Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Bugün Salı'ydı ve konferansa gitmek üzere hazırlanmıştım. Yemekten sonra amcam bırakacaktı Eylül'le beni.
Sabahtan beri iki kez aramıştım Affan'ı. İki kez benim için gayet güzel rakamdı çünkü normalde pek kimseyi aramazdım. ''Açmadı mı yine?'' diyen Eylül'e olumsuz anlamda başımı sallayarak yanıt verdiğimde 'hımm' deyip çıktı odadan ve telefonumu şarja takıp aşağı indim ben de.
Tam iftara 5-10 dakika kalmıştı ki yukarıdan gelen telefonumun zil sesi doldurdu kulaklarımı. Merdivenleri çıkıp odaya vardığımda telefon çoktan susmuştu. Büyük bir hevesle ekrana baktım, lakin arayan Süheyla'ydı.
Ekran kilidini açıp son aramalara girdiğim sırada tekrar çaldı telefon. Kalbimdeki endişe ritimleri Affan'dan haber alamamak adına atışlarını sona erdirmiş, Affan aradığı için atıyorlardı şimdi de. Haber alamamak ayrı dert, almak ayrı dertti. Şimdi ben ne diyecektim ona?
Telefonu açıp kulağıma götürdüm. ''Efendim?''
Affan'ın sesi duyuldu karşıdan. Tek kelimeyle yanıt vermişti. ''Betül?''
''Affan?'' dedim ve sustum.
''Aramışsın. Bir kaç gündür toplam 6 kez.''
Birikmeye başlayan ter damlaları 'Altı kez olmuş mu ya?' diye sorarken, dilim saçma şeyler gevelemişti.
''Evet. Aramıştım.''
''Aradığını ikimiz de biliyoruz Betül, demek istediğim : neden aramıştın?''
''Neden mi aradım,''
Neden, neden? Hadi beyin çalış!
''Bu akşam bir program var da. Seni de davet edecektim.'' Aferin Betül. Zeki kızsın ama me yani şimdi onu bir yere mi davet ettim ben!
''Bu akşam mı?''
''Evet. Çok güzel bir program. Kaçırma derim.''
Bir süre sakince düşünüp nefes alan Affan içine derin bir soluk daha çekip konuştu : ''Aslında fazlasıyla yorgunum, yeni geldim eve. İnsan bir hafta boyunca ayrı kaldığı yastığını ve yorganını özlüyor. Ama madem sen davet ettin, gelelim bakalım.''
''Tamam... Görüşürüz o zaman.'' dedim ve telefon kulağımda, etrafa bakınmaya devam ettim.
''Görüşürüz.''
Telefonu kapatıp koyduğumda iç seslerim ufak bir karmaşa çıkarmışlardı.
1) ''Teklifini kabul etti. Yani sana yastığı ve yorganından daha çok değer veriyor Betül. Kendini özel hisset.''
2) ''Yastık ve yorgan cansız birer eşya! Ne saçmalıyorsun sen!''
1) ''Sonuçta onlarla kalıp uyumayı ve dinlenmeyi tercih edebilirdi!''
3) ''Ayıp olmasın diye kabul etmiştir. Sonuçta ilk defa bizzat bir yere davet ettim onu. Ondandır.''
Hepsini susturup düşüncelerimi Affan'dan uzaklaştırdım ve masaya oturmuş beni bekleyen amcam, yengem ve Eylül'ün yanlarına gittim.
''Kimmiş arayan?''
''Süheyla ve Affan.'' dedim amcama.
''Hım, iyi bari. Nasılmış Affan? Kaç gündür meraka düşürdü seni de, bizi de.''
'' İyiymiş.'' dedim ve ezan sesini duyunca besmele çektim.
'Allah'ım Senin rızan için oruç tuttum Senin rızan için orucumu açıyorum. Allahümme lekesümtü ve bike amentü ve alâ rızk ike eftertü..' deyip bardağı elime aldım. İçimden bir kaç dua mırıldanıp orucumu açtım.
Amcam söz verdiği gibi bizi bırakmıştı kültür merkezine. Süheyla ile arabada konuşmuştuk, geliyordu lakin biraz geç kalabilirmiş. Biz de Eylül'le boş iki koltuğa yerleştik. Az sonra telefonuma gelen mesaj sesiyle, titreşime almayı unuttuğumu fark ettim ve hemen hallettim bunu. Ardından mesajı açtım.
Gönderen; Affan
Neredesin?
Yanıt olarak oturduğum yeri tarif ettim ve telefonu cebime koydum. Az sonra Affan siyah kot pantolon, siyah bir tişört ve siyah spor ayakkabılarıyla yanımda dikiliyordu bile.
''İyi akşamlar.'' deyip yanıma oturdu.
Eylül de 'iyi akşamlar' dedi ve elindeki telefonu kurcalamaya koyuldu. Sağ yanımda Eylül, sol yanımda Affan oturuyordu şimdi.
Bir süre sessizce oturup perdeleri çekili sahneyi ve etrafı seyrettikten sonra sol kulağıma fısıldanan sözcüklerle son anda sesli konuşmamak için tuttum kendimi.
''Amcanın dediğine göre beni çok merak etmişsin. Bu program bahane, sen beni endişelendiğin için aradın değil mi? Tabi, insan eşini hele de böyle yakışıklı olanını dert ediniyor.''
Suratım ne haldeydi hiç bir fikrim yoktu açıkçası lakin genelinde şaşırıp kalmışlık hâkimdi, biliyordum. Bu çocuk beni kalp hastası edecekti! Bu kadarı ağırdı yani!
Kalkıp gitmeyi ve uzaklaşmayı düşünsem de bunun çocukça olduğuna kanaat getirdim. Hem kaçmak kabullenmekti biraz da.
''Ne kadar da özgüvenlisin? Hem ben seni neden merak edecekmişim? Hiç de endişelendiğim, dertlendiğim yok.'' İnşallah sesim inandırıcı olmuştur!
''İnsanın özgüvenli olması iyidir. Ayrıca beni merak etmen normal, eşin değil miyim? Haber alamayınca tabi dertleneceksin.''
Yine fısıltıyla yanıt verdim ona.
''Fazla özgüven insana zarar. Ve maalesef senin için endişelenmedim. Birdahakine aklımda tutarım dediklerini ve endişelenmiş gibi yaparım.''
Cümlem bittiğinde sahne açıldı, ikimiz de sustuk. Belli ki Affan biraz bozulmuştu. Ve onun kırılmış olduğunu düşünmek beni dertlendirmişti. İnsanları kırmaktan hoşlanmazdım. Bunu daha sonra halletmek üzere zihnimdeki bir odacığa kilitleyip dikkatimi herkes gibi ben de sahneye verdim.
İlk olarak dünya üzerindeki savaşlardan ve etkilerinden kısaca bahsetti yaşlıca bir adam. Ardından sahneye bir kaç çocuk çıktı ve hepsi dizilmiş sandalyelere oturarak sıralandılar. Bir çoğu küçüktü, 5 veya 6 yaşlarında. Onlarla beraber bir de başı örtülü, orta boylu, hafif tombul bir kadın çıktı elinde mikrofonla. Kendini tanıttı. İsmi Esma'ymış ve savaş mağduru insanlara yardım eden bir kuruluşta görev yapıyormuş, çevirmen olarak da yardımcı olacakmış bugün bize.
Esma Abla mikrofonu küçük bir çocuğa uzattı. Onlarla arapça konuşup bize tercüme ediyordu.
''Kaç yaşındasın?''
- ''Yedi-sekiz yaşlarında.''
''Nerede doğdun?''
- ''Irak.''
''Ne zamandan beri Türkiye'de yaşıyorsun?''
- ''Üç ay.''
''İleride ne olmayı hedefliyorsun?''
- '''Uçaklar vurduğu zaman merdivenin altına girerdik , korkardık.' diyor. ''
Gözlerimi yumdum ve yutkundum. İleride ne olmak istediğini sorduğumuz çocuk, bize uçaklar vurduğu zaman merdivenin altına girip saklandığını ve korktuğunu söylüyordu!! İnsanlık nerede kalmıştı da bu çocuklara bunları yaşatacak kadar geriydi?!
Esma Abla küçük çocuğu daha fazla zorlamamak adına bir şey sormadı ve muhtemelen program dışında kalsa da, diğerine geçti.
Bu şekilde devam etti program. Yüreğime vurgun vere vere.
Uyanın zulme karşı artık be insanlar! Nerede 'insanlığınız'?! Ufacık çocukların kalplerine korku salacak kadar çok mu ele geçirdi sizi hırsınız?! Yakınlarını ellerinden alacak kadar, onları gece gündüz demeden kabuslarla baş başa bırakacak kadar mı vahşiliğinize tutsaksınız!? İçlerinde hiç bir kötülük emaresi olmayan ufacık saf kelebeklerin kanatlarını yolup gözlerinden yaş akıtacak derecede dünya malı ve nefret mi bürüdü kalbinizi?!!
Ben kimi zaman gözlerim yaşarırken, kimi zaman yaşlar kendilerini koyuverirken şahit oldum hepsine. Hiç sağa sola bakmadım, Affan veya Eylül ne durumda diye.
Çocuklarla konuşma bittikten sonra kahverengi saçlı, zayıf bir bayan daha çıktı sahneye. Bu sırada çocuklar ayrılmıştı sandalyelerinden ve inmişti sahneden. Sınırdaki kampları ziyaret eden ve oradaki insanlarla bizzat görüşen biriydi bu abla. Şennur. Onun da her bir kelimesiyle eridim...
Ben, sanırım anlatamayacaktım. Düşüncelerim çıkmıştı düşünce olmaktan. Vaveylâlar sarmıştı dört bir yanımı benim. Gözlerim yaşlara, yüreğim acıya tutsak olmuştu. Bugünü asla unutamayacaktım.
Program bittiğinde kimse ne yapsa bilemedi. Bunda alkışlanacak bir şey yoktu. Sanırım bu programın alkışları, gözyaşlarıydı.
Sonunda boşalan salondan biz de çıkmak üzere ayağa kalktık. Affan önde ben arkasında yürüyorduk. Eylül önceden çıkmıştı Süheyla'yı bulmak üzere.
''Sizi ben bırakayım.''
Affan fazlasıyla soğuk konuşmuştu. Bu sesin ona ait olup olmadığını anlayamamıştım. Sanırım cidden kırılmıştı. ''Affan,'' dedim sakince ve karşısına geçip gözlerine baktım.
''Aslında, şey, seni merak etmiş ve endişelenmiş olabilirim, haklıydın.''
Cümlem biter bitmez utançla arkamı dönüp yürümeye koyuldum. Ne demek istediğimi muhtemelen anlardı. Bu kadar hazır cevap bir insan anlardı hoş. Affan bana yetişse de bir şey demeye fırsatı kalmamıştı Eylül ve Süheyla yanımıza geldiği için.
Affan Yılmazkaya
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Mikrofon her bir hecenin harf harf kulaklarıma gelmesine yardımcı oldukça ben, eriyordum. Cahilliğimde eriyordum. Kayboluyordum karanlıklarda. Sonu gelmez bir bataklığın çamurlarını atıyordum üzerimden.
İlk konuşan çocuğun cümleleri sahneye odaklanmamı kolaylaştıran ilk etkendi. Ardından diğerinin kendini tanıtması!
''11 yaşındayım ve 5 aydır buradayım. Dört tane kardeşim var. Annem ev hanımı babam da kaynakçı. İleride öğretmen olmak istiyorum ama okuyamıyorum. Kimlik problemleri nedeniyle eğitim hakkımı kaybettim. Ama çok istiyorum öğretmen olmak.''
Biraz duraklayıp düşünen çocuk devam etti konuşmaya.
''İşidler girince, komşularımdan ölenler oldu.''
''Uçaklar vurduğu zaman çok kötü oluyor. Uçaklardan çok korkuyorum. Uçakların benim için başka bir anlamı var.''
Bu cümleleri kurduktan sonra biraz daha durakladı ve kızarık gözlerle baktı etrafa. ''Burada çok huzurluyum. Burası çok farklı.''
Hemen ardından mikrofon diğer bir çocuğa uzatıldı.
''Ben Tebarek. Üç aydır buradayım. 6 yaşındayım. İşidler girdiği zaman biz de merdiven altlarına saklanıyorduk. Uçaklar vurduğu zaman. Ben de terzi olmak istiyorum.''
Eminim ki bu minik kız terzi olduğunda ilk iş olarak hep gri gördüğü gökyüzüne masmavi bir örtü dikecekti.
Bu kez başka bir kız çocuğu aldı minik ellerine mikrofonu. İsminin Esma olduğunu söyleyen hanım efendinin çevirmesine gerek kalmamıştı, bu kız kelimelerin yerlerini karıştırsa da Türkçe konuşabiliyordu.
''Ben Masa Halime. Biz buraya gelmeden önce korkuyorduk. Çok ses vardı. Evimiz hep gitti -yıkıldı- . Arabamız vardı, sattık, buraya geldik. Orası üzücüydü. Burası daha iyi. Ben okula gidebiliyorum. Arkadaşlarımla iyi anlaşıyorum. Beni seviyorlar. Burayı daha çok sevdim. Ama orada savaş olmasaydı, kendi evimde kalırdım. Annem ve babam benimle buradalar. Babamın yaşı büyük olduğu için iş vermiyorlar. Çalışamıyor. Annem de kuaförde çalışıyor. Üç tane ablam var, bir tane de ağabeyim var.''
Bu kızın da konuşması bitmişti kısa sürenin ardından ve sahneye Şennur adında bir hanım çıkmıştı. Karşısında da sunucu duruyordu. Ve beni en derinimden vuran satırlar bu kadının dudaklarından dömülmeye başladı.
''...Bu çocukların bunları yaşarken ciddi bir travma geçirdiklerini düşünüyorum. Mesela ben görüntü olarak bir insana ne kadar zarar verebilirim? Elimde silah yok. Kötü bir alet olmamasına rağmen bir çocuk benden niye ürker? Normalde ürkmemesi gerekiyor. Bir çocuğa dışarıda, normal hayatta çikolata verdiğimiz zaman bazıları şımarıklığından almaz ama çoğu çocuk hayır demez buna. O çikolataya şüpheyle bakan çocuklar gördük biz Kilis kamplarında, Suriye kamplarında.
''Acaba o çikolata gerçekten çikolata mı?'' Veya, ''O çikolatayı veriyor bana ama benden ne isteyecek?'' diye düşünüyorlar. O yüzden yaklaşımları hiç normal çocuklarla gibi değil.
Reyhanlı ve Kilis'de yaşadıklarımdan bahsedeyim isterseniz. Açıkçası çok uzun bir yolculuktu. Nerden baksanız 17-18 saatllik bir yolculuk. Bize İHH eşlik etti. Biz gönüllüler olarak görmek istedik oraları, sağ olsunlar bize imkan sundular. Neyle karşılaşacağımız konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Şöyle ki, hep okuyorduk orada yapılan zulmü, kaçan insanları, perişan olduklarını. Ama yine de görmediğin sürece bir fikrin olmuyor. Tamam üzüleceğiz, keşke gitmese miydik falan diye düşündük ama oraya gittiğimizde manzara çok çok farklıydı. Hayal edebileceğiniz zulmün , acının kat ve kat fazlasını gördük. Orada iki gün kaldık, bir gün içerisinde yaklaşık 500 tane yetim çocukla beraber olduk. Nasıl biliyor musunuz? Aman Allahım! Kilis'te eski evler var. Ortalarında bahçesi olur, Asmalı Konak tarzı filmlerden falan bilirsiniz. Ortada avlu olur, etrafta odalar olur. Her odadan onlarca çocuk çıkıyor. Ama şartlar o kadar kötü ki, evlerinin içinde hiçbir şey yok! Halı yok.. Çorap yok çocuklarda.. Yatak yok. Örtüler var. Örtüler üzerlerinde battaniyesi olmuş. Ayakları çıplak, beton var. Şartlar çok kötü. Pislik içinde. Kadınlar burda bildiğiniz hayalet gibi dolaşıyor. O kadar üzgünler ki! Ya eşi şehit, ya Suriye zindanlarında, ki Suriye Zindanları berbattır. Okumanızı da isterim. Yaşınız gerçe çok fazla büyük değil ama. Orada yapılan işkence ölümden beter.
Ve çocuklar! Öyle korku ve endişe var ki çocukların gözlerinde. Mesela dokunmak istiyorsun , bir temas ; hemen irkiliyor, korkuyor ve geri çekiliyor.
Gözünün içine bakıyorsun, gülümsüyorsun. ''Ya gel'' diyorsun ''Gel.'' falan. Sana sarılıyor, kafasını omzuna koyuyor. Ama ilk tepkiler hemen savunma mekanizması. Küçücük ya. 2- 3 yaşında çocuklar. Kocaman gözleri o kadar hüzünlü ki. Gülüyor mesela ; çikolata götürdük onlara, cips falan. Alıyor, gülüyor ama oturuyor bir kenarıya ve hep uzaklara bakıyor. Küçücük çocuk. Nasıl bir yük altındasın sen ya? Nasıl bir yük altında bu çocuklar ? Yani onların hakkı mı, oraya gelen kişilerden birşeyler gelecek de, mutlu olacaklar da! Onların da aileleri, onların da evleri vardı. Onlar da okula gidiyordu. Onlar da gülüp eğleniyorlardı, ip atlıyorlardı, top oynuyorlardı... Bizim yaşadığımız gibi çocukluk yaşıyorlardı.
Bu kadar zalimlik olur mu?
Savaşta en çok zarar gören çocuklar ve kadınlar. Ölüm paklıktır. Benim annemin lafı bu ; ölüm paklıktır. Kadın tecavüze uğruyor, istismara uğruyor, ve sığındığı ülkede nereye gideceğini bilemiyor.
Düşünün! Tanımadığınız bir ülkede yalnız kaldığınızı ve peşinizde bir çocuk olduğunu. Nereye gidersiniz? Nereye sığınırsınız? Kimden yardım istersiniz? Bu çaresizlik var ya! Annelerinin çaresizliğini çocukların yüzünden okumak çok net. Çocuk bir şey istiyor, anne veremiyor. Annenin çaresizliği, çocuğun çaresizliği oluyor. Hiçbir isteği yerine gelmeyen bir çocuğu düşün. Ne kadar mutsuz bir çocuktur. Şimdiki çocuklara yeter ki mutlu olsunlar diye her istediklerini yapmaya çalışıyoruz ya; onlar bırakın şımarmayı, en ufak bir şeye, mesela bir balona çok mutlu olurlar. Bir balon bir çocuğu ne kadar mutlu edebilir ? Bizimkilere versen bakmaz bile balona.
Çok enteresan bir şey. Bir çocuk vardı. Çocuğun önüne yığdım ; oyuncaklar, şekerler, çikolatalar. Çocuk uzakta tek başına oturuyor. Kafası eğik. Altı - yedi yaşlarında bir kız çocuğu. Kıyamet kopuyor etrafta, biz içeriye girmişiz, herkesle ilgileniyoruz falan. Onda çıt yok. Kafasını eğmiş, bakmıyor bile yüzüme. Getirdim tüm oyuncakları, ''Bunlar senin'' dedim. ''Aç , oyna. Bir kere gül bana.'' dedim. ''Bir kere bak bana..'' Bir kere bile bakmadı. Bir kere olsun kafasını kaldırıp bakmadı suratıma. Sonra öğrendim, annesi babası ölmüş. Tek başına bir çocuk. Sen onu şimdi nasıl kandırabilirsin? Çikolatayla, oyuncakla, bir şekilde nasıl kandırabilirsin? Hayatı bitmiş, çökmüş!
Dedim ki ''Bir çocuğunda üstünde bu kadar büyük bir yük olur mu? Bu çocuk taşıyamıyor ki bu yükü!''
Ve oradaki görevliler, bir terapiye ihtiyacı olduğunu söylediler. Ama orada terapi diye bir lüks yok. İnsanlar orada hayat gayesinde yaşıyor. Bugün yedik, karnımız doydu.
Ve ben o çocuğa bir şey bile aldıramadım. O beni çok yaraladı, çok üzdü. Aklım hep onda kaldı. Gidiyorum, geliyorum ; oyuncakların yeri biraz olsun değişmez mi Ellememiş.
Bir de şu var , çocuklar ağır imtihandan geçiyor mutlaka da ; bir şey veriyorsun, iki şey veriyorsun ama ikincisini almıyor. Görülmemiş bir durum. Ben yeğenime üç dört tane şey vereceğim, kardeşine de ver diyeceğim, o vermez. İster ki hepsi benim olsun. Ama o çocuklar ikinci şeyini yanındaki arkadaşına , kardeşine , her kimse ona veriyor. Bu nasıl bir olgunluk? Bu olgunluk bu yaşta gerekli mi? Bence olmaması gerekiyor. Bu yaşta o çocuğun o olgunluğu, o yükü taşımaması gerekiyor. O yaştaki çocuğun bazı şeyleri düşünmemesi gerekiyor. Çünkü, zaten idrak etme ve algılamaları çok açık değil ki bu çocuğun. Büyüyecek , bunlar karşısına zaten gelecek. O zaman tercihlerini yapacak. Ama bu çocuk nasıl böyle oldu? Evet, bombalarla oldu. Acıyla oldu. Kafasına inen bombalar ile oldu , babasının gözünün önünde ölmesi ile oldu.
Onun için oyun ne anlama geliyor ki? Oyunun bir anlamı yok. Onun için oyun yaşam. Hayatta kalmak. Yani ''Bugün de ölmedik anne.'' Bunu diyen çocuklar olmuş! ''Anne bugün de ölmedik.''
''Anne bugün de top oynadık seninle, ne güzel vakit geçirdik.'' veya ''Anne seninle alışverişe gittik, ne güzel vakit geçirdik.'' Buradaki çocukların söylemi bu , oradakilerin ise ''Anne bugün de ölmedik.''
Bundan ötesi yok. Yani bu çocuklara bunlara yaşatanlar!
Ben biliyorum ki , Allah , Rabbim , onlara bu zalimliklerinin karşılığını verecek. Eninde sonunda! Savaş bitmeyecek belki, ama roller değişecek. Bu zalimler, o çocukların ahlarının, o kadınların günahlarının cezasını çekecek. Çünkü Rabbim'in adaleti sonsuz. Hiç bir şüphe yok. Bu dünyada da öbür dünyada da karşılarına çıkacak. Ne mutlu ki buna inanıyoruz, ne mutlu ki bu inancımız var. Böyle bir inancımız olmadığını düşünsenize! Sen bir şey yapamıyorsun; gittik oraya, bir araba insan gittik ama bir çocuğa merhem olamadık. O gün belki günlerini güzel geçirdik, oynadık falan filan ama BİTTİ. Bitti. Akşama yine buz gibi yatağa yattılar tek başlarına.
Tuvalete bile gidemezdim ben küçükken annesiz. Gidemezdim tek başına, hatırlıyorum. Sizler de öyleydiniz. Ama bu çocukların seslenecek anneleri yok. Akşam onlar için eve ekmek getirecek babaları yok. Günümüzdeki hangi vicdansız bunları düşünüp de tüm bunlardan toprak elde eder, petrol elde eder!? Bu işin vicdani kısmı taşıyamayacağımız kadar ağır.
İşin en bencil kısmı da benim açımdan , 'ben şükretmesini bilmiyormuşum önceden.'
Masadan kalkıyoruz , 'hamdolsun bugün de doyduk' diyoruz ama şükrün ne anlama geldiğini ben bilmiyormuşum. Geçen sene Reyhanlı, Kilis'e gittiğimde öğrendim. Biz koca koca insanlar bile bu şükürsüzlüğü yapıyoruz. Ama orada yaşananları gördükten sonra! Zaten hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Hayattan zevk almıyorsunuz. Samimi söylüyorum. Allah'a hamd olsun, çok şükür, eksiksiz yaşıyorum ; bugüne kadar çalıştım hamd olsun. Ama zannediyordum ki , hayat çaba harcadığın ölçüde güzelliklerle sana geri dönecek. Fakat böyle bir hayat yok. Bu dünya tamamen yalan bir dünya. Ve zorluklar, kötülükler, kötü insanlar, yaş büyüdükçe çok fazlasıyla karşına çıkıyor. İnsanları geç , çok kötü bir dünya karşına çıkıyor. Türkiye'nin bir ucu belki Reyhanlı, Kilis ; orada aynı topraklar içerisinde farklı nefes alan insanları görüyorsun. Ölüm kalım mücadelesi ile . Aynı topraklarda yaşıyorsun , sen burda oh 'lay lay lom' ; onlar orada neler yaşıyor! Insanlığa sığar mı bu?
... tüm coğrafyayı kapladığı zaman ki asla Türk milliyetçiliği veya başka bir milliyetçilik dinimizde yoktur. Sen bu coğrafyadaki bütün Müslümanları kardeş bilmiyorsan, onların dertleri ile dertlenmiyorsan , Müslümanlığını gözden geçireceksin. Türklere bir şey olmasın , bu topraklar içerisinde yaşayalım, vatan, millet... Böyle bir şey yok. Sen Mısır'daki Esma'dan da sorumlusun , Gazze'deki genç kardeşinden de sorumlusun . Bu sorumluluğu özellikle siz gençlerin hissetmesi lazım. Biz çok geç hissettik. Ben geç kaldım siz geç kalmayın. Oradaki kardeşlerinize sahip çıkın.
Bunu sadece ödev olarak görmeyin , bunu yaşayın. Küçük yaşta , bu bilince gönüllü olarak sahip çıkın.
Bu insanları topluma kazandırmalıyız , bu insanların tekrar hayal kurmasını sağlamalıyız. Bir çocuğun hayal kuramaması ne demektir? Bir keresinde çocuğa 'hayalindeki resmi çiz' dedim. Çok mu zor sordum? Kağıt bomboş.
Boya kalemleri almıştım, bir de kağıtlar. ''Bak,'' dedim, ''Ben hayalimdeki resmi çiziyorum.''
Klasik , benim hayalimdeki resim : şurada bir ağaç olur , ev, şurada bir akan dere , burada dağ , güneş . Bu çok klasik ve pratikte çizilen bir resimdir.
''Evlat , bir şey çiz.'' dedim.
''Ne çizeyim,'' dedi.
''Aklından bir şey geçmiyor mu?'' dedik.
''Geçmiyor.'' dedi. Sonra dödü , ''Bomba mı çizmemi istiyorsun?'' dedi bana . Ama öyle bir dedi ki , duvara tosladım o an.
'Bomba mı çizeyim?' dedi. 'Gördüğüm oydu , bomba mı çizeyim?'
Benim de gözler kocaman oldu , ağlayacak gibi. Hemen kaldırdım boyaları.
''Yok,'' dedim. ''Hadi top oynayalım,ip atlayalım..'' toparlamaya çalıştım.
Yani, hayali olmayan bir çocuk! Düşün! Hayaliniz var mı sizin? Hayalsiz insan olur mu? Olmaz. Benim bile bu yaşta hayallerim var. Ama onun yok. Hayal kuramıyor çocuk artık. Bugün ölmedik diyor , bugün karnımızı doyurduk diyor , bunlar yeter diyor.
Anneler de kurmuyor çünkü.
Hayali en güzel anneler kurduruyor biliyor musunuz? Annenizin sizi okşadığı zaman, sevgi gösterdiği zaman hayat çok güzeldir. Anneler çok güzeldir . Ama anne bitmişse , tükenmişse , hiç yoksa zaten en kötüsü ; ama anne de tecavüze uğramışsa, anne saldırıya uğramışsa , onunda hayali yoksa ; çocuğuna verebileceği ne olabilir? Hiçbir şey olamaz.
Bizim bu çocukları kurtarmamız gerek.Bizim bu çocukları normal yaşam içerisinde aramıza almamız gerek.
Çocuk , çocukla alay etmeyi çok sever. Ben de çocukken , ilkokulda biraz tombiktim. ''Aa.Şişko'' falan derlerdi, eve gider ağlardım. Çocuk çocukla alay eder ama bu çocukların yaradılışında olan bir şey. Bu çocuklar tenlerinin renginden dolayı , başındaki örtülerinden dolayı diğer çocuklar tarafından istismara uğruyor.
Bunun rengi niye bu kadar esmer?Aynı dili konuşmuyoruz. Yabancı.
Çocuklar o kadar kolay dışlıyor ki bunları. Bizim buna müsaade etmememiz gerek. Bu çocuklar yabancı çocuklar değil. Arapça konuşmaya başlasınlar, hemen onlardan kaçıyorlar. Zarar verir bana! O bana zarar vermeden ben ona zarar vereyim. Döveyim onu.
Bu durumları ortadan kaldırmamız gerek.
Eğer biz kardeşlerimizi içimizde barındıramayacaksak , yazıklar olsun bize.
Bosna savaşında buraya gelen elli bin kişiye kucak açtık. Diğer kardeşlerimize açmayacak mıyız?! Böyle bir insanlık yok.
Din, dil , ırk ayrımını gözeten kişi , kendini sorgulasın. ''
İşte bu kelamların üzerine söylenecek söz yoktu kesinlikle. Ben tüm bunlardan bihaber yaşamıştım lakin sanki içimde, benimleydiler de saklanıyorlardı. Veya ortaya çıkacak bir etkenle karşılaşmamışlardı. Bu program boyunca içinde saklanan her bir sessizlik tiz çığlıklar atarak çıkmıştı yüzeye. Çığlıklar kimi zaman suratımı ekşiten birer mimik, kimi zaman gözlerimi dolduran birer yaş olmuştu. Erkekler ağlamaz diye bir şey yoktu, insan olan ve yüreğe sahip olan herkes ağlardı. Ağlayamayanda sorun vardı, onlar düşünsündü asıl.
Dinlediklerimin etkisi hâlâ üzerimdeydi ve uzun süre de sindikleri yerden çıkmayacaklarını düşünüyordum. Düşüncelerimi anlatılanların ürkünçlüğünden uzaklaştırmak için etrafa bakınmaya karar verdiğimde gözüme ilk çarpan Betül olmuştu. Aslında ben önde yürüyordum salondan çıktığımızda, anlaşılan dalgın dalgın yürümem yavaşlamama sebep olmuştu ve Betül benden öne geçmişti.
''Sizi ben bırakayım.'' dedim yürümeye devam ederken. Betül durdu, o durunca ben de durdum. Önümde dikilip gözlerini gözlerime dikti. Gelişme!
'' Affan,'' dedi ismimi alışık olmadığım bir incelikle telaffuz ederek ve biraz duraklayıp devam etti. ''Aslında, şey, seni merak etmiş ve endişelenmiş olabilirim, haklıydın.''
Cümlesi biter bitmez önüne dönüp yürümeye başladı. Bir kaç saniyelik gördüğüm suratından ise bunu söylemenin onun için oldukça zor olduğunu ve utandığını çıkarmıştım. Neden şimdi böyle demişti durup dururken? Sanırım sesim fazla sert çıkmıştı ve üzerine alınmıştı. Oysa bunun nedeni sahnede tanık olduklarımdı.
İşin gerçeği; konuşma başlamadan evvel söylediklerine alınmıştım, evet. Lakin geçmişti bir süre sonra kırgınlığım ve kızgınlığım.
Bir şeyler söylemek üzere yanına yetiştiğim sırada karşıdan gelen Süheyla ve Eylül dolayısıyla söyleyemeden sustum.
Tekrar onları evlerine bırakmayı teklif ettiğimde Betül'ün amcasının zaten gelmiş olduğunu söylediler ve teşekkür edip ayrıldılar yanımdan. Ben de park ettiğim arabamın yanına hevesli adımlarla gidip bindim ve eve doğru sürmeye başladım. İki katlı evin garajına parkettiğim arabadan inip sessizce açtım kapıyı kimse uyanmasın diyerek. Ailemle aynı evde kalıyordum bu yıl, geçen iki yılda ise kendime tuttuğum dairede yalnız başına yaşamıştım. O sıralar anne ve babamdan uzak durmaya ihtiyacım vardı. Kapıyı örtüp elimde tuttuğum ceketi askıya astım. Merdivenleri çıkıp koridorda odama doğru yürümeye başladığım sırada annemin sesiyle arkamı dönüp ona baktım.
'' Neredeydin bu saate dek?''
Annem dizlerinin üzerine dek gelen simli kırmızı geceliğinin kemerini tutmuş, saçları salık bir şekilde karşıma duruyor ve bana hesap soran gözlerle bakıyordu.
'' Konferansta. ''
'' Ne konferansı? Kiminleydin?''
'' Betül'le gittim. Senin umursamayacağın kadar vicdan yakan bir konferans, anne. ''
Anne gibi anlamlı bir sözcüğü annelikle uzaktan yakından alâkası olmayan bu kadına söylemek gelmiyordu içimden aslında. Ama sonuçta benim annem de oydu, doğuran, taşıyan...
''O kız senin de beynini yıkamasın. Gitme onunla öyle yerlere. '
''Anne!'' dedim uyarıcı ses tonumla kaşlarımı çatıp.
'' Ne anne?!'' dedi ve duraklayıp devam etti. ''Uykum var, seninle sonra tartışırız.''
Hiç bir cevap vermeden odama girip uzun zamandır görmediğim yatağımı görünce bir çocuk edâsıyla ''Ahh, canım yatağım benim.'' dedim ve üzerimdekileri çıkarıp eşofmanlarımı giydim. Sanırım benim de bu evde tek özlediğim odamdı, yastığım ve yorganımdı. 'Seni çok özlemişim.' diye mırıldanıp kafamı yastığa koydum ve uyumaya çalıştım. Yaptığım planlara göre eve döner dönmez uyuyacaktım lakin Betül telefonda beni de çağırınca uykumdan vazgeçmiş ve gitmiştim.
Beni bunun için aramadığına emindim. Pinokyoluk yapmıştı ama burnu uzamamıştı tabi bizimkinin. Muhtemelen arama nedeni merak etmesiydi Kutay'la konuştuğumdan anladığım kadarıyla. Bir insan her gün iki kez bir konferans için aranmazdı sonuçta.
Sevgilimmişçesine bağlılık duyduğum yatağımda dönüp durmama rağmen uyuyamıyordum. Kulağımda çınlıyordu her bir cümlesi her bir çocuğun.
Gözlerimi açıp etrafa bakındım. Gece lambasının ışığında 'ben buradayım' diyen defter takıldı bakışlarıma ve Betül'ün 'yazarsın' deyişi geldi aklıma. Kalkıp elime kalemimi aldım ve yazdım.
''
Kiminin ahladığı ve düşlediği,
kimisinin sahip olup daha fazla istediğidir.
Bu dünya,
böyle...
Hep önce acılar hatra girer,
gerçekte,
anılarda.
Tebessümler hep geri plana itilir.
Ve bize gereken bu değil,
bize gereken 'şükür'
''
Yazdığım satırlar bu kadardı. Her zaman öyle uzun uzun yazamazdım zaten. Hatta Betül bana defteri verene dek hiç elime kağıt kalem alıp içimi dökmeyi denememiştim. İyi ki vermişti, sanki iyi geliyordu bana.
Tekrar uyumayı düşünürken aklıma namaz düştü. Yatsı namazı, kılmamıştım. 13 rekat kılmam gerekiyordu hem de. Fazlasıyla üşeniyordum şuan gidip abdest almaya ve namaz kılmaya. Acaba kılmasa mıydım bu gecelik?
Namaz kılan veya oruç tutan biri değildim ben. Bir tek Cuma namazına giderdim, namaz anlayışım buydu sanırsam. Ne ailemden ibadet kavramını duymuştum ne de akrabalarımdan. Kıldığım cuma namazları da liseye giderken ibadetlerine dikkat eden bir arkadaşımın bana namaz kılmamı söylerken anlattığı sözcüklerin üzerimde bıraktığı etkiden kaynaklanıyordu. Oruç da öyle.
Aslında o çocuğu en azından cuma namazlarını kılmamı ve ibadet kavramından tamamen kopmamamı sağladığı için bulup teşekkür etsem güzel olurdu. Neydi ismi? Osman!
Şimdi 5 vakit namazı elimden geldiğince kılmaya çalışsam da tabiki olmuyordu. Değişmek kolay bir şey değildi, üstelik seni bir kukla yapmaya çalışan nefsin ve şeytan varsa. Ben de aciz bir insan olarak şıp diye bir anda tüm namazlarını kılmaya ve her gün oruç tutmaya başlamamıştım. Nerede o günler? Keşke öyle kolay olsaydı her şey.
Akşam namazı ve ikindi namazı sorun olmuyordu. Yatsı namazı ve öğlen namazı uzun olduğu için oyalıyordu ve zorluyordu beni. Sabah namazına ise kalkmak sorundu. Her geçen gün daha iyiye gidiyordu ve buna mutluydum lakin içimdeki 'ben' istiyordu ki dört dörtlük olayım bir anda. Oruca gelirsek, o konuda da 'bugün şehir dışına çıkacaksın ve yollarda yorulacaksın. Tutmasan da olur' diyerek aldatıyordum kendimi. Şuan bunları kendime itiraf etmem güzeldi, işimi kolaylaştıracaktı.
'Seni oyalayan nefsin ve şeytan, Affan. Kalk ve bu lanet ikiliye karşı galip gel.' diye mırıldanıp besmele çektikten sonra vakit daha geç olmadan evvel abdest alıp namaza durdum.
Namaz...Tarif edemeyeceğim hisler uyandırıyordu içimde. Betül iyi ki girmişti hayatıma da zehir gibi geçen şu ömre tatlılık katmıştı. Onu sayesinde tanışmıştım ben tüm bu gerçeklerle. Onun ve Fatih abisinin.
Fatih... Bu durumda olmamın, namaz kılma çabalarımın kilit noktasıydı. Benimle konuştuğu günden beri başlamıştım kendimi bulmaya.
'Önce Allah'a sonra da Betül'e layık ol' dediğinden beri.
...
??
...
Telefonumun alarm sesiyle açtım gözlerimi. Anlaşılan düşüncelerimle boğuşurken uyuyakalmıştım. Bu sabah namazımı kılmam daha kolay olmuştu, tembel olmamak açısından. Belki de dün yaşadıklarımdan dolayıydı.
Ellerimi açıp zor durumda olan kardeşlerimize de dua edip geri yattım. Sabah beni uyandıran ise Kutay'ın ısrarlı çağrıları olmuştu. Telefonu açıp ilk iş saati sordum. ''11:24'' cevabıyla kocaman açtım gözlerimi. Kutay'ın arama nedeni beni ve Betül'ü iftara davet etmeleriydi.
Şimdi bunu Betül'e iletmek kalmıştı.