İBRAHİM.....
Memleketten köye geldim, köyün girişinde konağa doğru yürüdüm. Konağın avlu kapısında anam belirdi. Gül anam… Beni görünce kollarını açtı, yüzü hasretle doluydu.
“Oğlum!”
İçimde bir şeyler kıpırdadı. Birkaç adım attım…
Tam o anda, başımın arkasında sert bir darbe hissettim. Acı beynime saplandı, gözlerim karardı. Elimi başıma attım, sıcak bir sızı parmaklarımın arasından süzüldü.kan diye mırıldandım.
Bir çığlık firar attım dudaklarımdan, köy ayağa kalktı. “Amına koyim!” Arkamı dönmemle taşın geldiğin yöne baktım. Bir kız çocuğu ama tanıdık....
Bir çift siyah göz, cipil cipil bana bakıyordu.
Başımın ağrısını unutup kaşlarımı çattım. “Abisi, manyak mısın? Kimsin sen?” dedim, yüzümü buruşturarak.
Kızın yüzü bir anda sertleşti.
“Hilal’im ben! Sen beni nasıl unutursun İbo?” dedi, sesi titriyordu.
Şaşkınlıkla geri çekildim. “Lan, bu emmim kızı!” diye mırıldandım. Sonra acımı unutup tekrar ona baktım. “Cadı! Ne diye kafama taş atıyorsun, manyak mısın?” diye bağırdım.
Gözleri yaşla doldu. “He, manyağım! Oldu mu?” dedi, sonra hızla büyük konağa doğru koştu.
Anam yanıma yaklaşıp Hilal'in ardından baktı, sonra benim başımdaki yarayı görünce yüzünü buruşturdu. “Oğlum, bu kızla işin var,” dedi.
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Ne diyorsun ana, sen?”
“Oğlum, bak diyorum. Bu kız başka. Deli meli ama seni seviyor işte. Unutturmak için değil, hatırlatmak için vuruyor sana.”
Şaşkınlıkla başımı salladım. “Ana, ne diyorsun sen? Küçücük cadı ne anlar sevdadan?”
Arkamı dönüp konağa doğru kaçan Hilal’i izledim. Gözümün ucuna belli belirsiz bir gülümseme ilişti.
Yok artık… Hilal sekiz yaşında, ben on dört. Başımı sağa sola sallayıp, kendi kendime söylendim: “Küçücük kız... Sevdadan ne anlar?”
Konaktan içeri girince Behice’yle Zöhre, "Abi!" diye üstüme atladı. Ama benim aklım hâlâ o cümledeydi: Yok artık, Hilal ve ben… Gözümün kenarıyla güldüm. Bu iki kız deli… Kaçan daha deli. Bunlarla baş edemiyorum, o küçük cadıyla nasıl baş edeceğim ki? Üç, dört güne unutur nasılsa…
Aman… Kafamın arkası hâlâ sızlıyordu. Tamam, şuramda bir kalp var, kan pompalıyor… Ama oraya biri girecekse, bayağı uğraşması lazım. Bakalım, daha kaç taş yemem gerekiyor hatırlamak için? Gerçi ben şimdiden unuttum bile...
Belki şehre gidebilirim… Ya da köydeki işlere sarılırım. Tarımla uğraşırım, kendimi geliştiririm. Köy gelişiyor. İnsanlar çoğalıyor. Bir şeyler oluyor bu topraklarda...
---
YAZARDAN:
Güneydoğu’nun kurak topraklarında, kendi düzenlerini kurmuş bir avuç insanın hikâyesi bu. Umut için yaşayan, kök salmak için göçebe hayattan yerleşikliğe geçmiş bir topluluğun hikâyesi.
Yemen, Irak ve Orta Asya’dan gelen kökleriyle; geleneklerini yeniden şekillendirmiş, saçma gelen adetlerin yerine kendi mantıklarına uyan değerler koymuş insanlardan bahsediyoruz.
Çobanlık, tarımcılık… Şehirlere gidip kendini geliştiren, sonra da yine bu topraklara dönen insanlar.. Sevdaları kalplerine ağır imtihan olan insanların zorlu sınavdan geçenlerin hikayesi...
Buradaki olaylar, gerçek hayattan hikâyelerine dayanıyor. Pek çok kişi gerçek, pek çok olay da yaşanmış. Sizden tek ricam: Okuyun, hissedin ve dilediğinizce yorum yapın.
Bir not daha ekliyorum....
Yazar Notu:
Bu hikâyede anlatacağım olaylar, 80’li yılların daha da öncesine dayanıyor. Her ne kadar yaşananlar gerçeklikten izler taşısa da, anlatımım yine 90’lı yılların diliyle, havasıyla ve anlatı tarzıyla şekillenecek. O dönemin yaşantısını, değerlerini ve insanlarını yansıtırken zaman zaman birebir gerçeğe değil, hikâyenin ruhuna sadık kalacağım.
Dil bilgisi açısından bu kitapta daha sade, gündelik ve içten bir anlatımı tercih ediyorum. Önceki kitabımda kullandığım dil zaman zaman beni de zorladı. Bu kez, içimden geldiği gibi yazacağım. Hatalarım olursa şimdiden affola.
Sevgiyle, saygıyla...