bc

KADERİN ŞARKISI

book_age16+
2
FOLLOW
1K
READ
fated
curse
sweet
mythology
magical world
another world
like
intro-logo
Blurb

Hiç duymadığın bir şarkının seni ait olmadığın bir dünyaya çekebileceğini hayal ettin mi?

İstanbul'un kalbinde, kitapları ve hayalleriyle yaşayan Elara için hayat tam da buydu. Güvenli, tanıdık ve sıradan... Ta ki o gizemli, hüzünlü ve karşı konulmaz melodi ruhuna fısıldayana dek.

Şarkının peşinden sürüklendiği yer, masallardaki gibi bir saray değil; duvarlarına asırların laneti sinmiş, küf ve kan kokan, gölgelerin hüküm sürdüğü karanlık bir kaleydi.

Ve bu kalenin kalbinde, ruhu acıyla mühürlenmiş, yakışıklı olduğu kadar tehlikeli bir prens vardı: Kaeron.

Onları birbirine bağlayan o büyülü melodi, yani Kaderin Şarkısı, bir kurtuluş umudu mu, yoksa sonu olmayan bir esaretin başlangıcı mı?

Aşkın, en derin karanlıkta bile bir ışık yakabileceğine inanır mısın? Peki ya o ışık, karanlık tarafından yutulma tehlikesiyle karşı karşıyaysa?

"Kaderin Şarkısı"nda, modern dünyanın bir kızı ile antik bir lanetin esiri arasında filizlenen tehlikeli bağa tanıklık edeceksin. Elara, Kaeron'un kaderini yeniden yazmaya cüret ederken, aslında kendi sonunu hazırlıyor olabilir mi?

Elara, Kaeron'un karanlığını aydınlatabilecek mi, yoksa o karanlıkta kendi ışığını mı yitirecek?

Ve kendine sor: Kaderin senin için bestelediği şarkıdan kaçabilir miydin?

Hemen okumaya başla ve bu unutulmaz maceradaki yerini al!

chap-preview
Free preview
Bölüm 1: Uyanış ve Geçiş
Elara’nın dünyası, çoğu zaman kitapların sessiz fısıltılarıyla tanımlanırdı. Sabahın ilk ışıkları, İstanbul’un nefes alıp veren siluetine düşerken, o, Cihangir’in labirent gibi sokaklarından geçip, dükkanların demir kepenkleri arasından süzülerek eski bir taş binanın içindeki kütüphaneye adımını atardı. O an, zaman durur, şehrin kaosu dışarıda kalırdı. Yirmi iki yaşındaydı Elara; yirmi iki yıl boyunca bu duvarın arkasında, kelimelerin ve hayallerin dokuduğu güvenli limanda yaşamıştı. Bir maceraperest değildi, göz kamaştırıcı kariyer hayalleri de yoktu. Sadece okumayı, yazmayı ve kelimelerin ruhunu dinlemeyi seven, kendi halinde bir genç kadındı. Kütüphanenin nemli, toprak kokan rafları arasında, parmakları ciltlerin eskimiş sayfalarında gezinirken, gözleri bazen boşlukta kaybolurdu. Sanki bu dünyada eksik bir parça vardı; sadece kendisinin duyabildiği, tanımlayamadığı, ruhunda ince bir sızı gibi oturan bir yokluk hissi. Ailesi, elbette, iyi insanlardı. Babası mühendis, annesi öğretmendi; klasik, "ayakları yere basan" tabir edilenlerden. Elara’nın sanat ve edebiyat tutkusuna her zaman saygı duymuşlardı, ama aynı zamanda ona o incecik, görünmez baskıyı da hissettirmişlerdi: "Gerçek hayatta bir yer edinmen gerek, Elara. Hayallerle karın doymaz." Bu cümlenin her tekrar edilişinde, Elara’nın içindeki o belirsiz boşluk biraz daha büyürdü. Arkadaşları vardı; kahve içtiği, dertleştiği, güldüğü insanlar. Ama kimseye, gerçekten kimseye, içindeki o tanımlanamaz özlemi tam olarak anlatamamıştı. Sanki bir ruh ikizi arıyordu, ama aradığı şey bir insan mıydı, bir yer miydi, yoksa sadece bir his mi, bilmiyordu. Bu içsel boşluk, o derin, bastırılmış arzuların ilk belirtisi gibiydi. Bir tutku, bir çekim noktası arayışıydı bu, hayatın gri tonlarını renklendirecek bir kıvılcım… Son birkaç haftadır, bu boşluk hissi daha da yoğunlaşmıştı. Özellikle geceleri, uykusunun en derin yerinde, onu yatağında doğrulatan tuhaf, hüzünlü ama büyüleyici bir melodi vardı. Başlangıçta sadece bir fısıltı gibiydi, uzaklardan gelen, belirsiz notalar dizisi. İlk başta, "Rüya işte," diye geçiştirmişti. Ama melodi her gece daha belirgin hale gelmişti; bazen bir yaylı çalgının zarif dokunuşu, bazen derin bir flütün yankısı, bazen de bir fısıltı gibiydi. Kulaklarını tırmalamıyor, aksine ruhunu okşuyordu. Sanki bu melodi, kalbinin en derin köşesinden gelen, sadece ona ait bir çağrıydı. Gözleri karanlık odada, tanıdık mobilyaların silüetlerinde gezinirken, aklı tuhaf bir şekilde bu melodiye takılı kalırdı. "Deliriyor muyum?" diye fısıldardı bazen, kendi sesinin yankısı bile ona yabancı gelirdi. Gündüzleri de melodi onu rahat bırakmamaya başlamıştı. Kütüphanenin sessizliğinde, bazen bir kitabın sayfalarını çevirirken, bazen de bir raftan diğerine geçerken, kulaklarında beliriyordu. İş arkadaşları ona seslendiğinde bile, bazen duymuyordu, çünkü zihni o esrarengiz melodinin peşine takılmıştı. Sanki bir pusula gibi, onu bilinmeyen bir yere çekiyordu. Bu durum Elara’yı yormuştu, uykusuz bırakmıştı. Gözlerinin altı morarmış, enerjisi tükenmişti. Yine de, bu tuhaf müziğe karşı koyamıyordu. Çünkü onu yorduğu kadar, bir yandan da tuhaf bir şekilde canlı hissettiriyordu. Sanki uzun zamandır uyuyan bir parçası, bu melodi sayesinde uyanıyordu. Bu melodi Elara’nın normalin ötesinde bir şeye sahip olduğunun ilk işaretiydi. Ancak, melodinin hayatına girişiyle birlikte, Elara’nın zihninde tuhaf bir “farklılık” hissi de belirmişti. Bazen, çocukluğuna dair bir anıyı düşünürken, sanki o anı hiç yaşanmamış gibi, gri ve soluk bir filtreyle görüyordu. Ya da en yakın arkadaşıyla yaptığı bir konuşmayı hatırlamaya çalışırken, sanki o konuşmanın detayları bulanıktı, veya hiç gerçekleşmemiş gibiydi. Başlangıçta bunu yorgunluğuna bağlamıştı, ama bu durum giderek artıyordu. Sanki iki farklı hafıza şeridi vardı zihninde; biri yaşadığı sıradan hayatına ait, diğeri ise… Diğeri boşluktu, puslu bir sis. Bu, gizli, bastırılmış travma veya geçmişin izleri gibiydi. Bilinçaltında bir şeyler vardı, ama henüz gün yüzüne çıkmamıştı. Sanki o boşluk, bu melodinin geleceği yerdi. Bu durum, Elara’da hafif bir endişe yaratıyor, kendi gerçekliğinden şüphe etmesine neden oluyordu. Bir akşam, her zamanki gibi gününü bitirmiş, omuzlarında günün yorgunluğuyla eve dönüyordu. Cihangir’in dar sokakları, neon ışıkların loş parıltısıyla aydınlanıyordu. Kafelerden gelen müzik sesleri, insanların gülüşmeleri, şehrin tanıdık gürültüsü… Ama Elara’nın kulaklarında sadece o melodi vardı. Her zamankinden daha net, daha güçlüydü. Sanki sokakta yürüyen insanlardan değil, kendi ruhundan geliyordu. Yüreği hızla çarpıyor, avuç içleri terliyordu. Melodi, artık sadece bir ses değil, fiziksel bir titreşime dönüşmüştü; kalbinin her atışında, kanında ve kemiklerinde hissediyordu. Eve vardığında, anahtarı titreyen elleriyle kapıyı açtı. İçeri adım attığı an, odasındaki atmosferin değiştiğini hissetti. Hava, sanki yoğunlaşmış, elektriklenmiş gibiydi. Perdesiz penceresinden içeri süzülen şehir ışıkları bile farklı bir parlaklıkta görünüyordu. Kalbi göğüs kafesini zorluyordu, her atışında o melodi daha da güçleniyordu. Sanki odadaki tüm eşyalar, onunla birlikte titreşiyordu. Elara, şaşkınlıkla etrafına bakındı. Kitapları raflarda, yatağının üzerindeki örtü, hatta duvardaki basit tablo bile ince, gümüşi bir parıltıyla çevrelenmişti. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu, bir rüya değildi. Bu, gerçekti. Melodi artık bir fısıltı değil, onu saran, tüm benliğini ele geçiren senfonik bir çağrıydı. Elara’nın zihni bulanıklaşıyor, bedenindeki her bir hücre bu çağrıya cevap veriyordu. Odanın ortasında, nereden geldiği belli olmayan, parlayan, yoğun bir ışık sütunu belirdi. Işık o kadar güçlüydü ki, Elara’nın gözlerini kamaştırıyor, bedeninde tuhaf bir karıncalanma hissi yaratıyordu. Sanki damarlarında bir elektrik akımı dolaşıyordu. Paniklemeli miydi? Kaçmalı mıydı? Ama ayakları yere mıhlanmış gibiydi. Bu ışık, bir yandan korkutucu olsa da, bir yandan da inanılmaz derecede tanıdık ve davetkardı. Sanki onu uzun zamandır bekleyen bir şey, sonunda onu bulmuştu. Odanın içindeki küçük nesneler, Elara’nın fotoğrafları, en sevdiği kupa, hatta masasının üzerindeki kalem bile, ışık sütununun etrafında dönmeye başladı. Bir girdap oluşmuştu. Objeler hızla dönerken, Elara’nın çocukluk fotoğraflarının üzerindeki yüzler bulanıklaşıyor, sanki hiç var olmamış gibi siliniyordu. Anıları, o gri boşluk tarafından yutuluyordu. Elara, gözlerini kırpmadan o ışık sütununa bakarken, bilinci yavaşça kaymaya başladı. Melodi kulaklarında bir kasırga gibi dönerken, bedeninin hafiflediğini hissetti. Sanki yerçekimi ortadan kalkmış, ruhu bedeniyle birlikte o ışığın içine çekiliyordu. Son gördüğü şey, dönen kitaplarının kapakları ve giderek yoğunlaşan o parlayan, çağıran ışıktı. Sonra, her şey karanlığa büründü. Gözlerini açtığında, kulaklarında hala o melodinin zayıf yankıları vardı, ama artık o kadar güçlü ve acı verici değildi. Bedeninde hafif bir ağrı hissediyordu, sanki çok uzun bir yoldan gelmiş gibiydi. Başını çevirdiğinde, tanıdık gri duvarlar, bildiği pencereler yoktu. Yatağı, çalışma masası, her şey… Gitmişti. Zihnindeki İstanbul anıları, sanki bulanık bir rüya gibi uzaklaşıyor, daha da silikleşiyordu. Sanki o ışık, sadece onu fiziksel olarak taşımakla kalmamış, zihninden de bazı izleri silmişti. Bu durum, ona hafıza boşluklarını veya geçmişin bilinmezliğini anımsatıyordu, bir yandan dehşete düşürse de, bir yandan da tuhaf bir merak uyandırıyordu. Onu saran şey, tarifsiz bir yeşil ve kahverengi tonuydu. Başının üzerinde, insan elinden çıkmamış kadar devasa, yaşlı ağaçların dalları gökyüzünü kapatıyordu. Yapraklar, Elara’nın daha önce hiç görmediği bir renkte, zümrüt yeşilinden koyu orman yeşiline kadar uzanıyordu. Ağaçların gövdeleri, zamanın ve büyünün izlerini taşıyan, yosun tutmuş, devasa sütunlar gibi yükseliyordu. Güneş ışığı, yaprakların arasından süzülürken, zemine altın rengi benekler düşürüyordu. Bu, J. K. Rowling’in yasak ormanlarından veya Büyücülük Dünyası'nın derinliklerinden fırlamış gibi, nefes kesici ve aynı zamanda ürkütücü bir manzaraydı. Toprak, yumuşak ve nemliydi. Üzerinde oturduğu yer, çam iğneleri ve kurumuş yapraklarla kaplıydı. Havada, garip ama hoş bir koku vardı; toprak, yeşillik ve Elara’nın tanımlayamadığı, hafifçe büyülü bir aroma. Her şey, kendi dünyasındaki her şeyden o kadar farklıydı ki, nefesi kesildi. Ciğerlerine çektiği hava bile farklıydı, sanki daha taze, daha canlıydı. Etrafına bakındı. Görüş alanında sadece ağaçlar, bitki örtüsü ve arada bir parlayan, minik, ışık saçan çiçekler vardı. Bazı çiçekler, sanki kendi içlerinde minik yıldızlar taşıyormuş gibi titreyerek parlıyordu. Üzerine baktı. Modern dünyadan giydiği kot pantolonu ve tişörtü duruyordu. Ama üzerlerinde ince, gümüşi bir parıltı vardı, tıpkı odasındaki eşyalarda gördüğü gibi. Sanki bu parıltı, onunla birlikte bu dünyaya gelmişti, bir geçişin mührü gibiydi. Parmaklarını kıyafetlerinin üzerinde gezdirdi. Dokusu bile farklıydı. Sanki artık bu dünyaya aitti, ya da bu dünya ona nüfuz etmişti. Kolundaki saate baktı, durmuştu. Telefonu cebinde, ama sinyal yoktu, boş bir ekrana bakıyordu. Gerçekten de, geri dönüş yoktu. Bir rüya değildi. Rüya olamayacak kadar gerçekti. Bedenindeki ağrı, ruhundaki o melodi, gözleriyle gördüğü bu nefes kesici orman... Burası, başka bir yerdi. İstanbul'dan kilometrelerce uzakta, belki de başka bir boyutta bir yer. İçinde bir ürperti hissetti. Korkuyla karışık bir hayranlık. Bilinmeyenin çağrısı. Ve o melodi... Nereden geliyordu? Buradaki bir şeyle mi ilgiliydi? Zihninin derinliklerinde, silinmeye yüz tutmuş anılarının arasında, tanıdık bir sesin ona “Elara, kaderin seni çağırıyor…” dediğini fısıldıyordu. Ama kimdi bu ses? Nereden geliyordu? Kalkmaya çalıştı. Bacakları biraz titrek, ama ayakta durmayı başardı. Ormanın derinliklerinden gelen hafif rüzgar, saçlarını okşadı. Her şey, canlıydı. Sanki ağaçlar nefes alıyor, toprak kalp atıyordu. Elara, bu kadim ve büyülü diyarın tam ortasındaydı. Ve henüz bilmiyordu ki, Kader Şarkısı'nın yankıları onu buraya sürüklemiş, tüm bir dünyanın kaderiyle kendi kaderini birbirine bağlamıştı. Karanlık, uzaklarda, en derinlerde onu bekliyordu. Ve kalbindeki melodi, ona doğru hiç durmadan çağırıyordu. Elara, yattığı yerden doğrulurken, vücudunda hissettiği ağrı, bir gece boyunca beton zeminde yatmış gibiydi. Ancak altında hissettiği şey beton değil, toprağın nemli, yumuşak dokusuydu. Gözlerini ovuşturdu, bulanıklaşan görüşü yavaşça netleşirken, etrafındaki orman daha da belirginleşti. Burası, bir peri masalından fırlamış gibiydi, ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde gerçeküstüydü. Kendi dünyasındaki ormanlar gibi değildi; buradaki her ağaç, her bitki, sanki kendine ait bir ruh taşıyordu. Gövdesinden parlayan, geceleri yolu aydınlatan floralar, toprağın altından çıkan ve ince bir ışıkla titreşen kökler… Her şey, büyülü bir enerjinin dokunuşunu taşıyordu. Elara’nın zihni, şaşkınlıkla dönüyordu. İstanbul… Bir kütüphane… Sabah rutini… Bunlar, sanki çok uzak bir rüyaydı şimdi. Hatta anılar, bir sis perdesi gibi bulanıklaşıyordu. En yakın arkadaşının yüzü, annesinin sesi, babasının endişeli bakışları… Hepsinde, bir an için beliren, sonra kaybolan bir gri ton vardı. Sanki bu yeni dünya, onun eski hayatının izlerini zihninden silmeye çalışıyordu. Bu durum, Elara’da derin bir kaybolmuşluk hissi yaratıyordu. Kimdi o, şimdi? Ait olduğu yer neresiydi? Bu boşluk, E. L. Jamesvari bir kimlik krizi gibi, Elara'nın ruhunda yankılanıyordu. Bir yandan korkutucu olsa da, diğer yandan, bu "silinme" hissiyle birlikte, içinde garip bir hafiflik de duyuyordu. Sanki, o uzun zamandır taşıdığı tanımlanamayan boşluk, şimdi bir anlam kazanmak üzereydi. Üzerindeki kot pantolonu ve tişörtü, hala vücudundaydı ama artık sıradan değillerdi. Kumaşın dokusu, sanki daha pürüzsüz, daha esnek bir hal almıştı. Üzerlerinde, ışık sütununda gördüğü o gümüşi parıltı kalmıştı, ince, toz gibi bir ışıltı. Parmaklarını dokunduğu her yerde, kıyafetlerinden yayılan bir enerji hissetti. Bu, sadece bir geçişin izi miydi, yoksa bu diyarın büyüsü, artık onun da bir parçası mı olmuştu? Elara, bileğindeki saati kontrol etti; durmuştu. Cep telefonunu cebinden çıkardı. Boş, siyah bir ekrana bakıyordu. Sinyal yoktu, güç yoktu. Onunla birlikte gelen, modern dünyasına ait olan her şey, burada işlevini yitirmişti. Bir anlık panik dalgası sardı içini. Geriye dönemezdi. Peki nereye gidecekti? Tam o anda, kulaklarında o melodi yeniden güçlendi. Daha önce duyduğu her şeyden daha net, daha çağırıcıydı. Artık sadece bir melodi değil, ruhunun derinliklerinden gelen bir yankıydı. Her bir notası, damarlarında dolaşan kan gibiydi, onu bir yere doğru çekiyordu. Bu melodi, E. L. James’in kaleminden çıkmış bir karakterin hissettiği o karşı konulmaz arzu gibiydi; mantığını ve korkusunu bir kenara bırakıp, sadece bu çağrıyı takip etme isteği uyandırıyordu. Melodinin geldiği yöne doğru istemsizce adım attı. Orman, her adımında yeni bir sürpriz sunuyordu. Yosun tutmuş kayaların arasından şeffaf, parlayan dereler akıyor, suyun şırıltısı melodiye eşlik ediyordu. Bazı ağaçların dalları, rüzgarda hafifçe sallanırken, sanki fısıltılar yayıyordu. Elara, J. K. Rowling’in Yasak Ormanı’nda kaybolmuş gibi hissediyordu, ama burada tehlikenin yanı sıra, tarifsiz bir güzellik ve kadim bir bilgelik de vardı. Ayaklarının altındaki toprak, her adımında yumuşakça esniyor, adeta onu destekliyordu. Elara, gözleriyle etrafı tararken, uzaklarda, ağaçların arasından yükselen ince, gri bir duman fark etti. Bu, bir yaşam belirtisi miydi? Belki bir köy, belki de... Bir yerleşim yeri. Melodi, o yöne doğru daha da şiddetleniyordu. Korktu. Bilmediği bir dünyaya atılmış, anıları bulanıklaşmış, tek rehberi tuhaf bir melodi olan bir yabancıydı. Ama aynı zamanda, içinde bir merak ve karşı konulamaz bir çekim vardı. Bu melodi, onu buraya getirmişti ve bir nedenden dolayı buradaydı. Belki de o uzun zamandır aradığı şey, buradaydı. O boşluğun cevabı. Melodi, sadece bir çağrı değil, aynı zamanda bir vaat gibiydi. Sanki onu bekleyen bir kaderin şarkısıydı. Bir süre yürüdükten sonra, ağaçların seyreldiği ve daha geniş, açık bir alana çıktığını fark etti. Toprakta, daha belirgin patikalar oluşmuştu. Ve dumanın geldiği yönde, uzakta, ağaçların arkasından, taş duvarların silüeti belirdi. Bir kale miydi? Yoksa bir şehir mi? Mimari, kendi dünyasındaki hiçbir şeye benzemiyordu; daha çok orta çağdan fırlamış, ama aynı zamanda üzerinde büyülü bir enerji taşıyan bir yapıydı. Duvarların üzerinde, belli belirsiz parlayan semboller görüyordu. Melodi, artık neredeyse kulak tırmalayacak kadar yoğundu. Elara, duraksadı. Yüreği hızla çarpıyordu. Bu melodi, onu bu kadar zorlayan, yoran, ama aynı zamanda hayat veren bu melodi… Oradan geliyordu. O taş duvarların arasından. İçindeki hem korku hem de akıl almaz bir çekim, onu adımlarını hızlandırmaya zorladı. Bilinmeyene doğru, kaderinin şarkısının peşinden gidiyordu. Artık geri dönüş yoktu. Sadece ileri vardı. Ve bu yolculukta, o derin, tanımlanamayan boşluğun yerini, bilinmeyenin heyecanı ve bir kaderin çağırdığı hissi almıştı. Bu, Elara'nın sıradan hayatından kopup, fantastik bir dünyanın eşiğine adım attığı andı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

AŞKLA BERDEL

read
80.8K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.8K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K
bc

HÜKÜM

read
225.6K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
528.7K
bc

PERİ MASALI

read
9.6K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook