Acaba beni hatırlıyor mu? Bu soru beynimde dönüp duruyordu ama aynı zamanda ayaklarım geri geri gidiyordu. Elimdeki su şişesini sıktım. Gözlerim onun üzerindeydi.
Adı Boran’mış…
Onu takım elbisenin içinde görmek… Mezarlıkta kanlar içindeki haliyle o kadar zıttı ki… Aynı adam olduğuna inanmak zor geliyordu ama oydu.
Derya “Zeynep iyi misin? Bir şey mi oldu?” diye sordu.
Ona döndüm. Kafamı iki yana salladım. “Hadi, gelsene.”
Üzerime baktım. “Oraya uygun değilim. Gelmesem daha iyi.”
Tam odama geri dönerken amcamın sesini duydum. Beni fark etmişti. “Zeynep, kızım nereye gidiyorsun? Gelsene.”
Yanında oturan babaannemin bakışları… o kadar kötüydü ki… Derya elimdeki şişeyi alıp kolumdan tutup beni salona sürükledi. İçeriye girdiğim an bütün bakışlar bana döndü. Utanmış ve gerilmiştim. Hiç tanımadığım insanların arasına girdiğimde böyle oluyordum.
Salonun tam ortasında dururken sırayla herkese baktım. Gözüm yine ona takıldı.
Boran’a…
Göz göze geldik. Beni süzdü ama sıradan bir bakıştı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. O an kalbim paramparça oldu. Beni hatırlamıyordu. Oysa her gece onu düşünüyordum. Ağlamamak için kendimi zorlarken bakışlarım diğerlerine kaydı.
Boran’ın yanında ona benzeyen bir erkek daha vardı. O da beni süzüyordu. Onun yanında genç bir kadın ve erkek vardı. Karı koca olduklarını ellerindeki yüzüklerden anlamıştım. Adamın bakışlarında farklı bir ifade vardı. Bundan rahatsız olmuştum.
Yaşlı bir adam ve kadın… Boran’ın babası olarak tahmin ettiğim adam gülümsedi. “Alihan’ın kızı da gelmiş. Alihan’ı çok severdim. Çocukluğumuz hep beraber geçti. Merhaba, kızım.”
Yutkundum. Güçlükle gülümsedim ve elini öptüm. Boran’ın annesinin de elini öpüp geri çekilirken mahcup bir şekilde onlara baktım.
“Hoş geldiniz. Kusura bakmayın. Hâlâ babamın etkisinden çıkamadım. Kıyafetim buraya uygun değil.”
Üzerimdeki basit eşofman takımı ve dağınık topuzla buraya uygun değildim. Herkes çok şık giyinmişti. Genç kadın gülümseyerek konuştu. “Bu halinle bile çok güzelsin. Üzülme.”
“Teşekkürler.”
Amcamın yanına geçip oturdum. Gönül’ün gözleri üzerimdeydi ve bana öfkeli bir şekilde bakıyordu. Belli ki sinirlenmişti. Ortamda sessizlik sürerken Boran’ın annesi kaşlarını kaldırarak sordu.
“Doktor musun, kızım?”
Kafamı usulca salladım. “Uzman doktorluğu kazandığım gün babamın ölüm haberini aldım. Yarıda kaldı.”
Sesim titremişti. Bakışlarım istemsizce Boran’a kayıyordu. Bana bakıyordu ama hala ifadesizdi. Daha çok sıkılmış ve bunalmış gibi duruyordu. Bu, benim yüreğimi mahvetmişti. Ona bakmaktan kendimi almam gerekiyordu.
Zeynep kendine gel… O senin kuzeninle evlenecek…
Gönül’ün yüzündeki ifade gittikçe daha da değişiyordu. Kıskançlık ve öfke… Zaten geldiğimden bu yana beni hiç sevmemişti. Sonunda konu dönüp dolaşıp Gönül ve Boran’a geldi.
Boran’ın babası “Firaz Ağa, buraya geliş sebebimiz belli. Kızınız Gönül’ü oğlumuza istiyoruz. Tabii bunu daha çok söz gibi düşün. En yakın zamanda düğün hazırlıklarına da başlayalım,” dedi.
Amcam da gülümsedi. “O zaman hayırlısı olsun, Şivan Ağa.”
Kelimeler beynimde yankılanmaya başladı. Burnumun direği sızladı. Gözlerim doldu. Boran’a baktığımda elleri yumruk olmuş bir şekilde oturuyordu. Tek kelime etmiyor ama öfkesini görebiliyordum. O da istemiyordu ama konuşmuyordu.
Tam karşımda Gönül ve Boran’ın yüzükleri takıldı. Kalbim sanki eziliyordu. Boran’a karşı hislerimin bu kadar yoğun olduğunu bilmiyordum. Herkes ayaktayken oturuyordum. Kimse fark etmeden sessizce oradan uzaklaştım.
Odamın kapısını kapattım ve kilitledim. Ardından sırtımı dayayıp yere çöktüm. Gözyaşlarım sessizce aktı. “Aptalsın, Zeynep… bu şekilde birinden etkilenmek? Bu zamana kadar kimseye bu şekilde hissetmeyip kuzeninle evlenecek adamdan mı etkilendin?”
Gözyaşlarım aktı. Ama onun Gönül’le evlenecek olduğunu bilmiyordum. Kafamı iki yana salladım. “Artık burada kalamam. Bu şehirde mutluluk haram… Kaçma zamanı geldi.”
Ankara’ya giden ilk uçaktan bilet aldım. Kafama koymuştum… Yarın bu şehirden gidiyordum.
**
Sabahın ilk ışıklarında sessizce hazırlandım. Buraya zaten sırt çantamla gelmiştim. Saçlarımı da at kuyruğu yapıp montumun kapüşonu kafama koydum. Gözlük taktım. Odadan çıktım. Ön kapıda korumalar vardı. Arka kapıdan çıktım. Son kez konağa baktım. Koşmaya başladım.
Önce babamın mezarına uğrayacaktım sonra da havaalanına… Onlar beni fark edene kadar çoktan Ankara’ya uçmuş olacaktım. Amcam yanıma gelirse de geri dönmeyi düşünmüyordum. Babamın mezarının başına geldiğimde gözyaşlarım akmaya başladı. Parmaklarımı taşın üzerinde gezdirdim.
“Baba, beni affet. Burada yapamıyorum. Senin sözünden asla çıkmam ama bu şehir, bana hiç iyi gelmedi. Şu an bana kızdığını biliyorum. Özür dilerim."
Elimi mezar taşına koyup son kez okşadım ve öptüm. Ayağa kalktım. Yavaşça arkamı döndüm. Bir daha dönmemek üzere gidiyordum. Aslında içimde bir yerlerde istemsiz bir burukluk oluştu. Boran…
Onu ilk kez gördüğüm yer… Burada yürürken o güne ait görüntüler beynimden geçmeye başladı. Mezarlığın içinde yürürken birden önüme biri çıktı. Tedirgin olmuştum ama korktuğumu belli etmeden yanından geçerken önüme dikildi.
“Kimsin sen? Önümden çekil!” dedim, kararlı bir sesle ama sesim titriyordu.
Bu adam kimdi, benden ne istiyordu? Bana bir adım daha yaklaşınca elimi duvar olarak aramıza koydum. “Yaklaşma! Ben, Sadıkoğlu aşiretindenim. Seni öldürürler. Bana dokunayım deme!”
Geri geri giderken o da bana doğru yürümeye devam ediyordu. “Zorluk çıkartmayın. Benimle geliyorsunuz.”
“Sen kimsin? Ne istiyorsun benden? Çekil önümden!”
Adam öfkeli bir şekilde bana doğru yaklaştı ve kolumdan tutmaya çalıştı ama ben kurtulmayı başardım. “Defol git! Bana dokunmaya kalkma.” diye bağırdım ama mezarlıkta sadece ikimiz vardık.
Adam hızlı hareketlerle beni yakalamaya çalıştı ama yine kendimi savunmayı başardım. Avazım çıktığı kadar bağırdım.
“Bırak diyorum!”
Sonunda beni yakalamıştı. Elini ağzıma koyup belimden kavradı. Debelenmeye başladım. Ağzımı tutan elini ısırıp bacağına sert bir tekme attım. Kolu gevşedi. İnleyerek geri çekilmek zorunda kaldı. Ben de var gücümle koşmaya başladım. Ayaklarım birbirine dolanıyordu ama durmadım. Kalbim ağzımda atıyordu.
Arkamdan sesini duyuyordum. “Burada bizden başka kimse yok. Kaçamazsın.” diye bağırdı.
Nefes nefese kalmıştım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Sadece koşuyordum. Hiç düşünmeden yola atladığım an sert bir fren sesi duydum. Az daha araba beni eziyordu.
İçinden öfkeli bir ses yükseldi. “Ne yapıyorsun sen?”
Kafamı kaldırıp sürücü koltuğundaki kişiye baktım. Boran’dı. Derin bir nefes aldım. Kaşlarını çatmış bana bakarken şaşırmış gibiydi. Boran arabadan indiği gibi hiç düşünmeden korkuyla ona sarıldım. O an huzur bulmuştum. Korkum uçup gitmişti.
“Ne olur… Ne olur bana yardım et. Biri peşimdeydi. Beni kaçırmaya çalıştı.” deyip hıçkırdım.
Kollarım boynuna dolandı, vücudum kontrolsüzce titriyordu. Boran bir an donup kaldı, kasıldığını hissettim. Bir süre öyle kaldık. O da hareket edemiyordu. Gözyaşlarım akmaya devam ederken ellerini yavaşça omuzlarıma koyup beni kendinden uzaklaştırdı.
“Tamam. Sakin ol. Baştan anlat. Ne oldu?”
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. “Biri peşimdeydi. Mezarlıkta önüme çıktı. Beni zorla götürmeye çalıştı. Kim olduğunu bilmiyorum. Çok korktum.”
Boran dişlerini sıktı, gözleri karardı. “Tamam, arabaya geç. Sakin ol. Ben bakıp geleceğim.”
“Hayır. Ne olur bırakma beni. Korkuyorum.”
Benim korktuğumu fark edince kolumdan tutup arabaya yönlendirdi. “Tamam. Hadi, bin. Korkacak bir şey yok. Ben yanındayken sana kimse bir şey yapamaz.”
Beni arabaya oturttu. Kapıyı kapattıktan sonra belinden silahını çıkardı. Etrafa bakınarak uzaklaştı. Arabada dua edip ağlamaya devam ettim. Ellerimle yüzümü kapatmıştım. Bir süre sonra geri geldi. Silahını beline geri koydu. Kapıyı açtı.
“Etrafta kimse yok. Kaçmış olmalı. Nasıl biriydi?”
Başımı yavaşça kaldırıp gözlerine baktım. Onunla aynı arabada olmak bile çok güzeldi. “Orta yaşlı ve orta boylu biriydi. Kaşının kenarında bir leke vardı.”
Boran dikkatle beni dinledi. “Tamam… Artık güvendesin. Kim olduğunu bulurum. Sana zarar veremezler.”
Güven duygusu… Bu duyguyu en son babamlayken yaşamıştım şimdi… Bakışlarım istemsiz söz yüzüğüne takıldı. Gönül’le yüzükleri… İçim acımıştı. Az önce ona sarılmam yanlıştı ama korkuyla sarılmıştım. Zaten bu, onu son görüşüm olacaktı.
“Teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın.”
Hiçbir tepki vermeden konuştu. “Seni konağa geri götüreyim.”
Konağa geri dönemezdim. Uçağa az zaman kalmıştı. “Konağa bırakmana gerek yok. İlerideki taksi durağına bıraksan yeter. Laf, söz olur.” diye yalan söyledim.
Kaşlarını çattı. “Neden? Sen Firaz Ağa’nın yeğeni Zeynep değil misin? Dün geceki kızsın.”
Beni ve adımı hatırlamıştı ama bu şekilde hatırlaması içimdeki acıyı artırdı. Ben aynı zamanda senin hayatını kurtaran kızım… O da benim hayatımı kurtarmıştı.
“Evet, oyum.”
“O zaman konağa bırakabilirim. Merak etme, laf söz olmaz. Sen nişanlımın kuzenisin.”
Nişanlımın kuzeni… Bu söz ne kadar acıtabilirse o kadar acıtmıştı… Kendine gel, Zeynep… Birine bu denli tutulmak ilk defa yaşadığım bir duyguydu. O yüzden nasıl azalacağını bilmiyordum.
“Ayrıca bu saatte senin buralarda ne işin vardı?”
Sorgular gibi sormuştu. Kaçtığımı anlamaması gerekiyordu. “Babamın mezarına geldim.”
Boran gözlerini kıstı. İnanmamıştı. “Bu saatte mi? Üstelik büyük sırt çantasıyla? Kaçıyor muydun?”
Ona hiçbir şey söyleyemedim. Anlamıştı. Gözlerimi kaçırdım. Boran güldü. “Kaçıyordun. Neden kaçıyorsun?”
“Bu seni ilgilendirmez. Arabayı durdurur musun? İnmek istiyorum.”
Boran kafasını iki yana salladı. “Hayır, inmeyeceksin. Seni konağa bırakacağım. Peşinde biri var ve sen kaçmaya çalışıyorsun. Havaalanına gittiğinde seni bulmayacağını falan mı sanıyorsun? Üstelik kaçmana yardım eden kişi olmayacağım. Beni bu işlere karıştırma. Sonra ne halt edersen et ama bugün değil. Seni sağ salim evine bırakacağım.”
Kapıyı açmaya çalıştım. Boran bunu fark edip hemen kapıyı kilitlemişti.
“Durdur arabayı. İneceğim. Oraya gidemem. Yalvarıyorum. Dur. Orası bana ait değil.”
Boran ise öfkeyle bana baktı.
“İşim gücüm var. Seninle mi uğraşacağım? Peşinde biri varken ne bu cesaret? Kes sesini!” diye bağırdı.
Beni dinlemedi. Konağa gidene kadar gözyaşlarım yanaklarımdan akmaya devam etti. Boran sertçe arabayı durdurdu. “İn! Bundan sonra ne halt edersen et.”
Arabadan inip kapıyı kapattım. Boran direkt gaza basıp gitti. Konağa girip nişanlısını görmek istemiyordu. Korumalar benim geldiğimi haber verince amcam endişeli gözlerle bana bakıyordu.
“Seni çok merak ettim, kızım. Neredeydin sen?”
“Babamın mezarlığına gitmiştim.”
Amcam beni içeriye aldı. “Kızım söyleseydin beraber giderdik. Neden tek başına gidiyorsun?”
Babaannem avlunun ortasında öfkeyle bana bakıyordu. Yanıma gelip yüzüme sert bir tokat attı. Attığı tokatla sertçe yere düştüm. Yanağımın kenarından akan kanı hissediyordum. İstemsiz gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Yere damladı. Ellerimle destek aldım. Babaanneme yetmedi. At kuyruğumdan tutup saçıma asıldı. Onun elinden kurtulmaya çalıştım ama kurtulamadım.
“Sana ne demiştim? Evden tek başına çıkmayacaksın. Sen laftan anlamıyor musun? Başımıza orospu olmaya bu kadar meraklı mısın?”
Amcam aramıza girip beni kurtarmaya çalıştı. “Anne, ne yapıyorsun? Bırak kızı!” diye bağırdı ve saçlarımı ellerinden kurtardı.
Kalbimi hızlandıran adam yüzünden şu an dayak yiyordum. Kaçsaydım bunların hiçbiri olmayacaktı.
Babaannemin sözlerinden sonra donup kaldım. “En kısa zamanda evleneceksin. Yetti artık. Biz seninle uğraşamıyoruz.”
Amcama yalvarırcasına baktım. Tam ağzını açıp konuşacakken yengem koşarak avluya geldi. Yüzünde endişe dolu bir ifade vardı.
“Firaz... Firaz Ağa. Gönül yok. Kaçmış!”