ARYA GEŞA:
“Geje! Kalksana allahın cezası!”
Ah! Yine bu aptal kadın!
“GEJE!”
“Geje değil ahmak kadın geje değil!”
Adım Geşa’ydı. Ama çevremdeki herkes ‘Geje’ derdi. Geje ne miydi?
Salak, demekti...
“Geje!!!”
“Geldim!”
Asıl salak olan kendileriydi! Neyse ki az kalmıştı, çok az...
Yakında gidecektim bu topraklardan, izimi dahi bulamayacaklardı...
Bir gözüm bilgisayar ekranındayken bir elimde kalbimdeydi,
Küt küt atıyordu küçük kalbim... Birazdan göğsümden çıkıp elime gelecekti sanki,
“Hadi yaa, açıklanması lazımdı şimdiye!” dedim ve son 10 dakikada 100 den fazla defa girdiğim sisteme birdaha girdim.
“Gejee!”
“Zıkkımın dibi!” dedim kendi kendime...
“Açıklanmadı! Of!” dedim ve ekranın başından kalkıp odadan seri biçimde çıktım.
Hızla mutfağa indim ve Behiye teyzenin öfkeli bakışları ile karşı karşıya kaldım.
“Hanımağa iki saattir sesleniyor! Bu defa fena edecek seni Geşa” dedi kara kaşlarını çatarak.
“Gidiyorum Behiye teyze” dedim ve kahvaltı tepsisini aldığım gibi hemen avluda kurulan masaya koştum.
Şemse hanımağa masada oturmuş ve öfkeli bakışlarıyla bana bakıyordu.
“Geje! Tü lü xuyi, eze benda te bım!?” (Salak! Sen nerdesin, seni mi bekleyeceğim!?”
“Uykuda kaldım hanımağam affola” dedim onun kürtçe dediğine karşılık türkçe bir şekilde.
Bu defa kendi de türkçeye döndü,
“Uykuda kaldın he!??” dedi sandalyesinden kalkarak,
İşte şimdi bitmiştim...
Sandalyesinden kalktı ve ağır adımlarla bana doğru yaklaştı. Gözlerindeki öfke ve alay birleşmişti.
“Gece uyutmadı mı kocan yoksa?” diye sırıtarak, alaycı bir tonla fısıldadı.
Gözlerim aniden doldu, kalbim göğsümde sıkıştı. Ne cevap verebilirdim ki? Korku ve çaresizlik birbirine karışmıştı.
“Kocasız bir kadın akşamı yatarak geçirir, bu durumda da sabah erken kalkar… ya sen Gej kız?” dedi ve ani bir hareketle elime geçen kahvaltı tepsisini kaptı. Bir iki saniye içinde tepsi yere çarptı, tabaklar ve bardaklar paramparça oldu.
Korkuyla geriye adım attım, nefesim kesilmişti.
“Oğlum senin yüzünden gelmiyor! Önceden yılda bir de olsa gelirdi, ama şimdi yıllardır gelmedi!”
Ve sonra… tokat. Yüzüme çarpan o sert tokatla bir anda yere düşmek zorunda kaldım. Dizlerim acıyordu, yanaklarımda ateş… nefes almak zor, ama gözyaşları kontrolsüz bir şekilde dökülüyordu.
Karnımın içinde bir boşluk hissettim. Sert bir tekmeydi,
alışmıştım...
Tam o anda bana doğru bir adım attı ve saçımı acımasızca tuttu.
“Bıktım seni doyurmaktan! Ne işe yararsın ki sen!” diye bağırdı, sesi avluda yankılandı.
Sonra bir adım geri çekildi ve bağırdı:
“Halil, Rıdvan! Alın şu Allahın cezasını!”
Kalbim göğsümde deli gibi atıyor, nefesim kesiliyordu. Geri geri kaçmaya çalıştım ama ayaklarım taşlarla dolu avluda beni tutmuyordu.
Halil ve Rıdvan üzerime yürüdü, ellerini omuzlarıma geçirdi ve beni sıkıca tuttular. “Haydi Geje!” diye bağırdılar, kaçacak yerim yoktu.
“Bırakın beni! Lütfen!” diye bağırdım, ama sesim kaynanamın öfkesi ve onların güç gösterisi karşısında sönüp kaldı.
Beni sürükleyerek ahıra doğru götürdüler. Her adımım, her taşın üzerinde kayarken düşme ihtimalim vardı, ama Halil ve Rıdvan beni bırakmıyordu.
Ahıra girdiğimde, içimde bir yerlerde öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Bu ev… bu insanlar… her bir anım bir işkenceydi. Ama bir gün… bir gün bundan kurtulacağımı biliyordum.
Ahırın kapısı arkamdan sertçe kapandı. İçeriye girdiğimde hayvanların kokusu ve ağır nefesleri burnuma çarptı. Küçücük bir civcivin tüyleri, bir karıncanın varlığı bile beni titretirdi; buraya ilk geldiğim günleri anımsadım.
O zamanlar her şey korkutucuydu. Civciv, inek, köpek, kedi… hatta bir karınca bile kalbimi yerinden çıkaracak gibi titretirdi. Ama bu ev, zamanla bana bu korkuyu… canımı yaka yaka yenmeyi öğretmişti.
Karanlık gecelerde böceklerle bırakılmıştım; ahırda ineklerin arasında uyumak zorunda kalmıştım; kapalı bir odada akreplerle… Her birini hatırladıkça içim sıkıştı, gözlerim doldu.
En büyük fobim hayvanlardı ama artık korkmuyordum.
Gözyaşlarım istemsizce dökülmeye başladı. Dizlerimin üzerinde otururken, tüm çaresizliğim ve öfkem birbirine karıştı. Bu hayatı istememiştim, istememiştim… ama kaderim buydu ve bunu yaşıyordum.
“Niye ben?” diye fısıldadım kendi kendime. Ama cevap yoktu. Sadece hayvanların hırıltısı, ahırın karanlığı ve kendi kırık kalbimin sesi vardı.
Küçük bir civciv biryere tırmanmaya çalışırken titremesi bana o kadar tanıdık geldi ki, sessizce ağlamaya devam ettim...