1. BÖLÜM:KİLİTLİ ODA
Muradiye her sabah çöpçülerin süpürge sesiyle uyanırdı. Sokak daha tam aydınlanmadan, eski evlerin arasından yükselen o ritmik hışırtı, mahallenin görünmez çalar saati gibiydi. Hemen ardından okula giden çocukların anneleri uyanır, kahvaltı telaşıyla tencere tabak sesleri sokağa taşardı. Burada herkes birbirini tanırdı; kimin kapısının önünde hangi ayakkabının durduğunu, hangi evden hangi kokunun yükseleceğini ezbere bilir gibi yaşarlardı. Sabahın erken saatlerinde bile mahalle bir nebze olsun yalnızlık bilmezdi. Komşuların birbirine selam vermesi, kapı önlerinde kısa sohbetler, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu… Her şey tanıdık, her şey güvenliydi.
Oysa benim çocukluğum o bahçeli evde geçmişti. Yaz akşamlarında avluya sandalyeler atıp anneannemin eski hikâyelerini dinleyerek büyümüş, kışın sobanın çıtırtısı eşliğinde saatlerce hayal kurmuştum. Bahçedeki eski asma, duvardaki sarmaşıklar, hatta merdivenlerin gıcırdaması bile bana aitti sanırdım. Tek çocuktum; ne bir ağabeyim vardı ne de bir kız kardeşim. Bu yüzden karşı komşumuzun kızı Çiçek, benim için bir arkadaştan çok daha öteydi. Onu öz kardeşim gibi görürdüm. Çocukluğumuz, genç kızlığımız, geleceğe dair planlarımız hep o dar sokaklarda bir arada şekillenmişti. Başım her sıkıştığında arkama baksam hep Çiçek’i bulurdum. Ortak hayallerimiz vardı; aynı üniversiteyi kazanacak, aynı evi paylaşacak ve ne olursa olsun birbirimizden hiç ayrılmayacaktık. O dar sokak, o eski evler, o tanıdık yüzler… Hepsi benim dünyamdı.
Yukarıdaki o karanlık, kilitli oda dışında benden saklanan hiçbir şey olmadığını düşünürdüm.
O güne kadar tamamen normal, sıradan bir aileye sahip olduğumu sanıyordum. Ailemin geçmişinde bu denli karanlık dehlizler bulunduğunu, o eski duvarların arkasında nelerin gizlendiğini bilmiyordum. Her şey o kadar sıradan görünüyordu ki, bir sırrın varlığını aklımdan bile geçirmezdim.
Bu ev anneanneme babasından kalmıştı. Dedemi ben henüz çok küçükken kaybetmiştik. Onun varlığını yalnızca salondaki duvarda asılı duran eski, siyah-beyaz bir fotoğraftan ve hafızamda yer eden birkaç soğuk anıdan hatırlardım. Bana karşı hep mesafeliydi; ne kucağına alıp sevdiğini bilirdim ne de adımı sıcak bir sesle söylediğini. Bir keresinde, henüz dört-beş yaşındayken elini tutmak istemiş, o ise elini çekmişti. Sanki evdeki varlığımı hiç fark etmiyormuş gibi bir gölge gibi yaşar, giderdi. Anneannem, onun ölümünden sonra üç çocuğuyla yapayalnız kalmış, hayat mücadelesini tek başına göğüslemişti. Ben onu hep geçmişin ağır yükünü omuzlarında taşıyan ama buna rağmen güçlü, sevimli, hoşgörülü ve mahalleli tarafından el üstünde tutulan bir kadın olarak görmüştüm. Kapısına geleni asla boş çevirmez, tatlı diliyle herkesin derdine ortak olurdu. Mahallede onu tanımayan yoktu, insanlar onunla konuşmayı severdi. O, güvenin, merhametin ve sarsılmaz bir direncin timsaliydi benim gözümde.
Yukarıdaki oda, çocukluğumdan beri benim için çözülmemiş bir bulmacaydı. Kapısı her zaman, istisnasız kilitli dururdu. Ne zaman merakıma yenilip anneanneme sorsam, hep o değişmez, geçiştirici cevabı alırdım:
— Anneanne, bu oda neden hep kapalı? İçinde ne var?
Yüzünde beliren o sevecen gülümsemeyle bana bakardı ama gözlerinin derinliklerinde, insanı en sıcak günde bile üşüten, adını koyamadığım bir hüzün dalgalanırdı.
— Kızım, derdi, saçlarımı okşayarak. Kullanmadığımız eski eşyalar var orada. Toz toprak hep, girilmez içeri.
Ama bu cevap beni hiçbir zaman ikna etmedi. Ne zaman o odanın önünden geçsem, içeride saklanan ağır, nefes alan bir sessizlik hissederdim. Bazen merdivenleri çıkarken ayak seslerimin bile o kapının önünde kısılıp kaldığını sanırdım. Sanki oda, varlığını unutturmak ister gibi kilitlenmiş, ama bir yandan da unutulmamak için direniyordu.
Bir keresinde yine çok üstelediğimde, anneannem bu kez duraksamıştı. Yüzündeki o sevimli, yumuşak ifade aniden buz kesti. Sesi, sanki başka bir zamandan geliyormuş gibi titreyerek mırıldandı:
— Bir gün bu oda açılacaksa eğer… Ben öldüğüm zaman açılacak. İşte o zaman her şeyi öğreneceksin.
O yaşta, bu sözlerin altındaki vasiyeti ve korkunç ağırlığı anlayamamıştım. Sadece anneannemin gözlerindeki o ani kararmayı fark etmiş, bir daha sormamayı tercih etmiştim. Ama o cümle, yıllarca zihnimde bir tohum gibi durdu. Hiç unutmadım.
O güne kadar hayattaki tek gayem yüksekokulu kazanmak ve bir iş sahibi olmaktı. Büyük hayallerim, dünyayı değiştirmek gibi ideallerim yoktu. Ailemin maddi durumu çok iyi değildi. Babam şehirlerarası çalışan bir kamyon şoförüydü; günlerce, bazen haftalarca yollarda olur, sonra birkaç günlüğüne eve dönerdi. Annemle birlikte onun direksiyon sallayarak kazandığı parayla kıt kanaat geçinip gidiyorduk. Benim tek amacım, bir an önce okulumu bitirip kendi ayaklarımın üzerinde durmaktı. Sıradan bir hayat, sıradan bir gelecek… Başka bir şey istemiyordum.
Ta ki o uğursuz sabaha kadar.
Saat sabahın dördünü henüz birkaç dakika geçmişti.
Ben odamda derin bir uykudayken, dışarıdan gelen boğuk bir bağırış sokağın sessizliğini yırttı. Hemen ardından, yankısıyla duvarları sarsan tek bir silah sesi duyuldu. Ses o kadar yakındı ki, camlar titredi sandım. Yataktan fırlayarak uyandım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Ne olduğunu anlayamadan, ayaklarımın üzerinde sendeleyerek koridora çıktım. Evde dehşet verici bir hareketlilik vardı. Annem kapıya doğru koşarken, yüzünde daha önce hiç görmediğim, benzersiz bir panik dalgalanıyordu. Beni koridorda görünce duraksadı, nefes nefese kalmış bir sesle tısladı:
— Sen burada kal! Sakın yukarı çıkma, odandan dışarı adımını bile atma!
O an annemin sesinde çınlayan şey yalnızca bir ölüm korkusu değildi; sanki yıllardır tırnaklarıyla kazıyarak sakladığı bir sırrın, bir canavar gibi dışarı çıkmasından korkuyor gibiydi. Gözleri o kadar doluydu ki, bana bakarken bile başka bir yere bakıyormuş hissi veriyordu. Ama onu dinlemedim. Ayaklarım kendi kendine pencereye doğru sürükledi beni.
Pencereye koşup tülü araladığımda, silah sesini duyan insanların sokakta dalga dalga toplandığını gördüm. Herkes şaşkınlık ve korkuyla evimizin önünde birikiyordu. Kalabalığın en önünde Çiçek duruyordu. Gözleri korkuyla irileşmiş, doğrudan bizim penceremize bakıyordu. Göz göze geldiğimiz an, sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. Çiçek’in yüzünde de aynı şaşkınlık, aynı korku vardı. Sanki ikimiz de aynı anda aynı karanlık gerçeğe uyanmıştık.
İşte o an, hayatım boyunca zihnimden silinmeyecek o detayı fark ettim.
Anneannemin kendi yatak odasının değil, o yıllardır kapalı, elektriği bile kesik olan kilitli odanın penceresinde sarı, soluk bir ışık yanıyordu. Işık, perdenin arkasından süzülüyor, sokağa doğru zayıf bir huzme gibi uzanıyordu. O odanın elektriğinin yıllardır kesik olduğunu biliyordum. Herkes biliyordu. Peki o ışık nasıl yanmıştı?
Yukarıdan, o odanın merdivenlerinden annemin acı dolu çığlığı yükseldi. Hıçkırıklar ve feryatlar evi inletiyordu:
— Nalan, yetiş! Anneannen… Anneannen kendini vurmuş!
Olduğum yerde dona kaldım. Zaman durdu, etrafımdaki sesler boğuklaştı. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı, nasıl nefes alacağımı bilemedim. Aklıma ilk gelen şey acil servisi aramak oldu. Anneannem neden o odaya girmişti? Yıllar sonra o paslı kilidi ona ne açtırmıştı? Ne olmuştu da hayatına, o nefret ettiği tozlu eşyaların arasında son vermişti? Zihnimde bir sürü soru dönüp duruyor, hiçbirinin cevabı gelmiyordu.
Kısa süre içinde sokağı mavi-kırmızı siren ışıkları boyadı. Polisler, sağlık ekipleri eve doluştu. Anneannemin cansız bedenini bir sedyeyle, otopsi için hastaneye götürmek üzere evden çıkardılar. Beyaz örtünün altından sarkan elini gördüm. O el, bir zamanlar saçlarımı okşayan, bana masallar anlatan eldi. Şimdi ise cansız, soğuk ve yabancıydı.
Sokak ana baba günüydü. Kapının önündeki kalabalığın fısıltıları pencerelerden taşıyor, sorular havada uçuşuyordu:
— Ne olmuş? Bir derdi mi vardı acaba?
— Nasıl girmiş o odaya, hani anahtarı yoktu?
— Işık yanıyormuş diyorlar… Nasıl olmuş o iş?
— Kim yaptı?
Sorular zihnime batıyordu. Ama hiçbirine verecek bir cevabımız yoktu. Çünkü biz de hiçbir şey bilmiyorduk. Annemin yüzündeki o suçluluk, o saklanamaz korku dolu ifade, benden çok büyük, çok karanlık bir şeylerin gizlendiğini açıkça fısıldıyordu. Annem, polislere bir şeyler anlatırken bile gözlerini kaçırıyordu. Elleri titriyordu. Sanki sadece kızını değil, bir sırrı da korumaya çalışıyordu.
O sabah, sıradan gelecek hayallerimin hiçbirinin bir önemi kalmadı. Anneannemin ölümüyle, aslında hiç bilmediğim bir geçmişin ve o devasa sırrın tam ortasına, dipsiz bir kuyuya düşeceğimi henüz bilmiyordum. Herkes onun kendini vurduğunu, intihar ettiğini söylüyordu. Polisler de ilk incelemelerin ardından olayı kayıtlara böyle geçmişti.
Ama benim aklımdan çıkmayan tek bir şey vardı: O kargaşa esnasında annemin elleri titreyerek, alelacele yeniden kilitlediği ve ışığı hâlâ içeride yanan o oda.
Anneannemin yıllar önce bana söylediği o son cümle, kulaklarımda bir saat gibi tıkırdıyordu:
— Ben öldüğüm zaman açılacak. O zaman her şeyi öğreneceksin.
O gün, hayatımda ilk kez bu sözlerden dehşetle korktum. Çünkü anneannem artık yoktu.
Ve o oda, içinde hayatımı kökünden sarsacak ailemizin o karanlık gerçeğini saklayarak hâlâ kilitliydi.