AZEM DEVRAN- BÖLÜM-2:
Helikopterin pervaneleri hâlâ uğuldayarak arkamda yankılanıyor, ama beton pistin sertliği ayaklarımın altına çarpıyor. Ankara’nın soğuk rüzgarı, Hakkari’den sonra başka bir sertlikte. Ekibime baktım; Görevin başarıyla bitmesinden dolayı gülümsüyorlar.
“Gerisi sizde,” dedim, omuz silkerek. Çelik, Pençe ve Fırtına başlarıyla onayladı. Ben de helikopterden atladım, adımlarım kışlanın sert betonuna çarptı. Her adım disiplinle doluydu, her nefes emir bekliyordu.
Muhatabım Binbaşı Özkan Bayraktar’dı. Koridorun sonunda odasına yöneldim, kapıyı hafifçe tıklayıp açtım. İçerideki adam gözlerini bana çevirdi, otoritesiyle dolu.
“Binbaşım,” dedim, sert ve saygılı. “Operasyon raporunu sunuyorum.”
Binbaşı başıyla onayladı; ben de derin bir nefes alıp ayrıntılara girdim.
“Kaçırılan kişi Profesör Nizami Taşbaşı. Hakkari’nin dağlık bölgelerinde, mağara içerisine sızmış olan düşman unsurlar tarafından rehin alınmış. Operasyon saat 03:15’te başladı. Pençe sağ kanadı, Fırtına üstten ışık ve hava desteğini sağladı, Çelik ise benimle giriş hattını tuttu.
Mağara içine giriş sırasında iki düşman unsuru etkisiz hale getirildi, ekibimizde herhangi bir kayıp yaşanmadı. Profesörün bulunduğu zincirli alan tespit edildi, güvenlik açığı minimaldi. Zincirleri benim müdahalemle kırıldı, profesör güvenli şekilde omuzuma alındı. Çıkış hattında kısa süreli bir karşılaşma yaşandı; düşman unsurları hava desteğiyle püskürtüldü. Profesör herhangi bir fiziksel yara almadı.
Tahliye rotası helikopterle koordineli şekilde sağlandı, ekip ve profesör güvenli şekilde pistte buluştu. Ekibim disiplinli, görevleri eksiksiz yerine getirdi. Profesör güvenli ve operasyon planına uygun şekilde kışlaya intikal etti.”
Binbaşı gözlerini kısarak bana baktı, sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra başını salladı:
“Aferin Yüzbaşı Devran, operasyon raporu eksiksiz ve net. Tebrik ederim.”
“Teşekkür ederim, Binbaşım,” dedim, sert bir baş selamıyla. Odadan çıkarken her adımımı duyumsuyordum; kışla sessiz ama disiplinle dolu bir dünya.
Kartal görevini tamamlamıştı.
Kışladan odama döndüğümde hızlıca üstümü değiştirdim. Tişörtün altına sıkı askeri pantolonumu çektim; hareketimi kısıtlamayacak, ama bana o her zaman hissettirdiği gücü verecek şekilde. Ayakkabılarımı bağlayıp antreman alanına yöneldim.
Bu, her zamanki rutinim. Dayanıklılık ve güç… ikisi de hayatta kalmanın anahtarı. Düz duvara tırmanmak… tek başıma saatlerce yapabilirim. Acı mı? Acı benim için sadece uyarı. Ben acıya boyun eğmem.
Tam o sırada, yanımdan tanıdık bir ses geldi.
“Hayırdır Kartal? Gelir gelmez ne bu acele?”
Sinan, namı değer ‘Fırtına’ her zamanki laubali tavrıyla önümde duruyordu. Gözlerinde alay, yüzünde o sinir bozucu gülümseme.
“Siktir git,” dedim ters bir tonla, hiç sabır göstermeden.
Ama Sinan gitmedi, hâlâ orada dikiliyor ve kahkaha atıyordu:
“İşte karını bırakmasaydın, şimdi düz duvara değil karına tırmana—”
“LAĞN! SİKTİR GİT!”
O anda Sinan ıslık çalarak uzaklaştı, ama gülmesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Ve işte o an… ansızın aklıma o kız geldi. O an, öfke ve sinir bir araya gelince ellerim daha sıkı tutundu, ayaklarım daha hızlı hareket etti. Düz duvar tırmanışında hızımı artırdım, her kasımı, her gücümü kullandım.
Geçmiş, hatıralar ve o kız… hepsi zihnimde bir yük gibiydi,
Geşa...
Yıllar önce terk ettiğim imam nikahlı karım...