GEŞANIN ANLATIMIYLA:
Benzin istasyonunun ışıkları geceyi parçalı bir gökyüzü gibi aydınlatıyordu. Arabanın kapısını sessizce kapattım; Demsal ağa hala pompa başında duruyor, sigarayı duman gibi üflüyor, beni arada bir süzüp duruyordu. Kalbim göğsümde top gibi çarpıyordu ama dışarıdaki serin hava içimi biraz olsun hafifletti.
Lavaboya doğru yürürken duvarda asılı küçük bir tabela gözüme çarptı: "Personel girişi." İçimden, istemsizce, "Ben de personel sayılırım artık, ne var canım?" diye geçirdim. Bir adım daha attım, sonra kendi kendime "Askeri personel oldum, daha ne olsun," dedim ve tabelanın işaret ettiği kapının yanına yaklaştım.
Kapı gıcırdayarak açıldı; içeride uzun, loş bir koridor uzanıyordu. Adımlarımı sessizce attım; her köşe bir sığınak, her kapı bir umut gibiydi. Koridorda ilerlerken aniden bir personel çıktı karşıma — genç bir kız, şaşkın ve tereddütlü bir ifadeyle beni süzdü.
“Buraya girmeniz yasak hanımefendi.” dedi. Ben ise sesimi normal tutmaya çalışarrak konuştum.
"Bu kısımdan çıkış var mı acaba?" diye sordum.
Kız beni süzdü, gözlerinde tereddüt vardı. "Buradan çıkış yok, tek çıkış ana kapıdan," dedi. Cevabı duydum ve içimde küçük bir panik kıvılcımı çaktı; ana kapı Demsal ağa tarafından kontrol ediliyor olabilirdi.
Gerginlikle yutkundum. Sonra eliyle tutar gibi yaptım, yalvaran bir sesle ekledim: "Lütfen... yardım edin, zor durumdayım."
Kız ikna olmayınca daha sıkı kavradım ellerinden. Adeta yakardım.
“Allah aşkına yardım et! Beni zorla yaşlı bir adama sattılar! Adam beni götürüyor kaçmam lazım! Ne olur yardım et ne olur!”
Kız bir an duraksadı; yüzünde çekingen bir merhamet belirdi. "Ta... Tamam, yardım ederim de sen nereye gideceksin bu halde?" diye sordu.
"Ankara'ya gideceğim. Asker olacağım, Sınav... Sınavı kazandım" dedim, gözlerimi ona dikerek. "Gün gelir de karşılaşırsak yardımının karşılığını veririm!" Sesimde hem kararlılık hem de çaresizlik vardı.
Kız derin bir nefes aldı, sonra bana bakıp usulca, "Tamam. Seni bir odaya alayım önce, saklan. Sonra plan yaparız," dedi ve beni hemen yanındaki boş bir odaya yönlendirdi. İçeri girdiğimde kapıyı kapattı, kilidi tıklattı; o küçük tık, benim için bir güven işareti gibiydi.
Kapı kapandıktan sonra dışarıdan hafifçe ayak sesleri, pompa cihazının hırıltısı duyuldu. Bir an için gözlerimi kapatıp derin nefes aldım; içimdekiler biraz daha sakinleşti. "İnsanlık ölmedi herhalde. Yardım edeceğim sana. Şimdi dışarıda seni bekleyen adamı bana tarif et ki nerede olduğunu bulayım ve seni buradan çıkartayım."
Yüreğim hızla çarpıyordu; tarif etmek hem tehlikeli hem de gerekliydi. Hızla anlatmaya başladım, sesi titreyerek ama net: "Siyah bir Passat'ı var. Yaşlı sayılır, kilolu, uzun ve kaba bir adam. Uzun sakalları var. Kalabalık olmadığı için kolayca göze çarpar. Kurban olayım, acele et!"
Kız başını salladı; gözlerinde bir şey değişmişti — korku ama aynı zamanda bir yardım kararlılığı. "Tamam," dedi kısa ve kararlı bir sesle. "Bekle burada. Hemen bakıp geliyorum."
Kapı bir an daha aralandı, kız dışarıya fırladı. Koridorun loş ışığıyla yüzü silikleşti; ardından kapı sessizce kapandı. Oda küçüktü ama güvenli; masanın üzerine çantamı bıraktım, ellerim hâlâ titriyordu. Boynumdaki Kartal kolyeye dokundum, soğuk metal parmaklarımın arasına oturdu ve içimi bir umut dalgası kapladı.
Dışarıda adımların uzaklaştığını, bir çift topuk sesinin hızlandığını duydum. Şimdi bekleyecektim — kalbim bir düğme gibi sıkışmıştı ama ilk gerçek adımı atmıştım.
Kapı birden açıldı; kız içeri süzüldü ve gözleri hemen yüzüme ilişti. "Adam kapıda seni bekliyor sanırım. Senin çıkman zor olacak," dedi alçak bir sesle.
Panik bir dalga vücudumu sardı. "Nasıl çıkacağım buradan!" diye düşünürken, kız hiç vakit kaybetmeden odadaki dolapların kapaklarını açtı ve elime mavi, uzun bir önlük tutuşturdu. "Al bunu giyin, temizlikçi abilerin kıyafeti ama bol duracağından tanınmayacaksın," diye fısıldadı.
Önlüğü hemen üzerime çekip düğmelerini kapatırken bana bir şapka uzattı. "Bu şapkayla yüzünü gizleyebilirsin." Titreyen ellerimle şapkayı kafama geçirirken içimde hem bir umut hem de korku yükseldi.
"Bekle, geliyorum," dedi kız ve odadan çıktı. Kapı aralık kaldı; kaldığım odada nefesimi tutup korkuyla bekledim. Gözlerimi kapatıp sessizce, "Allahım yardım et!" diye fısıldadım.
Bir müddet sonra kapı tekrar açıldı; kız elinde kocaman bir çöp kartonu tutuyordu. Gözleri ciddi, adımları kararlıydı. "Bunu birlikte tutup çıkaracağız. Personel gibi davranırsan dikkat çekmezsin," dedi düşük bir sesle.
Başımı sallayıp ona baktım—tam o anda dışarıdan Demsal ağa’nın sesi bir fişek gibi çınladı: "NERDE BU KIZ!!!" Eli ayağım boşaldı, kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Kıza döndüm, "Acele edelim, hadi!" Dedim.
Kartonu iki elimle kavradım; kız da diğer ucundan tuttu. Sedirin gölgesine doğru sessizce yaklaştık, koridordan sanki işimizi yapıyormuş gibi adım adım çıktık. Personel bölmesinden geçerken içim ağırlıkla doldu ama başımı eğdim; kimseyle göz göze gelmemeye çalıştım.
Lavaboların yanından usulca geçiyorduk ki Demsal ağa birdenbire yanımızdan fırladı; sesi yine yankılandı: "GEJE! GEJ!!!" Soluğum kesildi, kartonun sapını daha sıkı tuttum; adımlarımızı hızlandırdık ama sakin görünmeye çalıştık.
Nihayet ana kapıya ulaştık. Kapı aralığından dışarı baktım—soğuk hava yüzüme çarptı ve bir anlık özgürlük düşüncesiyle sırtım dikleşti. Yanımdaki kız düşük sesle fısıldadı: "Sağ kısımda orman var. Oraya gir, bir süre bekle; karanlık olduğu için bulamazlar seni. Adam gittikten sonra buraya gelen otobüslerden birine atla, otogara git."
Onun işaret ettiği yöne doğru adımladım; her adımda kalbim pır pır atıyordu ama o küçücük öğüt, planımın bir parçasıydı. Ormanın koynuna doğru süzüldük; yaprakların arasına girerken bir an olsun geriye bakmadım.
Biraz yürüdük, yaprakların hışırtısı ayak seslerimize karıştı. Kız bir an durdu, ardından bana dönüp sert ama hızlı bir sesle fısıldadı:
“Hadi git. Buradan dümdüz koş!”
Elimdeki kartonu yere bıraktım, taş gibi ağır hissettirdi anlık özgürlüğümün ilk yükünü. kza döndüm, gözlerim karanlıkta parlıyordu. “İsmin ne?” diye sordum, sesimde hem merak hem minnet vardı.
Öykü hafifçe gülümsedi, “Öykü benim ismim,” dedi.
“Öykü… seni hiç unutmayacağım. Umarım bir gün karşılaşırız,” dedim, sözlerim boğazımdan güç alarak çıktı. Gözlerimde bir takım yaşlar belirdi ama hemen dizginledim; ileri bakmalıydım.
Öykü beni izlerken yüzünde sıcak bir ifade belirdi. “Hadi git, kurtar kendini,” dedi kısa ve kesin.
Başımı salladım. Omuzlarımı düzelttim, içimdeki kararlılığı tazeledim. Ormanın koynuna doğru ilk adımımı attım; yaprakların arasına girdikçe soğuk hava ciğerlerimi doldurdu ve ayaklarım ritmini arttırdı.
Tam arkamdan Öykü seslendi, sesi gecenin içinde küçük bir ilham çığlığı gibiydi: “En büyük asker bizim kız! Hadi, yolun açık olsun!”
O sözle birlikte dizlerime kuvvet doldu; bir koşu başladım, karanlığın içine, özgürlüğe doğru. Yapraklar ayaklarımın altında ezilirken her adım bir daha bana ait oluyordu.