Boran
Sadıkoğlu Konağı’nın önüne Firaz Ağa’nın yeğeni Zeynep’i bıraktıktan sonra şirkete doğru yola çıktım. Az önce yaşananlar çok tuhaftı. Direksiyonu sıktım. Nefes alıp vermeye çalıştım ama mümkün değildi. Elimi, gömleğimin yakasına koyup çekiştirdim.
Gözümün önüne tekrar o sahne geldi. Yerde kanlar içinde yatarken birinin elimi tutması ve o saçlar… “Sen… melek misin?” diye sormam… Sonra bugün Zeynep’in bana sarıldığı an gözümün önüne geldi.
İçime yerleşen o tanıdık his…
Başımdan aşağıya kaynar su dökülmüş gibi hissettim. İyice kafayı yemiştim. Kafamı iki yana salladım. Kendi kendime konuşmaya başladım. Kendimi ikna etmeye çalışıyordum.
“Hayır… Hayır, saçmalama Boran. Zeynep olamaz… Senin bulunduğun yer Mardin’in çıkışıydı. Araştırdın, arabanda Mardin’in çıkışında çıktı. Bir sürü tanık var hem seni bulan kişi bir erkek… Zeynep’in orada olmasının ihtimali yok. Üstelik, melek dediğin kız da sadece rüyadan ibaret… İyice kafayı yedim!”
Ama o sarılış, o dokunuş… hepsi aynıydı. Beni kurtaran ‘melek’ olarak adlandırdığım kızın gerçekliğine o kadar inanmıştım ki hayal olmasını istemiyordum ama öyleydi. Bütün araştırmalarım bunu gösteriyordu. Kırmızı ışıkta durunca alnımı direksiyona yasladım. Bakışlarım elime kaydı. Yüzümü buruşturdum. Yüzük… beni boğuyordu.
“Ne olursa olsun artık nişanlı bir adamım. Bir söz verildi.”
İçimden geçen soruyla içim daha çok daraldı. “Gönül’e karşı ne hissediyorum ki?”
Hiçbir şey… Annem, ona zamanla alışacağımı söylemişti ama o kıza bakarken hiçbir şey hissetmemiştim. Gönül sadece… ailemin zoruyla evleneceğim bir kız… Beni yıllarca boğacak bir pranga… Geri dönüşü yoktu.
Başımı geri yasladım. “Anne… Baba… Başımı ne işlere soktunuz?” diye mırıldandım.
Korna sesiyle irkildim. Toplantıya da geç kalmıştım. Şirkete geldiğimde yüzümde her zamanki duygusuz ve sert ifadeyle asansöre doğru ilerledim. Asistanım hemen yanıma yaklaştı.
“Boran Bey, Kenan Bey ve Cihan Bey toplantı salonunda sizi bekliyorlar.”
Başımı eğerek onayladım ve ağır adımlarla en üst kata çıktım. Cihan koltuğuna yayılmış, kahvesinden bir yudum alırken Kenan bilgisayara bakıyordu. Kenan, amcamın oğluydu. Onunla kardeşten öte gibiydik. Kafasını kaldırıp bana baktı.
“Boran, nerede kaldın?” diye sordu.
“Trafik vardı.”
Cihan alayla güldü. “Abi, burası İstanbul değil, ne trafiği? Gerçekten ne oldu?”
“Bir şey olduğu yok. Toplantıya geçelim.”
Kenan göz ucuyla bana baktı. “Cihan, üzerine gitme. Onu en iyi ben anlarım. Anlaşılan nişan olayları onu bayağı yormuş. O kadar haklı ki…”
Kenan’ın da karısı geçirdiği kaza sonucunda rahmi alınmıştı bu yüzden çocuğu olamıyordu. Zaten onunla aynı benim gibi görücü usulü evlenmişti. Karısı Şeyma’ya karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Sadece zorunluluktan evlilikleri devam ediyordu. Bizim buralarda eve gelen gelin anca kefenle çıkardı. Şimdi de ikinci eş alması için yengem baskı kuruyordu. Beni en iyi o anlardı.
“Yormak değil, Kenan. Boğuluyorum. Babama karşı gelemiyorum.”
“Gelemezsin. Ben de gelemedim. Hala gelemiyorum. Annem ikinci kez evlenmemi istiyor. Şeyma varken nasıl bir kez daha evlenebilirim? Biliyorsunuz, Şeyma'yla da annem yüzünden evlendim. Verdiği söz... Bu topraklarda söz verilince yerine getirilmeli.”
Aileme bu yüzden çok öfkeliydim. İstanbul’dayken benim yerime söz vermişlerdi. Toplantıya geçtik. Toplantının tam ortasında telefonum titredi. Cebimden çıkardım. Ekranda ‘gizli numara’ yazıyordu. Mesaj gelmişti.
O her zaman bana aitti ama artık tamamen benim oldu. Beni sevdiğini biliyor muydun? Boran, rezil olmana çok az kaldı. Gönül bana kaçtı. -Alperen.
Gözlerim büyüdü. Cümleleri tekrar tekrar okudum. İçimde büyük bir öfke büyümeye başladı. Elimdeki telefonu sıktım. Kenan’ın bana seslendiğini duydum ama bakışlarım ekrandaydı. Ekrandan başka yere bakamıyordum. Koltuğumdan hızla kalktım. Sandalyem geriye devrildi.
Cihan ve Kenan bana şaşkınca bakarken telefonu sertçe masanın üzerine koydum. “Onları öldüreceğim. Bize bunu nasıl yaparlar? Ben Boran Karadağ’ım bana kimse bunu yapamaz.” diye bağırdım.
Kenan “Boran, ne oluyor?” diye sordu.
Telefonu işaret ettim. Öfkeyle saçlarıma ellerimi geçirdim. “Daha dün gece nişanlandığım o kız Alperen’e kaçmış. Sadıkoğlu aşireti benden korksun. Bunu bize yapmayacaklardı. O kızın sevdiği yok demişlerdi ama kızın sevdiği benim düşmanımmış. Bunu bile bile o kızla benim nişanlamama izin verdiler."
Cihan da öfkeli bir sesle konuştu. “Ne diyorsun, abi?”
“Olmuş işte. Beni düşürdükleri hale bakın. Hepsi annem ve babamın suçu. Bu evliliği istemediğimi binlerce kez söylemiştim ama onlar beni zorladılar. Beni rezil edecekler. Ama ben bunu onlara ödeteceğim. Buna sebep olan kim varsa hepsi ölecek.”
Toplantı odasından çıkarken o kadar öfkeliydim ki… şu an herkesi öldürebilirdim. Kenan ve Cihan’ın arkamdan geldiğini duyabiliyordum. Şu an yapacağım belliydi. Önce Firaz Ağa’yı sonra da Gönül ve Alperen’i öldürecektim.
Zeynep
“Firaz... Firaz Ağa! Gönül yok. Kaçmış.”
Ağzımın kenarından akan kanı hissediyordum ama duyduklarımdan sonra bunu bile düşünemedim. Gönül kaçmıştı. Ama neden? Boran’ı istemiyor muydu? Aslında bakışlarından anlamıştım. Babaannemin saçlarımı tutan eli gevşedi. Saçımdaki acı azalırken babaannem birden sendeledi.
Yengem “Anne!” diye feryat etti.
Ben hala yerdeydim. Bütün yardımcılar yanına koştu. Kollarına girip onu ayakta tutmaya çalıştılar. Yengem “Su getirin.” diye bağırdı.
Babaannemi en yakın sandalyeye oturttular. Ben ise yavaşça yerden kalkmaya çalıştım. Başım hafiften dönse de sonunda kalkabilmiştim. Aynı yerde durup etrafı izledim. Amcam şok içindeydi. Olduğu yerde donmuştu. Derya da babaannemin başındaydı. Ona su içirdiler. Amcam sonunda tepki verdi.
Yanında duran sandalyeye sert bir tekme atıp avlunun diğer ucuna fırlattı. “Nereye gider? Kiminle kaçar? Benim evimde nasıl böyle bir şey olur? Siz ne saçmalıyorsunuz?” diye bağırıp sandalyeleri dağıtmaya devam etti.
Ben iyice kenara geçip olayı izlemeye başladım. Yengem bakışlarını ona çevirdi. “Firaz. Ben sana söyledim. Bu kız başkasını seviyor, dedim. Annene de söyledim. Ama hep ‘Boran, Boran’ deyip durdunuz. Dinlemediniz. Gönül, Alperen Tunalı’ya aşıktı. Not bırakmış. Ona kaçtığını yazmış. Şimdi ne yapacağız?”
Amcam iyice deliye döndü. Yüzü kıpkırmızıydı. Elimi ağzıma koyup olayları izliyordum. Böyle bir şey asla beklemiyordum.
“Ben o şerefsize verecek kızım yok demiştim. Gönül’ü de uyarmıştım. Seni de kızını uyar, aklını başına alsın demiştim. Şimdi ne olacak? Karadağlar bizi yaşatmaz. Herkes Karadağlarla akraba olacağımızı duydu ama kızımız o işe yaramaz adama kaçtı. O adam hapisten çıkalı daha bir ay bile olmadı. Rezil olduk. Gönül… bir daha bu kapıdan içeri adımını atmasın. Adımızı iki paralık etti.”
Babaannem yavaşça doğrulurken, sesi titriyordu ama yine de bağırdı. “Bir kızı yetiştiremediniz. Alın işte, bakın şimdi ne oldu. Ne rezalet! Karadağ ailesine rezil olmayı geçtim, bütün Mardin bizi konuşacak!”
Onun karşısına geçip içimden geçenleri söylemek istesem de yapmadım. Bana namus bekçiliği yaparken sevdiği torunu Gönül kaçmıştı. Etme bulma dünyası işte…
Amcam ve yengem için üzülmüştüm ama babaanneme hiç üzülmemiştim. Bunları hak etmişti. Kötü düşündüğüm için kendime kızsam da dudağımın kenarı sızladı. Az önce bana orospu iması yapmış ve beni dövmüştü.
“Anne sus! Hep senin yüzünden oldu. Bu kızı hep sen şımarttın. Biz kızdık, sen kol kanat gerdin. Benim sözümü dinler. Boran’la evlenir dedin, tamam dedim ama artık yeter. Artık konuşma!” diye bağırdı.
Amcam çok öfkeliydi. Yengem “Firaz şimdi ne olacak?” diye sordu.
“Ne mi olacak? Sen Boran Karadağ’ın ne kadar gözü kara olduğunu biliyor musun? Bu işi kan dökmeden asla çözmezler. Adımızı lekeledi. Benim bundan böyle Gönül adında bir kızım yok.” diye bağırdı.
Yengem ağlamaya başladı. Bundan sonra ne olacağını anlamamıştım. Boran gerçekten de birini öldürür müydü? Derya titrek bir sesle “Baba, sen de ağasın. Engel olursun. Bizden biri ölürse bu kan davası devam eder.” dediğinde amcam kafasını iki yana salladı.
“Töreler bellidir. Kan dökülmeden asla durmazlar. Buna nasıl engel olabilirim? Sonuna kadar haklılar. Aynısını ben de yaşasam öldürürüm.”
Nefes alamıyor gibiydim. Ben nasıl bir şeyin içindeydim? Burası nasıl bir dünyaydı? Tam o sırada dışarıdan fren sesi duyuldu. Ardından bir ses… öfke dolu sesi avluda yankılandı.
“Firaz Ağa! Canını alacağım.”
Sonra da birkaç el ateş etti. Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken kadınlar geriye çekildi. Amcam avlunun tam ortasındaydı.
“Açın lan kapıyı.” diye bağırdı.
Avlunun büyük kapısı açılınca içeriye öfkeden kıpkırmızı olmuş Boran girdi. Elindeki silahı direkt amcama çevirdi. Yengem ve Derya çığlık attı. Ben ise donmuştum. Tepki veremiyordum. Arkasından da en az onun kadar heybetli ve uzun boylu bir adam girdi. Sonra da kardeşi Cihan… Onların da ellerinde silah vardı.
“Boran…” diyen amcamın sesi ifadesizdi.
“Gönül benim düşmanım olan adama kaçtı. Bizim adımızı mı lekelemek istiyorsunuz? Bu duyulursa ne olur? Bunu ona kim yaptırdı? Hanginiz? Onu seviyorsa neden gelmemize izin verdiniz? Bilerek mi yaptınız? Amacınız neydi?”
“Boran haklısın ama Gönül’ün onu sevdiğini bilmiyorduk yoksa engel olurdum.” dediğinde Boran’ın öfkesi daha da arttı. Her an tetiği çekecek gibi bakıyordu.
“Yalan! Siz onun o şerefsizi sevdiğini biliyordunuz. Bile bile bizi bu rezalete soktunuz. Şimdi ne olacak? Firaz Ağa şunu bil ki önce seni sonra da kızını ve o Alperen şerefsizini öldüreceğim!” diye bağırdı.
Yengem dizlerinin üzerine çökmüştü. Ağlıyordu. “Ne olur, Boran Ağa! Gönül gitti… ama kan dökülmesin…” deyip ona yalvardı ama amcam onu kolundan tutup kaldırdı. Ona sert bir şekilde bakıp arkasına aldı.
“Benim gururum ayaklar altına alındı! Bu yüzden bugün burada biri ölecek. Kimse bana engel olamaz. Ben, Boran Karadağ’ım.”
Amcam birkaç adım daha attı. “Boran, kan dökersen ne olacak? Bu işi başka türlü çözelim.”
Boran kafasını iki yana salladı. “Asla! Öleceksiniz. Siz, bize ‘kızımızın sevdiği yok’ dediniz. Şimdi ne oldu? Kızın düşmanıma kaçtı. Bunun bedelini ödeyeceksiniz.”
Her şey durmuş gibiydi. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Gözlerimi kapattım. Tetiği çekeceğini düşündüm. Kan dökülecekti. Gözümün önünde amcam ölebilirdi. Babam ölmüştü. Onun acısı daha tazeyken bir de amcam…
Ama sonra… İçeriye Boran’ın babası Şivan Ağa girdi. “Boran, indir silahını! Bu işi başka türlü çözeceğiz.” dediğinde Boran kafasını iki yana salladı.
“Başka yol yok, baba. Bitti. Bu adamı öldüreceğim.”
Şivan Ağa’nın bakışları bana kaydı. Anlamamıştım. Bana neden bakmıştı? Amcam da anlamış gibi bakışlarını bana çevirdi. Özür dilercesine baktı. Yüzünde mahcubiyet vardı.
Şivan Ağa sözlerine devam etti. Beni işaret etti.
“Zeynep… Gönül yerine Zeynep’i gelin alalım. Herkese de başından beri onu istediğimizi söyleriz. Nasılsa Zeynep de bir Sadıkoğlu.”
Boran yavaşça silahını indirdi. Kaşlarını çattı. Ben ise nefes almayı unutmuştum.
“Baba ne diyorsun sen?”
Amcam tek kelime edemiyordu. Şivan Ağa sözlerine devam etti. “Gönül kaçtı ama yine Sadıkoğlu ailesinden birini gelin olarak alırsak kimse Boran’ın nişanlısı düşmanına kaçtı diyemez. Herkes başından bu yana Zeynep’le nişanlandığını düşünür.”
Boran tam bir şey söyleyecekken Şivan Ağa sözünü kesti. “Sen ne diyorsun, Firaz Ağa?” diye sordu.
Amcam bana bakamıyordu. “Olur.” dediğinde elimi kalbimin üstüne koydum.
Boran’la evlenmek… bu gerçek miydi? Boran bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde sadece öfke vardı.
Şivan Ağa “O zaman Zeynep ve Boran yakında evlenecek. Zeynep artık Karadağ aşiretinin gelinidir!” dedi.