ARYA GEŞA:
Saatler birbirine karıştı, gün geceye, gece kabuslarıma karıştı...
Gözlerimi araladığımda güneş doğmuştu.
Yepyeni bir gün, yeni umutlardı...
Otobüs muavinine seslendim, adam yanıma gelince konuştum, “Ankaraya varmamıza ne kadar kaldı?” diye sordum.
“Şuanda Ankara il sınırındayız, otogara varmamız 15 dakikayı bulur.” deyince başımı salladım.
Nihayet Ankaradaydım...
Etrafıma bakınmaya başladım merakla.
Ankara maceram uzun mu olacaktı? Yoksa daha akedemi okuluna girmeden cezaevinde mi sonuçlanacaktı.
Bilmiyordum.
Hiçbir şey bilmediğim gibi onu da biliyordum ama düşünmüyordum da artık. Akışına yaşanılan hayatımı bugün birkez daha akışına bırakıyordum.
Ama tek bir farkla,
Artık hayatım benim sorumluluğumdaydı...
Başkalarına boyun eğmeden buradaydım, başım dik alnım aktı.
Başımı cama yasladım, hızla geride kalan yollara baktım. Her bir ağaç, her bir tabela bana “geçti, bitti” diyordu. Ama içimde öyle bir karmaşa vardı ki… Bir yandan yeni bir başlangıca yürüyor olmanın heyecanı, diğer yandan ardımda bıraktığım kan, acı ve günahların gölgesi.
Otobüsün camına yansıyan suretime baktım. Gözlerim şişmişti, saçlarım darmadağındı. O an düşündüm; bu yüz, kimin yüzüydü? O küçük civcivin mi? Yoksa ölümle burun buruna gelmiş, öksüz, mahkûm bir kadının mı?
“Elbet bir gün değişeceğim,” diye mırıldandım kendi kendime. Sesim duyulmadı belki ama içimde yankısı büyüdü.
Otobüs, Ankara otogarının kalabalığına girerken kalbim hızlandı. İnsanlar, korna sesleri, koşturan ayaklar… Herkesin bir telaşı vardı. Benimse tek bir derdim vardı: yaşamak.
Ayağa kalktım, çantamı sırtıma geçirdim, valizim yoktu, hiçbir eşyam yoktu. Ama vardı; içimde yanmayan bir ateş, sönmeyen bir isyan.
Otobüs durduğunda muavin, “Ankara otogarı!” diye seslendi. O an içimden “Hoşbulduk Ankara” dedim.
Bilmiyordum önümde ne var, ama biliyordum:
Bundan sonrası başkasının değil, benim hikâyemdi.
Ayaklarım merdivenlere değer değmez bir uğultu sardı kulaklarımı. Ankara otogarının kalabalığı, köyümdeki sessizliğe hiç benzemiyordu. İnsanlar bavullarıyla koşuşturuyor, satıcılar bağırıyor, anons sesleri karışıyordu havaya. Bir an duraksadım; nereye gideceğimi bilmiyordum.
Üzerimde hâlâ o mavi temizlikçi önlüğü vardı, yırtık elbisemin üstünü örtmüştü ama yine de bakışları üzerimde hissediyordum. Çekingen adımlarla kalabalığın içine karıştım. İnsanların telaşına ayak uydurur gibi yürüdüm ama aslında tek yaptığım, kalabalığın içinde kaybolmaya çalışmaktı.
Bir köşeye oturdum. Dizlerimi kendime çektim, başımı yasladım. Çocuklar elma şekeri yerken, anneleri yanlarına su doldururken ben ellerime baktım. İncecik, çiziklerle dolu ellerim… Bu eller daha dün kan tutmuştu.
Boğazım düğümlendi. İlk kez, kimse bana emir vermeden, kollarımdan tutup sürüklemeden, tokat atmadan oturuyordum. Ama özgürlüğün tadı tuhaf gelmişti; içinde hem huzur hem korku vardı.
Bir kadın yanımdan geçerken elindeki çocuğa eğildi: “Sakın benden ayrılma, kaybolursun.” O an kalbime bir şey saplandı. Ben zaten çoktan kaybolmuştum. On beş yıl önce kaybetmiştim yolumu.
“Ben nereye gideceğim şimdi?” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim kalabalığın içinde yok oldu.
Derin bir nefes aldım, içimden seslendim:
“Geşa, korkma. Artık senin için yol var. O yol Ankara’da başlıyor. Akademide… Asker olacaksın. Yaşamak için değil, var olmak için yürüyeceksin.”
Ayağa kalktım, başımı dikleştirdim. Kalabalığın içinde küçücük bir kız çocuğu gibi hissetsem de, kalbimde başka bir ses vardı:
“Artık kimseye boyun eğmeyeceksin.”
Ve adımlarımı, bilinmezliğin içine, kararlı bir şekilde attım.
Şehir içi otobüslerinin yanına gittim ve tek tek üzerindeki yazıları okudum. Her durak bir başka semtin adını söylüyordu. Sonra gözüme kocaman yazıyla çarpan bir tabela ilişti: “Askeriye – Askeri Akademi”.
İçimde tuhaf bir ürperti dolaştı. Sanki o tabelanın altında adım yazıyordu.
Şehir içi otobüsüne bindim. Sıkışık kalabalığın arasında pencereden dışarıya baktım. Ankara’nın geniş caddeleri, yükselen binaları ve her köşeden çıkan kalabalığı bana yabancıydı
Otobüs ağır ağır ilerlerken şehrin kalabalığını izledim. Arabalar, insanlar, yüksek apartmanlar… İçimden mırıldandım:
“Bu koca şehirde ayakta kalabilir miyim? Kimsesiz, yapayalnız bir kız…”
Ama hemen ardından kendime cevap verdim, fısıltıyla ama kararlı bir sesle:
“Kalacaksın Geşa… Mecbursun.”
Otobüs uzunca bir yol aldı. Herkes kendi derdine dalmıştı. Benim derdim ise gözlerime kadar doluydu. Sonunda muavinin sesi duyuldu:
“Askeri Akademi durağı!”
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kalktım, elimle tutunduğum direği bıraktım ve yavaşça koridora ilerledim. Kapılar açıldığında yüzüme Ankara’nın ayazı vurdu.
Adımlarımı attım, otobüsten indim. Karşımda yükselen devasa binalara bakakaldım. Bu, artık benim yolumun başlangıcıydı.
Gözlerim o koca binaya kilitlendi. Duvarları göğe uzanıyordu sanki; ürkütücü ama aynı zamanda umut doluydu. Dizlerim titredi, kalbim deli gibi çarptı. Yanaklarımdan süzülen yaşlarımı silemedim, öylece aktılar.
Fısıltıyla konuştum, kimseye değil, yalnızca kendime:
“Sana gelmek için çok ağır bedeller ödedim…”
O anda zihnimde çocuk sesim yankılandı.
“Baba? En güçlü olanlar kimlerdir? Ben en güçlü olmak istiyorum…”
Babamın yüzü geldi gözlerimin önüne; kucağına almış, gözlerimin içine bakmıştı. O vakit gülümsemiş, alnımdan öpmüştü.
“En güçlü olanlar, vatanımızı koruyan askerlerdir. Askerler en güçlülerimizdir, civcivim.”
İçimde kıvılcım gibi bir ateş doğmuştu o zaman. O kıvılcım şimdi büyüyen bir yangına dönüştü.
Titreyen parmaklarımı boynumdaki kartal kolyeye götürdüm. Metalin soğukluğu avucumun içine yayıldı. O kartal sanki bana kanat açıyordu, "Yalnız değilsin" diyordu.
Başımı kaldırdım, binaya son kez baktım. Gözlerimde artık yalnızca yaş değil, kararlılık vardı.
“Ben de askerim artık…”
Kapı eşiğinde durdum; soğuk metalin dokunuşu avuçlarımı uyuşturuyor, rüzgâr yüzümü yamalı bir örtü gibi dürtüyordu. Arkama baktım — geride kırılmış evim, kanlı anılar, ismi ağzımdan düşmeyen o kız çığlıkları vardı — ama şimdi hepsi tek bir gölgeye büründü: Geşa.
Derin bir nefes aldım, göğsümün dibinde bir şey çöktü; sonra sessizce söylendim kendi kendime, önce fısıltı gibi, sonra bir kararlılıkla:
“Geşa öldü. Artık o yok. Bundan sonra ben Arya’yım.”
Ellerim kartal kolyeye gitti; soğuk metalin yüzeyi parmak uçlarımı yaladı. Kolyeyi daha sıkı tuttum, sonra avucumun içine bastırdım — geçmişin yükü gibi hissettim onu, ama aynı zamanda yeni bir yükü, seçilmiş bir kaderi de hissettim. Başımı kaldırdım ve kapının ağır gölgesine, ordu disiplininin, dik duruşun olduğu içeriye doğru söyledim yüksekçe:
“Bir daha Geşa demeyeceğim. Geşa’nın acıları, korkuları ve utançları burada defnedildi. Bundan sonra Arya yaşayacak; askerin, savaşçının, kendi kaderinin sahibi Arya.”
O eski adın gölgesi çöktüğünde, ayağa kalktım, alnımı düzelttim ve içeri doğru ilk adımımı attım — Arya olarak.
Adımlarım beni kapıya taşıdı. Her adımda yüreğim hızla çarpıyordu, sanki göğsümden çıkacak gibiydi. Kapının önünde dimdik duran askerler vardı. Üniformaları, duruşları, gözlerindeki ciddiyet… Hepsi bana babamın anlattığı “en güçlüler”i hatırlatıyordu.
Yaklaştım, nefesimi toparlamaya çalışarak konuştum:
— Öğrenciyim ben…
Askerlerden biri kaşlarını hafifçe kaldırdı, diğerine baktı. Sonra bana döndü, sesi tok ve kararlıydı:
— Adınız?
Bir an yutkundum. O küçücük kızın adıyla bu dev kapının önünde durmak farklı bir his veriyordu. Dudaklarımdan döküldü:
— Arya.
Asker başını salladı, içeri yöneldi. Ben ise kapıda kaldım. Ayaklarım sanki taş kesilmişti, içeri çağırılmadan kıpırdamaya cesaret edemedim.
Dakikalar ağır ağır aktı, kalbim boğazıma tırmanıyordu. Tam umutlarım tükenmeye başlarken aynı asker geri döndü. Gözlerimin içine baktı ve sert, ama saygılı bir ses tonuyla konuştu:
— Geçebilirsiniz.
Bir an nefesim kesildi. Bacaklarım titrerken, sanki yıllardır kapalı kalan bir kapı bana açılmış gibiydi. Adım attım, ve o an, sanki içimdeki Arya yeniden doğdu.
Kapıdan içeri adımımı attığımda sanki başka bir dünyaya geçtim. Beton duvarların arasından süzülen disiplin kokusu, nizami yürüyüşlerin yankısı, üniformaların sertliği… Hepsi büyülü bir atmosfer gibiydi. İçimde tarifsiz bir kıpırtı vardı; yıllardır hayalini kurduğum, ama asla kavuşamayacağımı sandığım bir yerin tam ortasındaydım artık.
Ama bedenim hâlâ zayıftı. Dün otobüste yediğim iki kekten başka hiçbir şey girmemişti boğazımdan. Karnım içerden kıvranıyor, boşluğun acısıyla yanıyordu. Başım hafifçe döndü, bir an dizlerim çözülecek gibi oldu ama dudaklarımı ısırıp toparlandım. Buraya kadar gelmişken düşemezdim.
Gözlerim doldu; yaşlar yanaklarımdan süzülürken önümde uzanan kışlaya baktım. Bayrak direğinde dalgalanan al bayrak, nizami sıralanmış binalar, sert adımlarla yürüyen askerler... İçimden yükselen o çocukça, ama en derin duygum dudaklarımdan döküldü:
“Çok… güzel.”
Sanki yıllarca boynuma vurulan zincirler çözülmüş, bu avlunun taşlarına düşüp paramparça olmuştu. Açlığım, yorgunluğum, bitap halim… Hepsi bir anda ikinci plandaydı. Çünkü ben burada, hayalini kurduğum yerdeydim. Ve bu manzara bana güç veriyordu.
Yırtık önlüğümle, toz içinde kalmış saçlarımla, yaralı ayaklarımla ana binaya doğru ilerliyordum. Her adımım, yılların yükünü sırtında taşır gibi ağırdı ama gözlerimde bir inat vardı: Artık geri dönüş yoktu.
Beni gören askerler ve öğrenciler aralarında fısıldaşıyor, kimi küçümseyen bakışlarla, kimi de merakla bakıyordu. Ama hiçbirine aldırmadım. Başımı dik tuttum. “Geşa öldü, Arya yaşıyor,” diye tekrar ettim içimden, her bakışı görmezden gelerek.
Ana binanın basamaklarına geldiğimde derin bir nefes aldım. Merdivenlere adım attıkça dizlerim titredi. Sanki her basamak bana meydan okuyor, gücümü sınarcasına ağırlaşıyordu. Ortalara geldiğimde başım aniden döndü; gözlerimin önünde her şey bulanıklaştı. Mermer basamaklar üzerime kapanıyordu sanki.
Bir anda ayağım kaydı. Düşmek üzereydim.
Dizlerimin bağı çözüldü. “Hayır…” diye mırıldandım ama mermer basamaklar üzerime kapanıyordu.
Ve o an düşeceğimi sandım.
Birden, belimi kavrayan sert bir el hissettim. Sırtıma çelik gibi bir kol sardı. Göğsüm birine çarptı; nefesim, kalbinin güçlü atışlarına karıştı. O an bedenim ağır ağır teslim oldu, ama ruhum bir anlığına garip bir güven duygusuna kapıldı.
Yüzüme yakın, sert ve otoriter bir ses işittim:
“Uyan!”
Yanağımda tokadın sıcaklığını hissettim. Gözlerim aralandığında bulanıklığın içinden bir yüz belirdi. Çelik gibi bakışlar, keskin hatlar… Nefesim göğsümde düğümlendi.
Fısıltıyla dudaklarımdan döküldü:
“Ne kadar da… Azem’e benziyor...”
Ve karanlık yeniden beni içine aldı...