Gava tu çû dil ma li dû,
ez û ez man rûbirû.
Evîn dijwar e tev pêt û ar e,
birînên xedar mane bêçare.
Bi hêvî bûm min gotê were,
min ji ku zanîbû tu venagere?
Dilê min sêwî êşeke bêdawî,
nema zindî dibin hêviyên mirî..
Sen gittiğin vakit kalbim ardında kaldı,
Yalnız başıma kala kaldım
Aşk zordur, kordur, ateştir
Derin yaralarım dermansız kalmıştır.
Umutluydum “gel” dedim
Nerden bilebilirdim ki dönmeyeceğini!
Yetim yüreğimde sonsuz bir acı.
Dirilmez artık ölü umutlar…
Şarkı: Raperin~Gava tu çu..
ARYA GEŞA:
Ormanın karanlığında yürüyordum, adımlarım sessiz ama her biri içimde bir ağırlık taşıyordu. Ayaklarım çamura batıyor, bir yandan acı bir ağrıyla sızlıyordu; diğer yandan kalbim hâlâ öfke, korku ve çaresizlikle çarpıyordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum, tek bildiğim, ilerlemem gerektiğiydi.
Başımı kaldırdım; ağaçların arasından süzülen ay ışığı yüzümü zar zor aydınlatıyor, ama yolumu göstermiyordu. Her yaprak hışırtısı, her kırık dal sesi beni tedirgin ediyor, kalbimdeki panik bir kat daha artıyordu.
Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyor, ellerim titriyordu. Kimsesizliğim, yalnızlığım, başıma gelen bütün zulümler zihnimde birbirine karışıyordu. “Niye… neden ben?” dedim fısıltıyla, ama cevap yoktu. Sessizlik, karanlık ve kendi acım vardı sadece.
Adımlarım düzensizleşti, bazen tökezledim ama düşmemek için kendimi zorladım. Yürüyordum… ama nereye? Ormanın derinlikleri, önümü kaplayan bir belirsizlik duvarı gibi önümde duruyordu. Her adımda kalbimde bir korku daha büyüyor, gözlerim ilerideki boşluğu arıyordu.
Kendi kendime fısıldadım: “Bir çıkış olmalı… bir yol… ama… bilmiyorum… bilmiyorum…”
Gözlerim doldu, birdenbire içimde biriken her şey boşaldı. Dudaklarımı kapatamadan hıçkırarak ağlamaya başladım. Kimsesizliğim, yalnızlığım, başıma gelen her zulüm, her dayak, her taciz… hepsi bir anda gözlerimin önünden geçti.
Ne yapacaktım şimdi? Kaçacak yer yok, yardım edecek kimse yok, geçmişim peşimde, geleceğim belirsiz…
O an ormanın ortasında dizlerimin üzerine düştüm,
Çaresizdim...
Düşmanıma boyun eğecek kadar çaresiz.
“Anne! Baba! Neden benide almadınız!”
“Neden beni ardınızda bıraktınız!”
Neden bende ölmemiştim...
Onlar benim yüzümden ölmüşlerdi, peki neden bende ölmüyordum!
Her adımım boşlukta yankılanıyor. Kimsesizliğim, çaresizliğim omuzlarımı eziyor. Artık dayanacak gücüm kalmadı; bu dünyada bana ait hiçbir yer yok. Ölüm, tek dostum olacak belki… Beni bu acıdan, bu yalnızlıktan, bu zulümden kurtaracak tek gerçek o…
15 YIL ÖNCE:
Bayram sabahı güneşten biraz daha parlak, avluda çiçekler yeni açmış gibiydi. Elimdeki rengârenk elbisemi döndürüp babama gösterdim.
Babam kucaklayıp öptü, gözleri parlıyordu: “Benim küçük civcivim, çok mu güzelmiş? Çok mu tatlıymış annesi?”
Annem yanımıza geldi, saçlarımın üzerinden elleriyle okşadı ve elimi öptü: “Çok tatlı olmuş bu ya! Bayram şekeri diye Geşamı almasalar bari!”
Kıkırdamalarım avluyu doldurdu. Babama sarıldım, gözlerim ona kilitlenmişti: “Sen beni kimseye vermezsin değil mi, babacım?”
Babam sıkıca sarıldı, nefesi sıcak ve güven vericiydi: “Seni kimselere vermem, babacım. Sen benim civcivimsin, dünyam, nefes alma sebebimsin… İnsan hiç oksijensiz yaşayabilir miymiş?”
Neşeleri, gülüşleri etrafımızı sardı. Elimi annemin elinden çekip, “Hadi anne gidelim artık sudelere!” dedim. Annem gülümsedi: “Tamam kızım, bekle gideceğiz.”
Sonra babama koştum: “Hadi baba, gidelim… Sudeye elbisemi göstereceğim daha.”
Babam kaşlarını çattı, “İşim var yavrum, bekle birazdan çıkarız.”
Ama ısrar ettim: “Hadi baba… Hadiii… Baba, hadi gidelim…”
Sonunda babam beni kucaklayıp: “Tamam kızım, hadi gidelim,” dedi.
Üçümüz avludan dışarı çıktık. Annesim bir yandan neşeyle konuşuyordu: “Ah benim güzel kızım, bu bayram günü çıkardın bizi… Ya misafir gelirse?”
Ben gülüyordum, o an dünya sadece bizim için dönüyordu.
Sonra… bir anda etrafımız sarıldı.
Bir an sessizlik, ardından… silah sesleri!
Korku, damarlarımda buz gibi aktı. Babamın kollarına sığındım, ama bir anlık gözlerimi kaldırdığımda babamın yere düşüşünü gördüm.
Ellerimle onu tutmaya çalıştım, ama göğsünden akan kanı gördüm. Annem de aynı şekilde yere yığılmış, yüzü korku ve çaresizlikle donmuştu.
“Baba?” dedim, sesi titrek, boğazım düğümlenmiş
“Baba uyan!” sonra yanında yatan anneme döndüm, “Anne?” Annem titrekçe gözlerini açtı,
“Geşam... benim güzel yavrum, Seni Allaha emanet ediyorum, seni çok seviyorum”
“Anne?”
“Anne uyan!”
“Babaa...”
“Baba uyanın,”
İkisinin ortasına uzandım, ikisinin elini tuttum. Babam son gücüyle sıktı küçücük avcumu,
O an içim umutla doldu, babam beni bırakmazdı...
ŞİMDİKİ ZAMAN:
“Babam...” dedim içim yana yana...
“Annem...”
Annem o zaman bile farkındaydı, beni emanet edebileceği kimse olmadığından Allaha emanet etmişti...
19 yaşındaydım ve 4 yaşımda başlamıştı eziyetim...
Ayaklandım,
Yürümeye devam ettim ağlayarak...
Ta ki ormanın bir diğer ucuna kadar...
Üstümdeki elbise yırtıktı ama oradan ayrılmadan önce yerdeki mavi temizlikçi önlüğünü üzerime geçirmiştim,
Ormanın bir diğer ucu bir caddeye bakmıştı, ve buradan nereye nasıl gidebileceğim hakkında bir fikrim yoktu.
Ana yolun üstünde yürümeye devam ettim.
Aksıyan ayağıma, ağrıyan bedenime ve çatlayan başıma rağmen yürüdüm.
Ta ki gün doğumuna dek...
Hava ufaktan ufaktan aydınlanırken hala yürüyordum.
Caddeden geçen arabalara otostop çekemezdim çünkü bir başka belaya bulaşmak istemiyordum.
Ne kadar yürüdüğümü bilmiyodum ama bir başka petrol istasyonuna varacak kadar yürümüştüm...
Bir kenara oturdum ve beklemeye başladım.
Ardımda kalan o adamı merak etsem de şu anda tek hedefim vardı,
Ankaraya gitmek...
Önce oraya gidecektim, bir gün katil olduğum ortaya çıkacaksa da oradan alsınlardı beni.
Petrole bir sürü araç girdi çıktı, tırlar kamyonlar...
Güneş iyice doğmuştu artık,
Açlık ve yorgunluk zorlasa da direniyordum.
Şemse Xanımağanın ahıra kapattığı andan beri ne bir yudum su ne de bir lokma ekmek girmişti boğazımdan.
Biraz param vardı ama önce biletimi alarak garantiye girmek istiyordum.
Tam bu anda caddeden geçen bir şehirlerarası otobüs sinyal verdi ve petrol istasyonuna girdi.
Ayaklandım ve sesimi normal tutmaya çalışarak inen muavinin yanına gittim,
“Pardon?” dedim,
“Buyrun hanfendi?” diye bana döndü adam.
“Ya ben yolda kaldım da herhangi bir otogara gitmem gerekiyor, bana yardımcı olabilir misiniz?” diye sordum.
Adam baştan aşağı halime baktı.
Tabi üstüm başım yırtık berbat haldeydim.
“Petrolde beklerken sıkılınca dolandım ama köpekler saldırdı. Sağolsun içerideki abiler yardım etti, temizlikçi ağabey ise önlüğünü verdi” dediğimde yüzü daha da normal bir hal aldı.
“Yalnız tüm koltuklar dolu,” dediğinde
“Koridorda bile otururum!” dedim hemen.
“Van otogarına gireceğiz şimdi, geçin” deyince başımı salladım ve otobüse bindim. İnsanların yarısı uyuyor yarısı da bana bakıyordu.
Umursamadan yürüdüm ve orta kapının bulunduğu koridordaki merdivene oturdum.
Vücudum yorgun, karnım boş ve açlıktan sancı çekiyordu. Ellerimi karnımın üzerine bastım, dişlerimi sıkıp kendi kendime fısıldadım: “Dayan Geşa… dayan, biraz daha dayan…”
Açlığın keskinliği göğsüme saplanıyor, adımlarımın ve gün boyu yürüyüşümün tüm ağırlığını hissettiriyordu. Başımda hafif bir zonklama, ayaklarımda bir yanma… ama duramazdım, durmak ölümüne eşdeğer olurdu.
O sırada otobüs hareket etmeye başladı. Motorun titremesi, tekerleklerin yola bastığı sesi bir yankı gibi koridorda dolaşıyordu. İnsanların nefesleri ve hafif homurtuları arasında kendimi kaybettim, sadece ileriye bakıyordum.
Muavin ağır adımlarla koridora geldi ve elinde bir şişe suyla durdu. “Buyurun,” dedi sakin bir sesle.
“Teşekkür ederim!” dedim, sesi titrek ama minnet dolu. Şişeyi açıp birkaç yudum içtim, soğuk su boğazımı geçerken içimdeki yanmayı biraz olsun hafifletti. İçimi bir sıcaklık sardı, gözlerim nemlendi ama hemen gözyaşlarımı yutmak zorunda kaldım; utanç ve güçsüzlük göstermeyecek, hayatta kalacaktım.
Karnımın boşluğu hala sancılıydı ama o birkaç yudum su, bana dayanma gücü verdi. Otobüs hafifçe sallanırken ellerimi dizlerime bastım, başımı öne eğdim ve kendi kendime tekrar ettim: “Dayan Geşa… az kaldı… Ankara’ya ulaşacaksın…”
Otobüs ilerledikçe şehirlerarası yolun sessizliği ve uzaklık, bana hem korku hem umut verdi. Her kilometre, özgürlüğe biraz daha yaklaşmanın verdiği titrek bir heyecanla karışıyordu.
...
Otobüs yavaşlayıp durdu. Motorun sesi kesildi, titreyen koltuklardan doğruldum. Muavin yüksek ve net bir sesle anons yaptı:
“Van otogarı!”
Derin bir nefes aldım, kalbim hızla atıyordu. Hemen ayağa kalktım, çantamı sıkıca kavradım ve otobüsten indim. Ayaklarım hâlâ yorgun ama adımlarımı hızlandırdım. Otogarın kalabalık ama düzenli koridorlarından geçerek bilet gişelerine yöneldim.
“Ankara bileti almak istiyorum,” dedim, sesi titrek ama kararlı. Gişe görevlisi başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve hızlı bir şekilde cevap verdi: “Hemen şu anda bir otobüs gidecek. Acele ederseniz yetişirsiniz. Ben arıyorum, sizi beklesinler, 33. Peronda.”
Karnımda açlığın boşluğu, ayaklarımda yorgunluğun ağırlığı, başımda zonklamanın acısı… hepsi bir an için geri planda kaldı. Hızla cebimden paramı çıkardım, ödemeyi yaptım ve teşekkür ederek koşmaya başladım.
Otobüsler arasında ilerledim, gözüme çarpan Ankara yazılı otobüsün önüne vardım. Nefesim kesik kesik, ellerim titriyor ama içimde bir umut kıvılcımı yanıyordu. Kapıya tutundum ve içeri adımımı attım.
İşte şimdi… biraz olsun güvendeydim. Üzerimde hâlâ yorgunluk, içimde açlık, ama adımlarım özgürlüğe doğru atılmıştı. Ankara’ya giden yol artık önümdeydi.
.
Gözlerimi araladığımda dışarının karardığını fark ettim. Ufukta artık gün ışığı yok, yalnızca otobüsün içindeki lambaların soluk ışığı vardı. Hala oturuyordum, başımı koltuğa yaslamış, yorgunluktan tamamen bitmiş halde…
Resmen saatlerce uyumuşum? Belkide bayılmıştım ama farkında değildim...
Bu sırada muavin teker teker yolculara yiyecek ve içecek dağıtmaya başladı. Önümde durduğunda gözlerim otomatik olarak paketlere kaydı. Açlık midemde bir sızı gibi geziniyordu; uzun süre aç kalmanın getirdiği alışkanlıkla bir şekilde dayanıyordum ama artık sınırımın sonuna yaklaşmıştım.
Bir kek aldım, ellerim titreyerek paketi açtım. Sonra utançla muavine baktım: “Bir tane daha alabilir miyim?”
Muavin gülümseyerek, “Tabii ki alabilirsiniz,” dedi.
Hızla bir kek daha aldım ve elimdeki paketleri açtım. Bu sırada muavin nazikçe sordu: “Ne içersiniz?”
Sadece boğazımdan sıcak bir şey geçirmek istiyordum; dudaklarım titreyerek, “Çay içerim,” dedim.
Sıcak çayı yanıma alıp keki yedim. Açlık, keke her ısırışımda biraz daha hafifledi; boğazımın yanmasıyla birlikte biraz olsun kendime gelmeye başladım. Zaten çoğu zaman aç bırakıldığımdan açlığa dayanıklıydım; ama dün gece ve bugünkü koşturma, yürüyüş ve korku zinciri beni fazlasıyla zorlamıştı.
Yedikçe biraz daha toparlandım, kaslarımın ve zihnimin yorgunluğunu yavaş yavaş bastırdım. Kafam hala karışıktı, gözlerim yorgundu ama midem doldukça, vücudum yeniden çalışmaya hazır gibi hissetti. Artık yolculuğun geri kalanına biraz daha dayanabilirdim; açlıkla mücadele etme yeteneğim, küçük bir zafer gibi hissettirdi.