Azemin karısıyım!

1098 Words
ARYA GEŞA: Ormanın içindeydim... Nefesim kesik kesik, göğsümde kalbim yumruk gibi çarpıyordu. Sırtımı kalın bir ağaca dayadım, kabuk kollarıma battı ama kıpırdayamıyordum. Gözlerim petrole kilitlenmişti. Işıkları ormanın arasından bir gölge gibi süzülüyordu. Tam o anda… Silah sesleri patladı! Bir… iki… sonra art arda, gökyüzü çınladı. Kulaklarım uğuldadı, içim buz kesildi. Nefesim boğazıma dizildi, ellerim ağacın kabuğuna öyle bir kenetlendi ki tırnaklarım kırılacak sandım. Bir siluet caddenin üzerinden hızla geçti. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım, nefesim hızlandı. Demsal ağa’ydı bu! Kalın gövdesi, uzun sakallarıyla petrolün yoluna koştu. Beline sıkıştırdığı tabancaya asılmıştı, ağzından köpük gibi öfke saçılıyordu. Yerimde çakılı kaldım. Adımlarımı ağır ağır öne attım. Kuru dallar çatırdadı. Yüreğim ağzımdaydı. Birkaç adım sonra gözlerim fal taşı gibi açıldı: Yoldan uğultu koptu. On araç, koca koca farlarıyla bir anda petrole girdi! Far ışıkları gözümü kamaştırdı. İçimde bir çığlık kopmak üzereydi. Hızla geri dönüp ormanın içine kaçtım. Ayaklarım toprağa saplanıyor, yapraklar yüzüme çarpıyordu. Nefesim hırıltıya dönüştü. Arkamdan kapıların patırtısıyla açıldığını duydum. Bir sürü adam araçlardan fışkırdı. Ellerinde fenerler, kimisinin elinde sopalar vardı. Bağırışları gecenin sessizliğini delip geçti. Ve sonra Demsal ağa’nın sesi çınladı, göğsümü parçalayan bir balyoz gibi: “O kahpeyi bulacaksınız! Yer yarılsa, yerin dibine girse de çıkaracaksınız!” Bacaklarım boşaldı. Gözlerim karardı. Ama o durmadı, adamlarını işaret etti: “Siz benimle ormana! Siz de bu civarı arayın!” Dizlerim titredi, ellerim ağaçın gövdesinden kaydı. “Siktir…” Ve arkamı döndüm. Koşmaya başladım. Dallar yüzüme çarpıyor, saçlarım boynuma yapışıyordu. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Arkada fener ışıkları, adamların bağırışları ve Demsal’ın uğursuz sesi peşimden yankılanıyordu. Durursam yakalanacaktım. Yakalanırsam bitecektim. Koşmak zorundaydım… Koştukça karanlık daha da çöktü; ağaçların gölgeleri bir ağ gibi etrafımı sardı. Bir an ayak dibimi göremedim, bir kök ayağıma saplandı ve düştüm. Dizimin üstü yere çarptı; acı bir çığlık saplandı ama yerden kalktım. Ayağıma basamadım, bir sancı yayıldı; bileğim bir an çökmüş gibi hissettim. Dizimin üzerine bastım, acı azıcık geçti ama durmak yoktu. Tekrar koşmaya başladım; her adımda bileğim sanki ateşten bir mendil gibi yanıyordu ama nefesim kesilmiş olsa bile ileri gitmek mecburiyetimdi. Fener ışıkları arkadan yakınlaştı; başka ayak sesleri, bağırışlar, çığlıklar kulağıma doldu. Yüzümü ellerime götürüp gökyüzüne baktım; zifiri karanlıkta yalnız bir nokta gibi yıldızlar titriyordu. Dizlerimin arasından bir fısıltı koptu: “Allahım yardım et.” Sesim kendi kulaklarımda ince bir zil gibi çınladı. Sonra daha yüksek, yalvarır halde avazım çıktı: “Allahım ne olur! Eğer bir gün ölürsem bu töre boyundurluğu altında değil, şanımla, şehit olarak öleyim!” Dualarım geceye karıştı; bir dua, bir ağıt oldu. Adımlarımı sıklaştırdım, ağaçların arasından bir açıklığa doğru yöneldim. Aniden önden bir gölge düştü önüme; bir el sertçe kolumu yakaladı. Nefesim kesildi. “DEMSAL AĞA! KIZ BURDA! YAKALADIM!” diye bir bağırış koptu; ses kulaklarımı deldi. Elimi koparmaya çalıştım; bileğimden tutan el demir gibi sıktı. “Allah rızası için bırak!” diye bağırdım, ellerim panikle çırpındı. Yüzüm ıslanıyor, dudaklarımın arasında kelimeler tutukluydu. “NE OLUR BIRAK KURBAN OLAYIM NE OLUR!” diye yalvardım, sesim çatırdadı. Adam daha bir sıkı tuttu beni, gözleri kararlı, nefesi ağır geldi. “DEMSAL AĞAA!” diye yineledi, sanki onu daha da kışkırtmak istercesine. “YALVARIRIM BIRAK AĞABEY!!! NE OLUR BIRAK!” diye çırpındım, dizlerim titredi. Ellerim toprağı kazmaya çalışır gibi avuç açtı; bir daha koşmak istedim ama kolum bir kelepçe gibiydi. Arkamdan bir gölge daha belirdi; bir adım, iki adım… Demsal ağa geldi. Yüzü kıvranmış, gözleri delilikle parlıyordu. Bir iki adım atıp önümde durdu. Eliyle saçımı kaptı; acı yıldırım gibi yayıldı. Başımı kaldırmak nasip olmadı. Sesi gökyüzünü yırtar gibi bağırdı: “OROSPU! SENİ MAHFETMEZ MİYIM ŞİMDİ!” Parmakları saçlarımı daha da sıkı çekti; başımın içinde yıldızlar döndü. Aşağı çekildim, yüzüm yere yakınlaştı. Utanç, korku, öfke birim birim içimi yaktı. Etrafımda adamların ayak sesleri ve Demsal’ın hırıltılı nefesi birleşince dünya daraldı. nefesimi tutup bir çıkış aradım; ama o an sadece tutunma, çırpınma, ve hayatta kalma içgüdüsü kaldı. “Bırak!” diye yalvardım tekrar, sesi köreldi. Gözlerim nemli, dudaklarım titreyerek bir umut aradı. Her şey bulanıklaşırken tek bir şey kafamın içinde çakıldı: kaç, sakın, direnmeyi bırakma. Demsal ağa’nın sesi, geceyi delen bir tok komut gibi yankılandı: “Sizin işiniz bitti! Geri dönün konağa!” Adamlar geri çekildi; ayak sesleri dalların arasından uzaklaşırken bir sessizlik çöktü. Sadece nefeslerim, yerin ıslak yapraklarının çıtırtısı ve alnımdaki ter vardı. Kolumu kavrayan elin demiri gibi sıkısı biraz gevşedi; hemen fırsatı değerlendirip saçımı koparmaya çalıştım, parmaklarım onun elinden kaymaya çalıştı. “Ağam, Allah rızası için bırak beni!” diye yalvardım, sesi titriyordu. “Bak evli bir kadınım ben! Sadece bela olurum başına!” Saçımı daha sıkı çekti; acı bir yıldırım gibi yayıldı. Başımı kaldırmaya çalışırken kulağıma eğildi; sesi tırtıl gibi, içi zehir dolu: “Kocasız bir kadın! Azem sana dokunmadan gitti! Sen onun karısı değilsin.” O sözü duyunca içimde bir boşluk açıldı, yıkılacak gibi oldum. Gerçeği söyleyince daha kötü olacağını, ona karşı hiçbir hakkım olmadığını düşünüyordum. Ama ya susarsam? Ya arkamdan daha ağır bir zulüm gelirse? Bir an düşündüm; tek bir şey işime yarayabilirdi: yalan, cesur ve ağırlıklı bir yalan. Nefesimi topladım; acıdan bir çığlık kopmadan, titreyen dudaklarımla söyledim: “Şemse xanımağa’yla bozuk Azem! Bu yüzden konağa hiç gelmedi ama ben hep ona gittim. Karısı oldum! İşleri yüzünden şehir dışında ama her gelişinde yanındaydım!” Demsal ağa’nın yüzü bir an için değişti; duraksadı. Elindeki yumruk sıkıldı, tırnakları avuç içime daha sert bastı. O duraksama anı, umutla karışık bir kıvılcım çaktı içimde. Hemen devam ettim, yalanı büyütmem gerekiyordu: “Anasına inat çıkmıyor ortaya ama geçen günlerde yine geldi! Hatta hatta—” Demsal ağa gözleri arasındaki damar kabardı, yumruğunu daha da sıktı. “Ne hatta?” diye kükredi, sesi bir şimşeğin çarpması gibiydi. Nefesim hızlandı; yalana bir cephenin son gayreti gibi son bir darbe vurdum. “Azem’in çocuğunu taşıyor olabilirim!” diye attım ağzımdan, dudaklarım kuruydu ama sesim sağlam çıkmaya çalıştı. “Eğer bana zarar verirsen, Azem döndüğünde soyunu kurutur! O adam gelirde bir gün bizi bulursa… seni sağ bırakmaz!” Söylediklerimin ağırlığını hissettim; bir parça umudun sıcaklığı vücudumu ısıttı. Demsal ağa’nın gözleri karşımda - bir süre durdu, sanki söylediğim sözlerin ağırlığını tartıyordu. Yüzünde bir karışıklık geçti; iki duygu birden çarpıştı: öfke ve hesap korkusu. Saçımı hala elinde tutuyordu ama eli artık daha tereddütlüydü. Ondaki bu tereddüt beni hayata bağladı; ciğerlerime daha güçlü bir nefes çekebildim. Kulaklarımın dibinde kalın bir sessizlik vardı; ağa, benim söylediklerim karşısında ne yapacağını kestirme çabası içinde. İçimde titrek bir umut büyüdü. belki de bu yalan, bana soluk aldırır; belki de o an bile Demsal ağa’nın elini gevşetir. Her an kırılabilecek bir dengede duruyordum: Bir yandan doğruyu söyleyip mahvolmak, bir yandan da uydurmalarla bir sabah daha yaşamak. Demsal ağa bir iki saniye daha sessiz kaldı; sonra dudağını kıvırdı. “Bakalım öyle miymiş,” dedi, sesi sert ama içinde yeni bir hesap kokusu vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD