâlâ boştu.
Berav henüz gelmemişti.
Baş sandalyenin sağında oturan kadına gözüm takıldı.
Hafif balık etliydi, beyaz tenliydi ve saçları buğday sarısıydı.
Güzel sayılırdı ama yüzündeki ifade…
Bir gariplik vardı. Gözleri beni süzüyordu, ince, soğuk bir bakışla.
Ona bakarken içimde tuhaf bir huzursuzluk yükseldi.
Sanki biri beni tepeden tırnağa tartıyor, değer biçiyordu.
Tam karşısında oturan başka bir kadınsa yüzüme sıcacık bir gülümsemeyle baktı.
Dilşah.
Yüzünde o tanıdık, zarif ifade vardı. Yumuşacık sesi salonu böldü:
“Günaydın Kadercim.”
Elini masanın kenarına hafifçe koydu, gözleri parlıyordu.
“Gel yanıma. Senin yerin bundan sonra burası.” Ve Dilşah’a bakarak onun yanına yaklaştım.
“Teşekkür ederim abla “ dedim sıcak bir gülümsemeyle
Oturduktan sonra o kadınla göz göze geldim. Hâlâ garip bakışlar altında eziliyordum.
“Merhaba , ben Kader “ diyerek elimi uzattım ama o elimi tutmayı tenezzül dahi etmedi.
“Merhaba Kader, ben de Meryem” bu o kadın idi Turan’ın her şeyden çok sevdiği o kadın…