ARYA GEŞA:
Demsal ağa elini kolumdan geçirdiğinde parmakları etime bıçak gibi saplandı. Bir an eliyle kolumu öylesine pislikçe çekiştirdi ki, tenimde ateş yandı. Dizlerimin bağı gevşedi, ama ayakta kalmak zorundaydım — kaçacak yer yoktu.
Şemse hanımağa arkadan bağırdı, sesi zehirli bir diken gibiydi:
“Haydi yürü maraba seni! Uğursuz acuze!”
Acizliğin ne demek olduğunu bir kez daha hissettim. Ama içimdeki o küçük, inatçı alev hiç sönmemişti. Arabaya doğru sürüklenirken arkamı döndüm; avlunun limon ağaçları, kırık dökük duvarlar, o lanetli taş kapı… Hepsi gözlerimin önünde birer film karesi gibi geçiyordu.
Şemse Hanımağa’nın arkadan tükürdükleri sözler kulaklarımda çınlıyordu. Ama ben sesimi duyurmaya mecburdum — kendime, onlara, bu toprağa, hatta o hastalıklı adama. Durup dimdik onların yüzüne bakarak söyledim; her kelimeyi sağ elimde sıkıştırdığım Kartal kolyenin ucuna çarpıtarak söyledim:
“Bir gün tekrar karşılaşacağız xanımağa! O gün geldiğinde karşımda tir tir titreyeceksin, af dileyecek, helallik isteyeceksin. Ama o gün geldiğinde ben seni affetmeyeceğim! Bana bu konakta kan kusturduğun günlere yemin olsun! Şu gökteki yıldızlar, yerdeki toprağın her tanesi şahidim olsun — gün gelecek ayaklarıma kapanacaksın. O gün bu kapı benim değil senin yüzüne kapanacak!”
Onun suratında bir anlık bir çarpılma oldu; yüzüne yayılan öfke kısacıktı, gururu kırılmıştı ama sözümden irkildiği belliydi. Şemse hanımağa ise burnunu çekerek ağzını buruşturdu ve Kürtçe bir iğneledi:
“Ya Xude ya Xude! Keça be Şerm!!! Tü bı qefenaqüji nakevi we male!!!”
(“Allah Allah! Utanmaz kız!!! Sen kefenle bile bu eve giremeyeceksin!”)
Demsal ağa yüzünü kıvırdı, alnındaki damar atışları bir an için kabardı. Sesi balyoz gibiydi:
“Yürrü! Kahpenin dili de uzunmuş! Ama ben bilirim seni hizaya getirmeyi!”
Bunları söyler söylemez, beni daha sertçe çekiştirdi. Ayaklarım çamura bastığında güçsüz bir boşluk hissettim; ama dizlerim titremesine rağmen gözlerim dimdik onlardaydı. Arabaya doğru itilirken, tek bir şey aklımda çakılıydı: bu gidiş geçiciydi. Bu kapı kapanıp arkalarında kaldığında ben planımı hayata geçirecektim.
Demsal ağa beni arabaya atarken zorla çekirdek gibi itti; ben de çantamı kucakladım ve kolyemi parmaklarım arasında sıktım. Arabanın arkasına çekilirken başımı bir kez daha çevirdim; konağın kapısı arkamda ağır ağır kapandı, gıcırdayan menteşesinden içime kadar yayılan bir öfke sesi çıktı.
Arabanın camına vuran yağmur taneleri gözüme pırıltılı bir hatırlatmaydı: özgürlüğe giden yol incecik bir çizgiydi ve ben o çizgiyi yakalayacaktım. İçimdeki kararlılık, gece boyunca titreyen ellerime, çantamdaki birkaç kuru paraya ve boynumda asılı Kartal’a daha sıkı sarılmama neden oldu.
Şemse hanımağa avludaki taşların üzerinde dikilip beni izledi — burnunu çekiştirip pencerede gözü olan bir leylek gibi. Motor çalıştı; araba geri vitese takıldı ve bir gürültüyle konağın yolunu aldı. Camda, arkamda kalan evin silueti küçüldü; ama yeminim sabitti.
Karanlıkta, bir köşede, sessizce fısıldadım:
“Bir gün hesaplaşacağız.”
İçimde bir ateş yandı — geri dönüşün ve hesap gününün sözünü veren bir ateş.
Arabada otururken ellerimi sıkıca dizlerime bastım. Yanımdaki adama döndüm gergince, “Nereye gidiyoruz Ağa?” diye sordum. Motorun titreşimiyle birlikte kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu.
Gözlerini yoldan alamayan Demsal ağa, başını bile çevirmeden konuştu: "Gidince görürsün." Sesindeki soğukluk ve keskinlik tüylerimi diken diken etti.
Kaçış planımı tekrar tekrar gözden geçirdim. Arabayı durduracağı herhangi bir petrol istasyonu… işte o an kaçacaktım. Ama şimdi sadece beklemek zorundaydım, elimden bir şey gelmiyordu.
Demsal ağa sessizliğini bozdu, direksiyondan bakmadan "Senin için başımı belaya soktum sayılır. İnşallah değersin!" dedi.
Bunun üzerine histerik bir şekilde güldüm. "Peşime düşecek kimse yok ağa!" diye karşılık verdim.
O da dudaklarının kenarında küçük bir tebessümle devam etti, "Azem Ağa bir gün dönüpte seni bulmak isterse beni öldürecek. Xanımağa’ya uyduk."
Bunu duyunca tekrar güldüm, titreyen ellerimle koltuğa sıkıca tutundum. "O adam benim için kılını dahi oynatmaz. Oynatsa da bu saatten sonra bir anlamı olmaz," dedim kendi kendime, hem gergin hem de inatçı bir sesle.
...
Yol karanlık ve sessizdi. Motorun ritmiyle yol akıp gidiyordu. Kaçış planım zihnimde sürekli değişiyor, her virajda olası çıkışları hesaplıyordum. Arabada yalnızdım ve Demsal ağa ile göz göze gelmeden, sessiz bir gerginlik içindeydim.
Araba sarsıntısız, tekdüze bir uğultuyla yol alırken içimdeki plan sabit bir tehlike gibi çarpıyordu. Uzun süre durmayınca artık bir şey yapmalıyım diye düşündüm; her saniye aleyhime işliyordu. Kalbim göğsümde çılgınca atarken kendimi zorladım, sakin görünmeliydim.
“Ağa! Bir benzinlikte duralım. Tuvalete gitmem gerekiyor,” dedim, sesimi mümkün olduğunca sıradan tutmaya çalışarak.
Demsal ağa ters ters bana baktı, direksiyondan göz ucuyla süzdü: “Koca kadınsın! Tut biraz.”
O “tut biraz” sözü, içimde hem bir panik hem de bir umut kıvılcımı yaktı. Hemen karşılık verdim, sesim öfke ve haklı bir kızgınlıkla karıştı: “Ağam, nasıl tutayım! Şemse Xanımağa sabah kahvaltı bile yaptırmadan tıktı beni ahıra, o vakitten beri sıkışığım!”
Demsal ağa bir an sesini yükseltti, sonra mırıldandı: “Hay sana da! Dururuz şimdi, bekle.”
O “dururuz şimdi” sözü canıma su serpti; içimdeki sevinci saklamaya çalışarak ön koltuğa döndüm ve beklemeye koyuldum. Elleri çantamın fermuarına kaydı, parmaklarım çantadaki bozuk paraları sayar gibi titredi ama yüzümde dışarıya yansıyan sakin bir ifade vardı. Planı zihnimde bir kez daha hızlıca gözden geçirdim: arabayı yavaşlatacağı an, pompa ışıklarının gölgesine saklanmak, kalabalığın arasında kaybolmak, tekerlek sesi bitmeden önce mümkün olduğunca uzaklaşmak.
Önümüzde uzakta petrol istasyonunun floresan ışıkları gözüktü; küçük, güven veren bir ada gibi gecenin içinde parıldadılar. Benim içimdeki ateş fırladı.
“Orada! Orada var, girelim oraya!” diye bağırdım, sesi mutluluğun ve gerilimin karışımıydı.
Demsal ağa sakin ama kararlı bir şekilde “Tamam, giriyorum,” dedi. Direksiyonu kırdı; araba hafifçe hızlandı, ardından yavaşladı. Frenlerin sesi kulağıma bir kurtuluş işareti gibi geldi. İçimdeki plan aniden netleşti: pompanın arkasındaki gölge, kapıdan koşup sola yönelmek, insanların dikkatini çekmemek için normal davranmak.
Araba pompa önüne yanaştı, motor tık tık titredi ve araba neredeyse tamamen durdu. Pencereden dışarı baktım; gece serin, benzin istasyonunun ışıkları acımasızca parlaktı. Demsal ağa camı araladı, dışarıyı kokladı, sonra şoföre bir işaret verdi.
Nefesimi derin bir kez alıp bıraktım. İçimde hem korku hem de ateş vardı. Bu durak benim fırsatımdı. Eğer şimdi harekete geçmezsem, belki bir daha hiç fırsat olmayacaktı. Parmaklarımı Kartal kolyeye bastırdım, bir an o metal soğukluğunda güç hissettim ve dudaklarımın arasından sessizce fısıldadım:
“İlk operasyonum hayırlı olsun o zaman!”