DERTTAŞ 1. PERDE
***
Sıradan bir yaz gecesiydi.
Çekirgelerin huzur veren seslerine karışan ılık rüzgar, insanın tüylerini diken diken ediyordu.
Her gece yaptığım gibi odamın penceresinden dışarıyı seyrederken karşı villaya birilerinin taşındığını fark ettim. Uzun zamandan beri boş bir villaydı ve gerçekten çok lükstü. Bizim sıradan mahallemizin inci gibi parlayan binasıydı. Aslında bazen eski evimizin penceresinden bakarken villa ile ilgili hayaller kurduğumu inkar edemeyeceğim. O kadar ihtişamlıydı ki insanda orada yaşama isteği oluşturuyordu.
Villaya taşınan insanların zengin olduğunu anlamak hiç zor değildi. Bir ara villaya götürülen eşyalara bakarken, müzeden gelip gelmediğini düşündüğüm tabloları gördüm. Kesinlikle sıradan insanlar değildiler.
Kıskançlık ve özenti dolu bakışlarla villayı izlemeyi bir kenara bırakarak, yeniden içeri girdim.
İçeri girmiştim ama villadakileri merak ederek yeniden pencereye koşmamın üstünden bir saat bile geçmemişti.
Hava kararmış, etraf sessizleşmişti.
İlk kez o zaman gördüm onu işte.
Villanın girişindeki birkaç basamaklı merdivenin üst basamağında oturuyordu. Sokak lambasının aydınlattığı kadarıyla beyaz sweatshirtünü, ona uyumlu beyaz spor ayakkabılarını ve sportif siyah eşofman altını seçebiliyordum. Yüzünü pek net görmemiştim ama merak etmiştim orada ne işi vardı ki?
Villaya yeni taşınanların çocuğu olduğunu anlamak zor değildi ama neden bu güzelim malikanenin içine girmek yerine sadece merdiven basamaklarında oturuyordu?
Merak!
Ultra merak!
Jet hızıyla ayarlanmış uçuşa hazır bir merakla ben de odamdan çıktım.
"Nereye böyle Hira?"
"Hiç, içim daraldı. İki dakika evin önünde oturup geleceğim."
Annem, babam ve erkek kardeşim bayıla bayıla televizyondaki filmi izlerken annem ağzındaki çekirdek kabuğuna aldırmadan bana soru sormayı ihmal etmemişti. Neyseki çok üstelemedi de hızla çıkış kapısına gelebildim.
Bizim eski evin de beş basamaklı betondan bir merdiveni vardı. Babam memur olduğu için eline geçtikçe eve ekleme yaptırıyordu. Henüz merdivenimize estetik bir dokunuş yapma sırası gelmemişti.
Sessizce orta basamaklardan birine oturup ona baktım.
Sweatshirtünün kapüşonunu başına geçirmiş, sırtını duvara yaslayarak yüzünü hafif gökyüzüne kaldırmıştı. Gözleri kapalıydı. Loş ışıkta seçebildiğim kadarıyla siyah saçları ve belirgin yüz hatları vardı. Gerçekten çok merak ediyordum neden burada oturuyordu? Hava almak için villanın şahane bahçesinde vakit geçirebilirdi, üstelik havuzu da vardı. Tam o anda gelen sesler.
"Lanet olası şıllık. Senin baban da böyleydi. Gebermediniz gittiniz. Bir düşün yakamdan artık."
"Şıllık dediğin senin o pis sekreterindir Allah'ın belası. Sırf zevkin için bizi düşürdüğün hale bak. Şirkette seninle sekreterinin ilişkisini bilmeyen yok!"
"Kes sesini yoksa patlayacağım bir tane!"
"Dudağım hâlâ mor. Sırtımdaki çürüklerde geçmedi. Sen bir kere daha patlat bakalım ben seni şikayet etmiyor muyum?"
"Et lan et! O p.. kurusunu da al git bakalım. Çok da umrumdaydınız sanki."
Ağzım açık tüm diyaloğu dinlerken, karşımdaki genç çocuk başını daha çok kapüşonuna çekmiş iyice büzüşmüştü. Duymak istemezcesine, duymamazlıktan gelircesine.
Gözlerim doldu.
Bunu hiç düşünmemiştim.
Uzun bacaklarını kendine çekerken beni fark etmediğini biliyordum, çünkü o da villadan gelen seslerle ilgileniyordu. Peki ne yapmam lazım?
"Öhöm!"
İlk diyaloğu ben açacağım başka yolu yok.
Hareket bile etmedi.
"Hoh hoh hoh!"
Yine bir tepki olmadı.
"Aaai aaai aaai!"
Kapüşonunu hafif gevşeterek göz ucuyla bana baktı. Kaşlarını ilk kez o zaman görmüştüm. Bence tüm kapüşon çıksa yakışıklı biri olacaktı.
Bir süre bana baktıktan sonra yeniden başını gömdü kapüşona.
"Ehem. Selam ben Hira. Tanışalım mı?"
Cevap vermedi.
"Demek tanışmak istemiyorsun, o zaman şey yapalım. Eee madem ben kendimi sana tanıtayım, tanışmış oluruz o zaman. Ben Hira. Lise ikiye geçtim. Yani aslında bu geçiş zor oldu. Çünkü verdiğim proje ödevini fizik hocam kaybetmiş. Bir de bana sen ödevini vermedin diyor. Teşekkür alırım diyordum sınıfı zor geçtim inanabiliyor musun? Bir de şey öğretmeni vardı..."
Dayanamadı sanırım.
Başını hafif öne eğerek beni daha iyi görmeye çalıştı. Kaşları hâlâ çatıktı.
"Bak, eğer evim müsait olsa oraya gideceğim. Biraz kafa dinlememe izin ver tamam mı? Git otobiyografini da başkasına anlat."
Cümlemi yarıda keserek sesimi yumuşattım.
"Ben de düşündüm ki şey olurduk."
Anlamamışça bana baktı. Şey derken? Hayır insanın aklına her şey gelir yani.
"Şey yani..."
Hâlâ anlamamışça yüzüme bakıyordu. Ha gayret Hira zorlarsan çıkacak. Hadi kızım.
"Derttaş. Hani bilirsin, arkadaş gibi bir şey. Arkadaş arkanı korur falan ya, derttaş da derdini dinler."
Umursamazca gözlerini devirdi. Dikkatle dinlediği şeyin hiçbir öneminin olmadığını belli edercesine oflayarak yeniden kapüşonuna çekilirken mırıldandı.
"Benim kimseyle, hiçbir şey olma isteğim yok!"
***
Tüm gün, gece olan konuşmaları çevirdim zihnimde. Yaz tatili tamamen boğucu bir sıkıcılıkla geçiyordu ancak şimdi kendime bir ilgi alanı bulmuşum gibi hissediyordum.
Küçüklüğümden beri hep sevgi pıtırcığı olarak yetişmiştim. Annem, babam erkek kardeşim hepsi titrerdi üzerime.
Hayır ben de onların üstüne titrerim tabii, karşılıklı yani. Yoksa beni ayrıcalıklı kılan bir şey yok aslında. Aile olarak çok sevgi yüklüyüzdür.
Yatağımın üstünde dönüp dururken villadan gelen sesleri de düşündüm. Muhtemelen anne ve babasıydı. Üstelik hiç hoş bir konuşma yapmamışlardı. Çocuk da yine muhtemelen bundan bıkıp usandığını için kendini dışarılara atıyordu.
Havanın kararmak üzere olduğunu görünce hızla pencereden aşağı baktım.
Oradaydı!
Bu sefer düne göre erken gelmişti.
Beklemeden hızla yatağımdan inip odamdan çıktım. Yeniden sorma ihtimaline karşın bu sefer ben bilgilendirdim annemi.
"Anne, ben yine iki dakika dışarda hava alıp geleceğim."
"Tamam."
Yine sessiz bir şekilde merdivenin orta basamağına oturduğumda ona baktım. Kapüşonu yoktu ama bu sefer de şapka takmıştı. Peh! Yüzünü bir göreydim lan zalımın oğli.
Uzun parmaklarında dolanan şeye dikkat ettiğimde sigara olduğunu gördüm.
Hayır ya sigara mı içiyor bu?
Bir iki defa parmak aralarında gezdirdikten sonra yere atıp ayağı ile ezdi. Sonra da yeniden başını duvara yasladı.
Sweatshirt yerine siyah bir tişört giymişti. Altında yine siyah bir pantolon vardı ancak bu seferki sanırım jean olmalıydı. Terlik giyen ayaklarını gördüğümde şaşırdım. Çorap giyiyordu bir de. Kim bu sıcakta çorap giyer ki? Değişik çocukmuş.
"Selam!"
Başını kaldırarak bana baktı. Sonra da yeniden yasladı duvara. Yine cevap vermemişti ukala!
"Hi!"
Hareket etmedi.
"Anyeonghaseyo!"
Yaslandığı duvardan hafifçe kalkarak bana baktı. Kaşlarını çatarak "O da ne? Küfür mü ettin yoksa?" diye sordu.
Güldüm. O ciddi sormuştu ama nedense bana komik gelmişti.
"Yok yav, benim gibi ponçik bir kız hiç küfür eder mi? Sadece merhabayı Korece söyledim." dedim.
Yeniden duvara yaslanırken esefle başını salladı. Sanırım bir de şunu mırıldandı.
"Ne ponçik, ne ponçik!"
***
Bir, iki, üç!
"Allahu Ekber, Allahu Ekber!"
Yaşasın.
"Anne ben yine hava alıp geleceğim."
Bu sefer annem yutmadı. Ellerindeki bulaşık sabununa aldırmadan "Bana bak, hava almak için neden hep akşam ezanını bekliyorsun sen? Küçükken akşam ezanından önce eve gelinirdi, şimdi sen tam tersini yapıyorsun." diye söylendi.
Mantıklı, anneni ters köşe yapacak, yeniden soru sormasına fırsat bırakmayacak bir şey bul Hira. Hadi Hira hadi. Koş Hira koş. Ali ata bak! Emel ve gel! Işıl ılık süt iç!
"Hava ancak akşam olunca serinliyor ne yapayım bunalıyorum."
Bom!
Harika bir varlıksın Hira vesselam.
Annem başka sorum yok, ailecek severek izliyoruz seni dercesine bakış attıktan sonra "Geç kalma!" deyip yeniden işine döndü.
Ben de aldığım zaferle içimde çalan mehter marşlarının bana verdiği yetkiye dayanarak koridorda sekerek ilerledim.
Dış kapıya çıktığımda yine merdivenin orta basamağına oturdum. Bizimki gelmiş yine yaslamıştı başını duvara.
Ne kadar ketum ağızlı ulen! Hayır biri bana böyle ilgi gösterse, yani ne bileyim gel derttaş olalım falan dese hayatımı ona adardım falan yani. Ama bu çocuğun umrunda bile değil.
"Hey!"
Etkiye tepki yok.
"Hey hey!"
Yine tepki yok.
"Hey hey hey!"
Rüzgar bile esmiyor, püf!
"Hey hey hey he..."
"Yeter ama, beni rahat bırakmayacak mısın sen?"
"Vuhuu. Konuşturmayı başardım. Kendimle gurur duruyorum şu an." dedim gururla.
Gözlerini devirirken yine salladı başını esefle.
"Konuş benimle." dedim.
"Derttaş olmak bunu gerektirir."
"Seni dert...her ne saçmalıksa ondan kabul etmedim. Kendi kendine gelin güvey oluyorsun."
Alt dudağımı çıkararak yavru bir kedi gibi baktım.
"Neyse, sözlerin kalbime dik geldi. Battı, parçaladı, kıyma etti falan ama unutacağım."
Güldü. Ya da ona benzer bir ses çıkardı sanırım. Aslında ben hayal de etmiş olabilirim. Ama komikti yani, kalbin kıyma olması falan. Değişik bir fikir yani. Gülmesi gerekirdi.
"Güldün mü sen?"
Sormasam içimde kalırdı.
Cevap bile vermeden, ayağa kalıp içeri girdi dostlar.
***
Bu sefer erken gelen ben olmuşum galiba. Yarım saattir beklememe rağmen gelmemişti. Ufaktan kaporta üşümeye başlayınca gökyüzüne baktım. Bulutlu bir hava vardı. Yaz aylarının tatlı yağmurunu hepimiz biliriz ama bu sefer ki farklıydı. Sanırım uzun süre yağacak gibi duruyordu. Bu yüzden için içeri geçip şemsiye almaya karar verdim.
İki dakika şemsiye alıp gelene kadar o çoktan gelmişti.
Başına geçirdiği gri swaetshirtünün kapüşonu onu yağmurdan korumaya yetmiyordu belli ki ıslanmıştı çok fena. Yine de bunu umursadığı pek söylenemezdi. Yine başını yaslandığı duvarda yeri izliyor ve derin derin düşünüyordu.
O an içim ezildi be dostlar. Böyle sarılasım geldi yani. Sarılsam bana kızar mı ki? Zaten hiç konuşmuyordu bir de kavga eder miyiz ki? Belli ki benimle derttaş falan olmak istemiyor ama ne yapalım, bir karar almalıyım.
"Sen bu çocuğu mutlu etmek istiyor musun Hira?"
"Etmek istiyorum Hira."
"O zaman bıkmadan usanmadan üstüne gitmelisin."
"Tamam."
"Bazı insanlar etrafına duvar çekerler en kalınından. Kimse onlara ulaşmasın isterler ama birinin gelip o duvarı yıkmasını da arzulamaz değildirler. Çünkü her insan sevilmeyi sever."
"Vay be iç ses, sen ne güzel konuşuyon öyle. Eğilip ağzından öpmek isterdim ama sistematik olarak aynı kişi olduğumuz için kendi ağzımı öpemem. Anladın sen onu."
İç sesime güzelce danıştıktan sonra bu sefer bir ilk yapıp çocukla konuşmamaya karar verdim. Belki sessizliğim garibine giderde bana bakar diye.
Bu tezim saçmaydı çünkü, tanışalı henüz çok olmamıştı ve onun benim sesimi önemsediği de söylenemezdi.
Yine açık olan bir şey vardı ki fena halde ıslanıyordu. Ve ben her ona düşen damlaya karşılık içimde bir şeylerin yandığını hissediyordum.
Elimdeki şemsiyeyle yavaşça ayağa kalktım ve aramızdaki dar yolu yürüyerek tam önünde durdum.
Beni hissedince gözlerini açtı ve bir süre öylece baktı. Belki bir şey de diyecekti ama onu beklemeden şemsiyemi önünde bırakarak gerisin geri evime yürüdüm. Yürürken ben de ıslanmıştım ama bu ıslanış nedense hoşuma gidiyordu. Şimdi eşitlenmişiz gibi hissediyordum. Hata fazladan yavru bir kediyi inemediği ağaçtan kurtarmış, araba çarpmak üzere olan yaşlı bir dedeyi kolundan çekerek ölümden uzaklaştırmış, birine suni teneffüs yaparak hayata döndürmüş onun tükürüğünü...ah her neyse.
Eve girene kadar bir daha arkamı dönüp bakmadım dostlar ama odama çıktığımda perdenin arkasından gizlice baktım.
Benim arkamdan baktığı zamanki gibi kalmıştı. Hâlâ bakıyordu. Belki de yeniden geleceğimi düşünüyordu kim bilir.
Bir süre daha baktıktan sonra ayağa kalkıp şemsiyeyi eline aldı ve çadır gibi üstüne tutarak içine girdi.
İçim kıpır kıpır olmuştu.
İlerleyen hiçbir şey olmamasına karşılık, sebepsizce mutlu olmuştum.
Onu korumaya ve mutlu etmeye karar verdikten sonra ilk kurtarışımı yağmur damlalarına karşı yapmıştım. Eh bu da bir başarı sayılırdı. Sonuçta onu bir şekilde korumuştum.
Korumak! Ne güzel bir histi.
Zaten derttaş olmak da bunu gerektirmez mi?
***
"Biliyor musun dün fark ettimde bayağı uzun boylusun. Eğer bizim okulda olsaydın kesin İhsan hoca seni basketbol takımına alırdı. Hayır sadece boy önemli değil tabii ki oyun becerisi de önemli ama bence sen çok güzel de oynarsın he."
Başını dayadığı duvardan bir milim oynamamıştı ama beni duyduğuna emindim.
Hadi Hira biraz daha çabala! Bugün ne yapıp edip güldüreceksin onu! Çünkü derttaş olmak bunu gerektirir.
"Bir keresinde Sevil hoca gelip bana senin saçlar sarıya dönük ya aynı sarı çıyana benziyorsun demişti biliyor musun?"
Etkiye tepki yok.
"Tabii bunun öncesi var. Biz bu Sevil hocayla hiç anlaşamazdık. Aslında önemli bir şey değil yani bana göre. Hayır teneffüste koşarken elindeki kahve bardağını nasıl görebilirim yani? Üzeri boydan boya kahve olduğunda bana saymadığını bırakmamıştı. O zaman başladı bu itiş kakış."
Baktım yine hiç tepki vermiyor. Bari ofla be gözünü sevdiğim. Hayır dinlediğini anlasam gaza geleceğim ama hiç gaz da vermiyorsun ki.
"Doğal gaza da zam gelmiş biliyor musun?" diye sordum.
"Erkek kardeşim sırf bu yüzden evde salıyor. Anladın yani sen onu gaz çıkarıyor. Vatana millete bir hayrımız dokunsun diye de açıklama yapıyor."
Püf!
Sanırım yine hiç konuşmadan bitecek bu oturumda. Hira galiba sen bu işte hiç başarılı olamayacaksın be gülüm. Neyse bari içeri gireyim diye düşünürken, gökyüzünde bir yıldız kaydı.
"Aha gezegen kaydı lan!" diye bağırdım.
Ve bir ses.
Gülmüştü.
Ne de tatlı gülme sesi vardı lan!
İçim titredi.
Kısa gülüşü omuzlarının da titremesine neden olmuştu.
Başını yaslandığı duvardan kalkarak bana doğru eğildi.
"Gezegenler kaymaz. Göktaşıdır o." dedi.
Kalktığım yere yeniden otururken şaşkınlıkla baktım.
"Aha lan konuştun. Vallaha da bana cevap verdin. Ağzın var mıydı senin? Şey yani yanlış anlama, ağzının olduğunu görüyorum da dilin var mıydı? Affedersin dilsiz demek istemedim sana yani şey, hiç konuşmayınca, ben de sandım ki hani olur ya..."
Bir kere daha güldü dostlar.
Bu sefer dişlerini de görmüştüm.
Ne de tatlı gülüyormuş lan. Gözüm gülüşünde takılı kaldı bir an. Başka bir şey diyemedim. O da zaten yeniden yasladı başını duvara.
***
"Tam olarak ne istiyorsun benden?" diye sordu.
"Hiç." dedim omuzlarımı silkeleyerek.
"Sadece benimle konuşmanı, mümkünse dertlerini sıkıntılarını anlatmanı ve benimle konuşurken rahatlamanı istiyorum."
Güldü, ama bu sefer acınasıydı.
"Bu isteklerin çok yüzeysel. Gerçekte ne istediğini söyle." dedi.
"Yüzeysel? Yüzeysel derken? Yani bu isteklerimin üstte kaldığını içinde başka şeyler olduğunu mu ima ediyorsun? Ne gibi şeyler mesela? Hayır sizi evinizden çıkarma gibi derdim yok, yani ben yaklaşık on yedi senedir burada yaşıyorum ve sonradan gelen sensin. Bir de dağdan gelmiş bağdakini kovuyor şuna bak!"
"Ne saçmalıyorusun sen?" dedi dudaklarındaki tatlı gülüşüyle.
Onu gülerken gördüğüm için ben de güldüm ve başımın arkasını kaşıyarak "Bilmem nerden geldim bu konuya? Celallenince yapıyorum ya ben öyle şeyler." dedim.
Daha sesli güldü.
Gülüşünü seveyim lan senin.
Köşeden çıkarak merdivenin ortasına kaydığında tam karşıma geçmiş oldu. Beni daha iyi görmek için mi geçmişti yani? Heyacanlandım uleyn!
"E daha ne zamana kadar devam edeceksin böyle?" diye sordu.
"Neye?" diye sordum dirseklerimi dizlerime yaslayıp yüzümü ellerimin içine alarak.
"Yani, altı akşamdır benimle buradasın. Daha ne zamana kadar devam edeceksin karşımda oturup laf kalabalığı yapmaya?"
"Bilmem? Sen ne zaman bırakacaksın burada yalnız bir şekilde oturmayı."
"Ha sen ciddisin yani?" diye sordu.
Omuzlarımı silkeledim.
"Eh ne yapalım, derttaş olmak bunu gerektirir."
Dudaklarını büzerek güldü. İnsan dudaklarını büzerek güler mi lan? Ben daha önce hiç böyle güldüm mü sahi? İnsan böyle büzük dudaklarla gülünce ne de tatlı oluyormuş meğerse.
Büzük dudakla gülüşünü severim senin.
Yine tıkandım dostlar, zira büzük dudaklı bir gülüş aldı götürdü beni.
***
"Sen hiç üşümüyor musun? Benim kaporta çoktan dondu." dedim.
Henüz bir saat olmuştu ama gerçekten fena halde üşümüştüm. O ise hiçbir şey umrunda değilmişçesine oturmaya devam ediyordu.
Yine cevap vermemişti.
Anlaşılan yeterince onun ilgisini üzerime çekememiştim.
"İnsanlar neden bir şeye birçok isim takıyorlar hiç anlamıyorum. Mesela kaporta diyorlar, sonra efendime söyleyeyim çanak diyorlar. Hayır hiç insan kıçına çanak der mi? Bence çanaklara saygısızlık oluyor yani. Şahsen ben çanak olsaydım, kıç olmak istemezdim. Yani şey, kıçlara isim olarak verilmek istemezdim demek istedim. Çanaklara özgürlük olsun bence. Kıçlar ayrı, çanaklar ayrı anılsın. Sonra bir de kutuplarda..."
"Uf!"
Cümlemi yarıda kestim. Etkiye tepki diye buna derler aga!
"İlgini çektim değil mi? Ehem ehem. Hadi konuş benimle."
"İstemiyorum."
"Hadi ama. Tamam kıçlardan ve çanaklardan konuşmayacağız. Dünya için daha faydalı şeylerden konuşabiliriz. Ya da kıç da olur ya. Eğer ilgi alanınsa, yani kıçları seviyorsan. Hayır yanlış anlama öyle demek istemedim şey yani."
"Bak lütfen diyorum. Lütfen defol!"
"Yine kalbime dikledin! Kıyma ettin, köfte de yap bari."
Sustum. Defol dedi lan bana. Bu kadar mı gurursuzum aga? He valla tam da o kadar gurursuzum işte.
"Neyse bari gideyim o zaman ben. Madem sen defolmamı istiyorsun. Yavaştan defolayım bari."
"Dur!"
Amanın. Durdum lan. Yerim senin dur diyen sesini. Ses yenmez ama ben yerim.
"Şunu da al."
Dikkatimi elindekine verdiğimde şemsiyem olduğunu anladım. Yine de kibarlık yapıp onun getirmesi gerekmez miydi? Peh! Ne çok şey bekliyorsun Hira!
Yine de gidip almak içimden gelmedi. Bir anlık gururum şahlandı. İlk tepkisizliğimi o zaman verdim işte.
Saçma ama yine de sessizce çekip gittim. Artık elindeki şemsiyeyi ne yaptı, bana şaşırdı mı, yoksa yine umursamaz bir şekilde başını duvara mı yasladı bilmiyorum.
***
"Sizin evde de sivrisinekler var mı? Şu halime bak ya, sanki taramalı ile üstümden geçmişler gibi."
Yine herhangi bir tepki yok. Bu sefer üzerinde kalın bir ceket vardı. Dün akşamki üşüyen çanak masalından etkilenmiş olsa gerek ki sıkı giyinmişti. Peh. Sözlerimden de etkilenirmiş.
"Hayır yani yanlış anlama, mesela bizim ev eski ya. Sivrisinekler de harabe diye falan geliyor olabilirler. Hani sizin ev lüks ya, belki duvar sınırlarına yakın görünmez bir kalkan falan vardır, geçemiyorlardır falan."
"Saçma."
"Ooo cevap vermeler falan? Sen hayırdır?"
"Ne biçim konuşuyorsun sen böyle?"
"Ne var aga, yavşak kızlar gibi ağzımda sakızı çevirerek konuşmamı mı bekliyorsun? Çok beklersin. Derttaş dediğin böyle İbrahim Tatlıses gibi sert olmalı. Ne bileyim Müslüm baba gibi efkarlı. Sonra efendime söyleyeyim vurdu mu yumruğunu oturtturan Cüneyt Arık'ın cinsinden. Güçlü olmalı yani. Güçlü olmalı ki, derttaşının derdi altında ezilmesin. Üstelik onu da kurtarsın bu dert çukurundan."
Konuşurken sağa sola baktığım için bitince yüzüne baktığımda irkildim. Dikkatle bana bakıyordu. Yine saçma mı diyecekti? Aman be Hira çok konuştun yine.
"Ya yine de ezilirsen?"
"Hı?"
Sorduğu soru ile irkilmiştim. Bir saniye ben önceki diyaloğu unuttum. Kendi kendime konuşuyordum da az önce, ne dediğimi unuttum.
"Ya, ne kadar güçlü olsan da yine de benim dertlerim altında ezilirsen?" diyorum.
"O zaman kim çıkaracak seni? Benden mi yardım bekleyeceksin?"
Nedense çok dokunaklı gelmişti bu cümlesi, kalbim titredi. İlk defa burnumun sızladığını hissettim o an.
"Derttaşın bir manası da bu aslında." dedim dolan gözlerime inat gülümseyerek.
"Dert taşının altında kalmak. Ağırlığı ile ezilmek. Dert sahibini kurtarırken kendin batmak yerin dibine. Ama sorun değil. Çünkü derttaşlar buna bilerek başlıyor işe. Asgari ücretle geçinmeyi kabul etmek, daha doğrusu buna mecbur olmak gibi bir şey."
Öne doğru eğilerek yüzüme baktı bir süre. Sonra da güldü. Gülerken yere eğdi başını. Yeniden bana baktığında hâlâ gülümsüyordu.
"Yani diyorsun ki kendime sırf dertlerimi azaltsın diye asgari ücretle çalışan bir memur tuttum öyle mi?"
Dudaklarımı büzerek güldüm. Bunu ondan görmüştüm ve denemek için can atıyordum. Yapınca çok mutlu hissettim.
"Hımm. Bilmem. Şimdi sen öyle söyleyince kendimi biraz köle gibi hissettim." dedim.
Kahkaha attı.
İlk defa kahkaha attı dostlar. Hem de böyle sarsıldı gülerken. Doğru yolda ilerliyorsun Hira. Aferin sana kız!
***
"Şimdi sen sanıyorsun ki bu kız hiç susmadan konuşuyor. Gevezenin teki falan. Dokuz gecedir tek konuşan ben olduğum için böyle düşünmen çok normal ama ben aslında gün içinde enerji topluyorum biliyor musun? Annemlerle işaret dili ile konuşup ağzımı dinlendiriyorum sonra bir de..."
Cevap vermedi dostlar ama merak ettiğinden olsa gerek başını dik tutarak daha iyi dinlemeye başladı.
"Merak ettin değil mi? Seni gidi sayko bebe!"
Yine dayanamadı sanırım. Ulen insanları etkilemekte üstüme yok he, fena gururlandım şu an. As bayrakları as as. Pardon onu burada yapmıyorduk değil mi? Neyse geri al.
"Sayko mu? O da ne?" diye sordu gözlerini kısarak.
Lan gözlerini kısınca daha tatlı oluyormuş ya bu. Hay ya rabbim, Hira sen kimlerle derttaşlık yapıyorsun bacım?
"Şey yani, bilmem. Sayko işte."
Gözlerini devirdi.
"Anlamını bilmediğin kelimeleri kullanmaman gerektiği öğretilmedi mi sana?"
Ağzımdaki havayı hayal kırıklığı ile dışarı verdim.
"Neyse yine kıymaladın kalbimi ama görmezden geleceğim. Dokuz gecedir çift kıyma çektin her akşam. Hayır bir şey değil sinir falan kalmadı et parçasında yani."
Aniden ayağa kalktı. Bir iki adım atıp bana yaklaşarak yüzüme dikkatle baktı. Sonra kapüşonunu çıkarıp bir kere daha baktı. Sonra telefonunun ışığını yakarak bir kere daha baktı.
Ne oluyoruz lan?
Kendimi Koreli müzik gruplarındaki ünlüler gibi hissedip poz falan verdim şöyle en artistliğinden. Dudaklarımı 333 şekline falan getirdim. Saçlarımı savurdum falan ama sanırım foto çekmiyordu. Gitti güzelim pozlar.
Bakması bitince yeniden yerine oturdu. Sonra da dirseklerini dizlerine koyup parmaklarını birbirine geçirdi.
"Güzel de bir kızmışsın. Bak son kez soracağım gerçekte isteğin ne?"
Acayip ciddiydi ve ben ciddiyete hiç gelemem dostlar.
"Biliyor musun şimdi gelip o kapüşonun içine tüm midemdekileri çıkarıp başına takasım var. Sonra da kusmuk kafalı diye bağırıp seni etrafta dolandırasım var. Ama tabi bana şu an güzel dediğin için bunu es geçip sadece dişlerimi göstererek güleceğim."
Yine büzdü dudaklarını. Yine güldü o büzük dudaklarla. Ulan öyle gülme lan, kıyma falan bir kenara kalbimin bazen kıçımda attığını hissediyorum.
***
"Hele gurban gurban gurban. Hele hele gurban gurban gurban. Oy gurban gurban gurban. Oy oy gurban gurban gurban."
"Offf of!"
Kulaklarını kapattı dostlar. Lan yine etkiledim çocuğu. Allah'ım kendimi çok seviyorum yaa.
"Ne o, rahatsız mı ettim bro?"
"Sen beni delirtmek için mi peyda oldun?"
"Oha Oha Oha. Peyda falan ne iş? Az yavaş gel. Şurada sana moral versin diye harika ses yetenağımı kullanarak mütüşlü bir şeyler fırlatmışım senin dediğine bak. Ayıp yani olmaz ... eee ...? ...! Yav senin adın neydi? On gecedir dertleşiyoruz. Ben senin adını bilmiyorum. Hayır tamam yani şimdi tam olarak dertleşiyor olmayabiliriz. Yani genelde ben çalıyorum sen de ofluyorsun ama olsundu. Senin oflamalarına katlanıyorum burada. Bence bu da derttaşlık sayılır yani."
"Sen yine konuyu çarpıtacaksın. Bak seninle bir anlaşma yapalım. Ben sana adımı söyleyeyim sen de bu gecelik başka konuşma yapmadan git ve beni yalnız bırak nasıl?"
Düşündüm.
"Şey, teknik olarak zaten bu gece yapman gereken tüm konuşmayı bir paragrafa sığdırdığın için başka bir şey demene gerek yok."
"Ne?"
"Yani söyle adını bakayım." dedim.
"Benim adım..."
"O Bulut o...da al git pis lanet olası kadın! Sizin gibi p... istemiyorum. Yeter artık. Bırakın yakamı be!"
"O... sensin. Bulut kadar temiz bir çocuğu buldun da bir de küfür mü ediyorsun? Ağzın da aynı şahsiyetin gibi bozuk lanet olası herif! Yine sekreterin yanındaydın değil mi? İnsan bir dudağındaki ruj izini siler. Sen ne biçim bir haysiyetsizsin be!"
Açık olan ağzı yavaşça kapanırken gözleri benimkileri buldu. İlk defa o şekilde bakıyordu. Demek adı Bulut'tu. Bulut. Güzel isimmiş.
Bu dert bir an için ağır gelmişti dostlar. Ağırlığı ile gözlerim doldu. Yine de derdin asıl ağır geldiği kişi o olmalıydı. Derttaş olarak ben de ağlarsam kim düzeltecekti moralleri?
Beklenti dolu gözlerle bana bakarken başladım bağırmaya.
"Hele Bulut Bulut Bulut! Hele hele Bulut Bulut Bulut Bulut. Oy Bulut Bulut Bulut."
İlk önce şaşırdı. Her halde ona acınası bir şekilde bakacağımı falan sanıyordu. Ben böyle şarkı söylemeye devam edince dudaklarında tatlı bir gülümseme oluştu. Sonra büyüdü o gülücük.
Ah be ah ben teklif ettim bu derttaş mevzusunu. Şu an eziliyor olsam da ağırlığı altında, çalışmaya devam etmek zorundayım.
Ne de olsa ben; asgari ücretle çalışan bir memurum vesselam.
***
"Anne ya hava almam lazım hava! Bunaldım yahu."
"Sus kız! İnce sar şu sarmaları da. Yarın evleneceksin laf söylettirme bana. Sonra Perihan'ın kız sarma sarmayı bilmiyor dedirtme! İnce sar dedim sana Hira! Serçe parmağı kadar olacak serçe! Baş parmak gibi sarıyorsun."
Hava kararmış, herkes evine çekilmişti. Benim de bir derttaş olarak dertlimin yanına gitmem gerekiyordu.
"Dertlim ne ya? Peh!"
Bunu dışarıdan söylediğimi annem bana deliymişim gibi bakana kadar anlamamıştım.
"Ne derdi kız? Ne derdin var senin?"
Krizi fırsata çevir Hira.
"Son günlerde çok bunalıyorum anne. Astım olma ihtimalim mi var acaba? Bak yine nefes alamıyorum."
"Aman tamam, bırak çık sen çık. Git nefes al da gel."
Şimşek hızıyla yerimden kalktığımda "Ben de geleyim mi yanına?" diye sordu annem.
He gel anne. Hep beraber dertleşiriz.
"Yok anne ben gidip gelirim hemen."
Koşarak dışarı çıktığımda Bulut'u yine merdivenlerinin orada otururken gördüm. Hemen ben de aldım yerimi.
Konuşacak bir şey bulmaya çalışırken "Geç kaldın." dedi.
Yavaş gel dostum kalbime inecekti uleyn.
Nasıl bir heyecanlanmadır ki sormayın gitsin. İnsan böyle saf salak kendi kendine konuşmaya alışınca karşısındakinin onunla konuşması çok garip oluyormuş lan. Bir de şey var mesela bir insan ıssız bir adada kalsa, yıllarca kimseyle konuşmazsa, adadan kurtulduğunda diğer insanların konuşması ona çok farklı gelir. Çünkü dil öyle bir...
"Hey!"
Bulut elini sallayana kadar içimden kendi kendimle konuştuğumun farkına varamamıştım. Tövbe Estağfirullah. Çocuk ilk defa benimle konuştu, ben yine kendimle takılıyorum iyi mi?
"Şey sarma sarıyorduk da annemle. Ondan geciktim."
"Peh!"
Bir peh dedi ki görmeniz lazımdı dostlar. Tatlılık abidesi olduğunu niye en baştan göstermedin len ponçik çocuk?
"Peh? Derken, yani ne oldu ki şimdi?" diye sordum durumu anlamaya çalışarak.
"Bir de derttaş olduğunu falan söylüyorsun. Araştırdım derttaşı biraz. Yani yakın dosttan bir tık daha yakın kişi demekmiş. Doğru mu?"
"Bilmem."
Hipnoz olmuşçasına çocuğa bakarken, tüm bunların hayal olup olmadığını kestirmeye çalışıyordum. Bu çocuk gerçekten konuşmuş muydu benimle?
"Eğer gerçek bir derttaş olsaydın o sarmalardan benim için de hazırlardın."
Derdin bu muydu gözünü sevdiğim? Senin isteğin sarma olsun.
Nasıl yerimden kalktım, nasıl içeri koştum, nasıl bağırdım ben bile hatırlamıyorum.
"Anne! Tüm sarmaları derin donducuya atma! Sanırım sarma yemezsem astımım artacak!"