Affan Yılmazkaya
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
'' Tam da seni.'' dememin ardından onu nasıl bulacağım düştü aklıma. Bu çocuğu bulmam lazımdı. Karşımda kanlı canlı görmem lazımdı, ki kanını da canını da acıtabileyim!
Kim olduğumu öğrense benimle asla buluşmazdı, tahmin edilebilir bir şeydi bu. Yani sahte bir kişiliğe başvuracaktık. Kimim deseydim benimle hemen buluşurdu acaba? Tabi ya!
''Şu hoşlandığın kız yok mu, Betül. Heh işte az önce onu gördüm. Öyle masum görünüyordu ki. Yani ben de olsam severim.''
Daha fazla uzatmama gerek kalmamıştı. Birol denen ahlak yoksunu direk atlamıştı oltaya.
''Ne diyorsun lan sen?! Ben, sahiplendiğim insana böyle laf ettirir miyim! Adamsan telefon arkasına saklanmayı bırak da gel karşıma.''
Suratıma bir gülümseme yerleşti. ''Senden daha çok eminim adamlığıma.''
''Bu evet demek sanırım. Geçnehir'deki büyük samanlığın oraya.''
İşte istediğim şey! ''İstediğin bu olsun be.'' Cümlem bittiğinde telefon kapanmış, arabayı çalıştırıp sürmeye başlamıştım bile Geçnehir'e doğru. Oraları biliyordum.
Söylediği meşhur terk edilmiş samanlığa vardığımda arabayı meltemle dalganan çimlerin üzerine park edip indim. Az ileride muhtemelen onun olan arabanın farları samanlığın tahta duvarını aydınlatıyordu. Üzerimdeki fazlalıklardan kurtuldum. Telefon, anahtar, ceket, cüzdan... Ardından kırmızı arabaya doğru yürümeye başladım. Kendine fazla güvenen bu insan evladı, arkası bana dönük bir şekilde arabanın ön kaputuna oturmuş bekliyordu. Yanına yaklaşana dek bana dönmesini bekledim lakin geldiğimi fark etmesine rağmen duruşunu bozmadı. Arabanın yanından geçip önüne doğru yol aldım ve Birol'un karşısında dikildim. Sarı saçları biraz seçilse de başı öne eğik olduğundan suratı görünmüyordu. Kollarımı birbirine bağladığımda doğrulup başını kaldırdı ve karşısında beni gören renkli gözleri şaşkınlıkla parıldadı.
Şaşkınlığını hemen atmış olacak ki ukala cümleler kurabiliyordu. ''Oo. Demek sen geldin Yılmazkaya. Seni yumruklamak daha zevkli olacak.''
''Az sonra da böyle düşüneceğini sanmıyorum.''
Bana bir kaç adım yaklaştı. Kıpırdamadan karşımda durana dek bekledim. Geri adım atacak değildim. Bir elini kaldırıp omzuma koyduğunda konuşmasına fırsat vermeden göğsümde bağladığım kollarımı çözdüm ve omzumdaki elini tiksinç bir şeymiş gibi tutup ittim. ''Tişörtüm bile senin pislik dolu ellerinle herhangi bir etkileşime girmek istemiyor.'' derken omzumda toz varmış gibi sirkeledim.
Olayın sonrası ânında öfkelen Birol'un üzerime doğru hamle yapması, benimse ondan kurtulmam olmuştu. Şimdi yer değiştirmiştik: Birol farların karşısında duruyor, ben ise sırtım farlara dönük. Birol'un açık renk tenine değen ışıklar sayesinde 'biz buradayız' diye haykıran morlukları fark etmişti gözlerim. Anlaşılan en son dayak yiyeli çok zaman olmamıştı. En fazla 2-3 gün.
Alaycı bir kahkaha döküldü dudaklarımdan.''Anlaşılan biri seni güzel benzetmiş. Ama yeterli değil, suratın ille benim ellerimi istiyor.''
Açıkçası kavga adamı değildim. İnsanlarla pek zorum olmazdı ki kavgaya başvurayım. Lakin bu çocuk sabrımı sınıyordu. Belki biraz büyükanne lafı gibi olacaktı ama: kavga iyi bir şey değildi. Bu düşüncemi şuanlık gerilere atmıştım. Birolla giriştiğimiz durum bunun göstergesiydi. Kanayan burnuma kolumu götürüp hızlıca sildikten sonra başımı kaldırdım ve bana doğru gelen Birol'a baktım. Ayağa kalkmak için ellerimi yere dayayıp destek aldım fakat gözlerime vuran far ışıkları dolayısıyla gözkapaklarım kapandığı sırada suratıma bir yumruk indi. Yumruğun bıraktığı sızıyla bir kaç saniye durakladım. Tabiki ben de dayak yiyordum, film değildi bu. Sadece filmlerde burnu kanamadan kavgadan çıkan tipler olurdu.
Toparlanıp kalktığımda Birol'a doğru bir hamle daha yaptım. Ayağına ayağımı vurup çerme çaktıktan sonra yere doğru düşerken kolundan tutup düşüşünün daha sert olmasını önledim. Onu öldürmeye niyetim yoktu. Katil olamayacak kadar veya bir insanı bilinç kaybının eşiğine getiremeyecek kadar vicdanlıydım. Zaten daha önce de dayak yemişti herif, benden yediği yeterdi. Biraz daha üzerine gitmeyeyim de sakat falan kalmasındı.
''Ara lan birini alsın seni burdan. Birdaha da Betül'e ne gölgen yaklaşsın ne de telefonunun tuşları onun numarasına benzer bir numara tuşlasın. Anladın mı?!''
Elini saçlarına götürüp alnına kaydırdı ve nefesini düzene sokmaya çalıştı. ''Bana merhamet etmeni isteyen olmadı.''
''Tövbe tövbe ya. Hâlâ nasıl konuşuyor herif.'' diye mırıldanıp arkamı döndüm ve oradan uzaklaşmaya başladım.
Üzerimi silkeleyip arabaya bindikten sonra bu kılıkla nereye gitsem sorgum sırasında karşılaşacağım soru sayısı daha az olur diye düşündüm. Tabiki sevgili süt kardeşim Hilal!
Hilal'in ve ailesinin yaşadığı iki katlı ahşap, biraz da eski eve vardığımda süt annemin uzun sorgularına maruz kalmamak adına, kanlı gömleğimin üzerine ceketimi giydim. Kapıyı tıklattıktan bir kaç dakika sonra ''Kim o?'' sorusu doldurdu kulaklarımı.
''Ben.'' diyerek alışık olduğumuz o saçma cevabı verdim. Ben, tamam ben de kimsin yani kardeşim? Ben diyeceğine adını söyle de tanıyalım.
''Sen kim?''
''Kilimci.''
''Ne istersin?''
''Hilal uzatma aç şu kapıyı artık.''
Sonunda kapı açıldı, arkasında da siyah eşofmanı ve kırmızı puanteyeli tişörtü ile Hilal göründü. ''Hoş geldin kilimci. Babam seni eve aldığımı duymasın, keser beni bak eve erkek aldım diye.''
Gülerek içeriye girdim. ''Gelmedi mi babanlar?''
Babası iş için şehir dışına gitmişti. Annesi ve kardeşini de yanında götürmüştü. ''Gelmediler. Yarın akşam geleceklermiş.''
Demek yarın akşama dek rahattık. Ayakkabılarımı çıkarıp içeriye girdim. İlk istikamet olarak oturma odasına yöneldim ve üzerimden çıkardığım ceketi koltuğun üzerine bıraktım.
Hilal hâlimi yeni fark etmiş olacak ki küçük bir nida yükseldi ağzından. ''Ne oldu sana!?''
'Ne olmuşa benziyor' bakışımı ona yollayıp gömleğimden de kurtuldum.
''Neden kavga ettin?''
''Birileri dayak istiyordu. Geri çeviremedim, bilirsin merhametliyimdir.''
''Ya tabi.'' deyip kollarını birbirine bağladı.
''Öyle dikilip bakacağına git de bana giyecek bir şeyler getirsene kızım.''
Gözlerini devirip bana pek iyi olmayan bakışlar atsa da ayaklarını sürüye sürüye çıktı odadan. Bu sırada ben de lavoboya yönelip elimi yüzümü yıkadım.
''Yakala.'' deyip üst katın merdivenlerinin üzerinden bana fırlattı elindeki tişörtü. Ellerimin arasına düşen kısa kolluyu üzerime geçirip mutfağa girdim. Dolaptan çıkardığım domates, peynir, zeytin ve sucukla bir sandviç hazırladıktan sonra bizim manyak kız yine üşengeçliğinden bir şey yememiştir diye düşünüp ona da sadece peynir ve domatesle hazırladım. Öyle severdi.
Şişedeki beyaz sıvının süt mü ayran mı olduğuna kanaat getirmek için kapağını açıp kokladım. Şükür ki ayrandı. Demek ki Fidan annem yine hazırlıklı gitmişti. Bizi düşünerek. Canımdı bu kadın benim ya. Kendi annemden daha bi düşünürdü beni. Annemin doğumdan sonraki zamanlarda pek sütü olmamış. Bana yetmiyormuş, o da bana süt anne bulmuş. Benden bir yaş küçük Hilal'in annesi..Böylece hiç yokken, bir kardeşim olmuştu çok şükür. Yalnızlık zor şeydi. Keşke öz kardeşim de olsaydı.
Bizim evin lüksünün aksine bu evde duvarların sıvaları dökülürdü kimi odalarda. Ama severdim bu evi ben. Hilal'in babasından nasıl saklandığımı hatırlardım her gelişimde. Biraz sert mizaçlı biriydi, korkardım ondan küçükken. Geçen seneye dek iyi anlaşırdık onunla. Hatta Hilal'i bana emanet ederdi bir yere gittiğinde. Fakat geçen yıl babamla araları bozulmuştu, neden bozulduğundan haberim dahi olmadığı halde bundan en çok etkilenen bendim. Hilal'in babası artık benden haz etmiyordu. Evlerine sık sık gelmemi istemiyordu.
Düşüncelerimi bir kenarıya itip aralık kapının arasına ayağına soktum ve kapıyı ittirdim. Tahta kapı duvara çarptı, ardından tekrar bana doğru kapanmaya başladı. Neyse ki hızlıca içeri girmiştim. Elimdeki tepsiyi koyacak boş yer bulmak umuduyla etrafa baktım. Bu arayışın boşa bir arayış olduğunu bir kez daha hazmettiğimde yakınır biçimde kafamı iki yana sallayıp Hilal'in ortalığı inleteceğine aldırmadan tepsiyi bir kaç kağıdın durduğu beşli çekmecenin üzerine bıraktım.
''Hey! Onları yeni çizdim al tepsiyi oradan!''
''Kusura bakma gülüm ama koyacak bir yer gösterirsen alabilirim. Biraz toplu ol, sen nasıl kızsın ya?''
''Gülüm mü?'' dedi Hilal sadece bu kelimeme takılmışcasına. Ve güldü.
''Hee, evet. Gülüm. Ne oldu, beğenmedin mi?''
''Yok, sen pek böyle sözcükler kullanmazsın da, garibime gitti.''
Omuz silkip sandviçimi elime aldım. ''Ne çiziyorsun?'' deyip ayranımı dudaklarıma yaklaştırdım.
Kucağındaki kağıdı eline alıp bana çevirdi. Gerçekten güzel çiziyordu bu kız. Yetenek. Ben anca çöp adam çizerken, Hilal ayrıntılarıyla bir insanı çizebilirdi.
''Ee sen neden kavga ettin.'' diyen Hilal ekmeğini elleri arasına alıp küçük bir ısrık aldı. ''Anlatsana.''
Onu duymamış gibi yapıp yatağın üzerindeki kalemi aldım elime. ''Bu ne kadar kalın uçlu böyle. Ne çizilir ki bununla?''
''Affan! Benden kurtulamayacağını biliyorsun. Boşuna kaçmaya çalışma.''
''En azından deneseydim...'' diye mırıldanıp kucağıma düşen peynir kırıntısını aldım.
''Eh, denedin işte.''
''Betül'le uğraşan bir belalı tip vardı. Rahatsız ediyordu. Uyardım.''
''İyi yapmışsın.''
Kısa açıklamamdan sonra bir süre havadan sudan sohbet etmiştik. ''Dur şu yaralarına krem sürelim, acımasın.'' diye birden ayaklanan Hilal odadan çıktı. Bir kaç dakika sonra elinde tuttuğu bir kremle geri geldi. Kapağını açıp parmağına biraz sürdükten sonra parmağını burnumun kenarına getirip kremi dağıtmaya başladı. Farkında olmadan bastırdığında bir acı yayıldı burnuma ve etrafına. ''Of.. Yavaş ol biraz.''
''Tamam..'' deyip devam etti.
Sonunda dayanamayıp ayağa kalktım. ''Neyse bırak ya, yeter bu kadar.''
''Bey efendiye de iyilik yaramıyor.''
''Ee sen de kaş yapayım derken göz çıkarıyorsun.''
Omuz silkip kremin kapağını kapattı.
Bu sırada beni de bir esneme esir almıştı. Saate baktım, 1 olmuştu neredeyse. ''Benim uykum geldi artık. Bi yatak aç sana zahmet.''
''Ben mi? Nedenmiş o? ''
''Ya Rab! Biri ben demeden yatak açar beni düşünür, birine yatak aç dersin nedenmiş o diye tepki verir. Birinin odasında dağınıklıktan geçilmez, diğerinin odasında bul bulabilirsen bir---''
Söylenmemi bölen benden başka odadaki tek varlık olan Hilal'di.
''Kimmiş o biri?!''
Sorgulayan gözlerine fazlasıyla anlam katmıştı. ''Niye merak ettin canım?''
''Betül'e karşı yanlış bir şey yapma girişiminde bulunursan fena olur da, ondan dedim.''
''Oo siz kız dayanışması mı kurdunuz?''
''Yoo. Sadece, sevdim o kızı.''
''Hmm.'' dedim ve 'Senden bana yarar gelmez' diye düşünüp kahverengi dolabın içinden bir yastık bir de battaniye aldım.
''Hadi iyi geceler.''
''Dur dur, ben halledeyim.'' deyip dolaptan çarşaf da alan Hilal benden önce çıktı odadan. Sonunda yatağımı açtığında şükredip attım kendimi divana.
Uyumam pek zor olmamıştı. Uyanmam ise daha da kolaydı burnuma dolan kokular sayesinde. Yarısı yerde, yarısı üzerimde olan battaniyeden kurtulup oturur pozisyon aldım ve açık kapıdan görülen mutfağa diktim gözlerimi. Hilal kahvaltı hazırlıyordu. Elimi yüzümü yıkayıp yanına doğru yaklaştım. Şarkı mırıldanıyordu.
''Aşk yarasıdır bu, ilaç kapatmaz. Verdiğin teselli beni avutmaz..''
''Günaydın.'' dememle susup arkasına döndü. ''Sana da günaydın.''
''Hayrola başına taş mı düştü senin gece uyurken?''
''Yok, dün biraz ters zamanımdı. Dedim bari güzel bir kahvaltı hazırlıyayım kardeşcağızıma da dünü unutsun.''
Belliydi zaten ters zamanında olduğu. Yoksa ben demeden o da hazırlardı her zaman yatacağım yeri. Veya atıştırmalık kek, kurabiye falan yapardı bana.
''An itibariyle unuttum.'' deyip sofraya oturdum. Güzel bir kahvaltının ardından sohbet etmeyi planlarken, çalan telefonum dolayısıyla acilen gitmek zorunda kalmıştım. Öncelikle iş yerim olarak kullandığım tek odalı , pek de geniş olmayan daireye gidip bakır işlemeli saati ve daktiloyu aldım. Burasını severdim, antikacı dükkanından çok, ruhu çocuk olanlar için ''oyuncakçı dükkanı''
gibiydi. Betül de görse çok severdi muhtemelen. Hey Yarabbim! Nerden çıkmıştı şimdi Betül!
Arabayı Akar Holding'in önünde durdurup anahtarı valeye verdim. Binaya girip asansöre yöneldim ve 17. katın düğmesine bastım. Asansör durup da indiğimde uzun holde yürümeye başladım. Sonunda sağ taraftaki beyaz kapıya tıklatıp içeriye attım kendimi.
''Oo Affan, hoş geldin.''
'' Eyvallah kardeşim.'' deyip deri koltuklardan birine attım kendimi. Tabiki o sinir bozucu ses eşlik etmişti bana.
''Oğlum bu koltuklar hâlâ duruyor ya! Hani en son, geçen ay değişiyordun!?''
''Ne biliyim be Affan. Seni görmedikçe aklıma gelmiyor. İşlerin yoğunluğundan da bir şeye kafa yorabildiğim yok zaten.''
Sitemimi şakaya bulanmış hâlinden arındırıp başımı salladım. Deri koltukları pek sevmediğimden, takılırdım ona şunları değiş diye. ''Emanetleri getirdim.'' deyip elimdeki çantayı ona uzattım.
''Sağ olasın.'' deyip çantadakileri inceledi ardından bana döndü çocukluk arkadaşım. ''Bir şeyler içelim, ne istersin?''
''Ben hiç bir şey almayayım. Kalkayım.'' deyip ayaklandım ve devam ettim cümleye, ''Yengeye çok selam söyle. Kolay gelsin sana da işler konusunda. Hadi görüşürüz.''
Bir kaç ''kalsaydın biraz'' dan kurtulup ayrıldım binadan. Gündüz gözüyle eve uğrasam fena olmazdı aslında. Eve doğru sürdüm.
Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Uyku mahmuru gözlerimi açmama neden olan şey, aşırı derece üşümemdi. Elimi alnıma götürdüğümde tekrar ateşimin çıkmış olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ama fazlasıyla üşüyordum da. Üzerimdeki ince penyeyi çıkarıp daha kalınına başvurdum. Yatağa hâlsizce oturduğumdaysa vücudumun su ihtiyacını gidermek üzere sürahiyi bulmak için komidinin üzerine yöneldi bakışlarım.
Sürahi görüş açıma giremese de komidinin üzerindeki poşet dikkatimi çekmişti. Elime alıp ağzını araladım. İçinde çeşit çeşit çikolatalar vardı! Uzun zamandır tek tük yemek yiyebiliyordum, daha çok su içiyordum ama şimdi bu çikolatalar midemi
cezbetmişti. En çok da gözlerimi, onlar şimdiden doymuştu.
Poşeti ters çevirip içindekileri yatağa boşalttım seçmek için. En sevdiğim sütlü ve karamelli çikolatalardan birini elime aldığımda, beyaz bir kağıt girdi bakış açıma. İlk önce fiş olabileceğine düşünsem de daha sonra bir fiş için boyunun uygun olmadığına kanaat getirdim ve kağıdı elime aldım. İkiye katlanmıştı.
''Çocuklar, çikolatalarla mutlu olurlar diye biliyorum. Ve kendilerini mutlu edeni, asla unutmazlar.
Geçmiş olsun.. Bir an önce iyileş.''
●○●
...
??
...
Elimi karnımın üzerine bastırıp sağa sola sürtmeye başladım. Karnımdan guruldamaya benzer sesler geliyordu. Ama pek de guruldamaya benzemiyordu ve ben bunu 3 gündür ''karnımın içinde savaş var'' , ''organlarım mı patladı noldu'' gibi bazı saçma cümlelerle tanımlıyordum. Şiddetle beynimde elektroşok veriliyormuş hissi uyandıran baş ağrıma da ''kafamda öküzler tepiniyoorr'' diye yakınmayı ihmal etmiyordum. Daha bir çok garip benzetmem vardı lakin ateşten olsa gerek, şuan aklımda değildi hiçbiri. Gerçi şuan ateşim de yoktu. O aşama atlatılmış, başka levellere geçmiştik. Bayram bayram da hasta olmak zordu. Benim yüzümden yengemler de bir yere gidemiyordu ve buna sinirim bozuluyordu açıkçası.
Odamın kapısı açılıp içeriye elinde tepsiyle Hülya Teyzem girdiğinde, ilaç içeceğimi düşünüp suratımı buruşturdum. Ama
yanılmıştım, tepside patatesler vardı.
'' Patates haşladım, iyi gelir, rahatlarsın biraz.'' diyen teyzem tepsiyi kucağıma bıraktı. Bize gelmişlerdi çünkü ben hastaydım ve bir yere gidemiyordum. Genelde bayramda biz çiftliğe giderdik, bu kez onlar bizdeydi. Çiftliği de özlemiştim be. Ne zamandır gideceğim ama hep bir aksilik. Nasip tabi!
Patates hastası olsam da haşlanmış olanından pek hoşlanmazdım. Bu nedenle çözümü tuzlayıp da yemekle buldum. Tuzladığım patatesin sadece yarısını yiyebilmiştim. ''Bitir onu Betül.'' şeklinde bir îkaz ise hepten doyurmuştu beni.
''Daha sonra bitiririm teyze. Şimdi midem almıyor.'' Sanki iki gündür çok bir şey alıyordu da şimdi almayası tutmuştu yine sevgili mideciğimin!
Hülya teyzem derin bir nefes çekip tepsiyi aldı ve aşağı indi. Yine kendimle baş başa kalmıştım. Bu Eylül de nerede kalmıştı canım! Güya yarım saat Süheyla ile görüşüp gelecekti. Resmen beni satmışlar, tatlı ve gariban kuzucuk Betül hasta yatarken onlar çarşılarda geziyor ve gülüşüyorlardı. Olacak iş miydi hiç? Tamam pek kıskanç değildim ama onlarla olmayı canım çekmiyor da değildi hani. Hem benim yerime Eylül hanım olsaydı, ortalığı ayağa kaldırıldı. Gebertirdi bizi, deşerdi ; leşimizi bile bulamazlardı. Düşünmesi bile kötüydü.
Oflayıp sıkıntıyla etrafa bakındığımda komidinin üzerinde duran defterim takıldı gözlerime. Alıp içini açtım ve daha önce yazdığım satırlara göz gezdirdim. Karşılaştığım son cümleler ise az önceki düşüncemden dolayı pişmanlık duymamı sağlamıştı.
'' Kimsesiz hiç kimse yok,
Herkesin var kimsesi.
Kimsesiz kaldım,
Yetiş ey kimsesizler kimsesi! ''
İşte böyle de susup kalırdı insan denen mahlûk. O'nu hatırlayınca kelimelere ne hacet!
Sayfayı çevirdiğimde katlanmış not ilişti gözüme. Çikolatalar hâlâ bitmemişti. Açıkçası bende onları yiyecek miğde de yoktu. Başka zaman olsa bir günde bitmişti, o ayrı konu. Şuan hasta bir Betül'den bahsediyorduk. Nesrin yengeme bu çikolataları da bayram şekerlerinin yanına ekleyip, bayramlaşmaya gelen sitedeki minik çocuklara vermesini söylemiştim. Affan'ın çikolatalar, bir işe yarasaydı değil mi? Hem neredeydi ki o? Çikolataları getirdiği günden beri varlığından yine bihaberdim. Ve bu sinirlerimi bozmuyor
değildi. Çocukmuş! Gösterecektim ben ona çocuğu.
Defteri kapatıp yerine bıraktıktan sonra bu yatakta kurumadan önce kalksam iyi olur diyerekten , oturma pozisyonuma son verdim. Dolaptan yeşil elbisemi giyip, bonemi yaptıktan sonra lacivert tülbenti de başıma takıp alt kata indim yavaş yavaş. Oturma odasına girdiğimde beni ilk farkeden Hülya teyzem olmuştu. Nesrin yengem ve Gülsüm yengemle beraber oturuyorlardı. Önlerindeki kahve fincanlarına bakılırsa muhabbet koyuydu burada. Ben de odada tek başıma oturayım!
''Sen de bi kahve ister misin Betül?'' sorusuna her zamanki gibi olumsuz yanıt verdim. Ben kahve sevmezdim ki. Ne kahve içerdim ne de asitli şeyler. Kola olsun, gazoz olsun, maden suyu olsun. Hiç biri.
'' Baklava? ''
Aslında çok severdim de, gerçekten canım istemiyordu. ''Hiç bir şey istemiyorum, sağ ol yenge.'' dedim elimden geldiğince tebessüm ederek.
'' Sen bilirsin. Canın bir şey isterse söyle, akşama yapalım. ''
Kafamı sallayıp onayladıktan sonra ikili koltuğa sindim ve onları dinlemeye başladım. Arada bir sohbetlerine ben de katılıyordum. Saate bakıp 4 olduğunu gördüğümde saçma bir şekilde 'bugün su içmedim pek' düşüncesi aklıma yerleşti. Yaklaşık bir buçuk saattir oturduğum yerden kalkıp mutfağa girdim ve iki bardak suyu miğdeme yolladım. Vücudumun kabul ettiği nadir şeylerden biriydi su. Ne de güzel nimetti, Elhamdülillah..
Suyum bitip de bardağı tezgaha bıraktığımda bahçeden gelen seslere yönelmeyi tercih ettim. Murat amcam, İbrahim dayım ve Yahya eniştem sohbet ediyorlardı. Zaten biricik dayım, biricik amcam, bir tane de biricik eniştem vardı. Beni büyüten amcamdı, babadan farksız. Apayrı bir dünyaydı o. Dayım desen, kardeş emaneti görürdü beni, bir dediğimi iki etmezdi. Eniştem de beni çok severdi. Elinden geldiğince harçlık verir, sorunlarımı çözmemde yardımcı olmak için elinden geleni yapardı. Kişiliğimden dolayı bana saygı duyardı ve takdir ederdi. Ne mutlu takdir edilecek bir kişiliğim varsa. İnşAllah..
Onlara da kısaca selam verdim.
'' Sen hâlâ iyileşemedin mi kız?'' diyen enişteme ''Maalesef virüsler fazla sevmiş beni.'' dedim.
Dayım gülüp araya bir espiri sıkıştırdı ve benimle dalga geçti. Dayım işte.
Sonunda onları orada bırakıp odama doğru ayaklarımı sürüyerek çıktım. Eylül'e sitem mesajı yolladıktan sonra yorgun göz kapaklarımı kırmayarak bir varlığı daha sevindirdim. Ve karanlık.
'' İnsan bilmeli insan olmanın getirilerini. '' Öğretmenimin söylediği cümleyi düşünmeye başladım. Ne demek istemişti ki? Ben henüz küçük bir çocuktum. Ne anlardım? ''İnsan olmak lafla olmaz.'' Bu söz bana babamın söylediği ilahideki bir cümleyi anımsatmıştı. ''İnanmak lafla olmaz, baş koymak gerekir.'' Bu kez ses başkasına aitti. ''İnsan başını, sevdiği her şey uğruna öne atmayı bilecek.''
Hemen ardından sınıf görüntüsü kayboldu. Yerini otobüse bıraktı. Çocukluk hâlim gitmişti, şimdiki bendim. Ayakta dikiliyordum ve etrafta tanıdık birini arıyordum. Kim olduğunu ben de bilmiyordum. Suratını cama çevirmiş bir kadını yengeme benzetip omzuna dokundum. Bana dönen kadın ela gözlüydü. Yengemse yemyeşil. Bu kez ileride dikilen biri çekti dikaktimi. Affan'a ne kadar da benziyordu. Hayır, benzemiyordu. Ta kendisiydi. Ona doğru yürümeye başladığım sırada otobüs durdu, ve arabadan indi. Peşinden ben de indim ve hızlı adımlarla ona ulaşmaya çalıştım. Yetişemeyince de koşmaya. Ama ne çâre.. Affan gayet normal yürümesine rağmen ona yetişemiyordum. Sanki aramızdaki mesafe gittikçe uzuyordu. Bunu farkettiğimde koşmak yerine ona seslendim. ''Affan!''
''Affan!'' İkinci seslenişimden sonra yavaş yavaş arkasına döndü. ''Betül?''
'' Affan sana ulaşamıyorum. ''
Söymediğimi anlamamış olacak ki bana soran gözlerle baktı.
''Sana doğru geldikçe benden daha da uzaklaşıyorsun. Aramızdaki mesafe gittikçe artıyor.''
Affan kafasını iki yana sallayıp elini bana doğru uzattı. Bu mesafeden nasıl eline ulaşabilir de ona tutunabilirdim ki? Ama bir bildiği vardı ki elini uzatmıştı. Korku ve heyecanla elimi ona doğru uzattığımda parmaklarım avcunda hapsolmuştu. Önümdeydi! Tam önümde duruyordu şuan. Aramızdaki o mesafe gitmişti.
Kalbim, gördüğüm rüyanın etkisiyle pır pır ediyordu. Neyse ki şimdi uyanmıştım. Ama bu da neydi? Üzerimdeki örtünün dışında kalan elim, şuan bir çift avcun içine hapsolmuştu. Henüz açmadığım gözlerimi hafifçe araladım. Karşımda, görmeyi beklediğim en son kişi vardı. Odamda?! Yanımda?! Elimi tutuyor?!
Avuçlarındaki elimi kaldıran Affan, bir zamanlar aklımdan geçen 'kalbimin sınırlarını zorlarsam ne olur' sorusuna cevap vermek istemiş olacak ki avuçlarının arasında özenle tuttuğu elimi dudaklarına götürdü! Parmaklarımın üzerine değen kısa sakalları, elimin üst kısmına bir buse konduran dudaklarına eşlik etmişti! Gözlerini bana çevirdiğindeyse ikimiz de şaşkınlıkla bakıyorduk birbirimize. Ben olayların etkisinden donakalmıştım, Affan da beni uyanık görmeyi beklemiyor olacak ki ne yapacağını şaşırmıştı.
Ortamdaki gergin sessizliği saçma bir şekilde bozdum. Hâlâ ona bakıyordum ve bu cümle bu duruma.. Ah Betül!
''Alnına koymayı unuttun.''
Affan ilk önce anlamamışcasına bana baktı, bir kaç saniye sonra kaşları az öncekinden farklı bir şaşkınlıkla havaya kalktı. Anlamıştı.
''Ben de zaten bayramlaşmaya gelmiştim.'' deyip hâlâ havada tuttuğu elimi alnına değdirdi ve serbest bıraktı. Âniden serbest kalan elim yatağın üzerine düştüğünde hâlâ yatar vaziyette olduğumu fark edip doğruldum. Bir yandan da konuşuyordum. ''El öpenlerin çok olsun. Çok bayramlar göresin.''
Yastığımın kenarında duran, belki yerim diye ayırdığım çikolatayı alıp ona uzattım. ''Al bu da bayram hediyen olsun.''
Çikolatayı şaşkınlıkla aldı. Lakin o bakışları ve az önce yaşananlar dayanılacak gibi değildi. Bir kaç saniye bakışlarımız birbirini bulduğunda tutmaya çalıştığım kahkaham dudaklarımdan firar etmişti bile. Kimmiş çocuk! Elimi bile öptürdüm be! Bayram çikolatası bile verdim!
Gülmeme devam ederken bakışlarım tekrar Affan'ı buldu. Elini ensesine götürüp başını kaldırdığındaysa suratına bir tebessüm yayıldı. Zamanla büyüyen tebessümün yerini bir gülümseme aldı. Hadi ama, çok daha komikti bu! Resmen elimi öperken yakalanmıştı, bunu yapma nedeni apayrı bir konuydu zaten ve şuan es geçmeye çalışıyordum. Bense ona 'alnına koymayı unuttun' demiştim. Karşılığında ne cevap almıştım ''ben de zaten bayramlaşmaya gelmiştim''
Ki bu hiç de dalga geçen bir cevap değildi. Gayet ciddiydi. Olayı toparlamak için olanlardan! ??
Âniden başıma yediğim tekme ve karnıma giren ağrıyla suratımdaki gülücükler yerini acıyla buruşan çizgilere bıraktı. Elim karnıma gitti refleksen. Gözlerimse yumuldu.
''İyi misin Betül?'' Affan oturduğu yerden kalkmış, başımda dikiliyordu.
Bir süre öylece durdum, ardından gözlerimi açtım. Şimdi daha iyiydim. 'Biraz' daha iyi..Kafamı salladım evet dercesine. Sağa sola bakındım, tam su isteyecekken zaten Affan'ın elinde bardak tuttuğunu gördüm. Bardağı kendi avuçlarım arasına alıp dudaklarıma götürdüm. Miğdeme en çok su girebiliyordu ya zaten.
''Ne zamandır bir şey yemiyorsun?''
''Yemiyorum değil, yiyemiyorum.''
Affan tam ağzını aralamış bir şey diyecekken kapı açıldı ve Eylül girdi içeriye. ''Uyandın mı uyuyan güzel?''
''Bütün gün bir arkadaşı beklerken uyuyakalmışım işte.'' dedim ve Eylül'ün solgun yüzüne baktım. ''Hayrola n'oldu?''
Önce biraz kem küm eden Eylül sonunda çıkardı ağzındaki baklayı.
''Biz birazdan gidiyoruz. Babamın tarafıyla bayramlaşmaya İstanbul'a, kalacakmışız. Dayımlar da gidiyor anaannemi götürmek için. Malum, büyük evi. Herkes bayramlaşmaya oraya geliyor.''
Anladığımı belirtircesine kafamı salladım. Bayramlarda biz giderdik anaanneme, böylelikle onlarla geçirirdim zamanımı. Güzel de olurdu. Bayramdan bir kaç gün önce giderdik hep. Geceleri bire kadar dışarıda otururduk. Ertuğrul abim ateş yakardı, Eren de yardım ederdi. Etrafına dizilir ve atıştırmalık bir şeyler yerdik. Sohbetlerimizin tadına doyum olmazdı. Gülücükler, çatılan kaşlar, ortaya dökülen ufak sırlar.
Ve tabiki yıldızlar. Şehirden uzak olduğundan, çiftlikte geceleri yıldızlar parlardı parıl parıl. Bazen kum taneleri gibi çok olurdu. Eylül'le boyunlarımız ağrıyana dek bakardık gökyüzüne. Sonunda o Eren'in kucağına yatardı ben de Fatih abimin veya Ertuğrul abimin ceketini yastık yapıp üzerine. Etraftan yayılan taze kokular da ayrı bir süslerdi ânları.
Özlemiştim şimdiden o zamanları. Nasipse birdahaki bayrama inşAllah..
Ve birdahaki bayramdan önce tekrar görüşmek üzere veda etmemiz gerekiyordu birbirimize. Alt kata indim üzerimi düzeltip.
Temmuz'a da gelmiştik de ilk haftası bitecekti neredeyse. Kurban bayramına bir kaç ay vardı.
''Kızım kendine iyi bak.'' diyen dayımdan, ''Bir şeyler yemeye çalış. Kendini zorla.'' diyen teyzemden ve yengemden, ''Birdahaki aradığımda sesini düzgün duyacağım ona göre bak.'' diye tembih eden eniştemden,
''Yavrum hatrım için, yemeye çalış. İlaçlarını da aksatma.'' diyen anaanme dek hepsi öğütler verip çıktılar evden. Gençler kalmıştı geriye.
''Betül abla bizim bayram geceleri yattı senin yüzünden bak bunu yazdım bi kenara. Ona göre çabuk iyileş de telafi edelim.''
Eren'e gülümsedim en içteninden.
''Senin aklın fikrin eğlencede be ablam. Ben burada ölüyorum.''
''Tövbe de kızım! Manyak manyak konuşma.'' Ertuğrul Abim tabiki araya girmişti hemen. ''Tamam Ertuğrul abi ya..'' diye mırıldandım.
''Bana bak ciddi söylüyorum, birdahaki görüşmemizde iyileşmemiş olursan sana ananas yediririm zorla. Hem sağlığına iyi gelir şıp diye iyileşirsin. En acısından kahve içiririm! Uyuyup durmazsın.''
Ovv! Korkutucu tehditlerdi bunlar. Masum ve tatlı olduğunu düşündüğüm şekilde tebessüm ettim.
''İyileşirim inşAllah, gerek yok öyle şeylere.''
''İyi bakalım, göreceğiz. Hadi hayırlı akşamlar.''
''Size dee.'' dedim ve bana bakan Fatih abime döndüm.
''Betül biraz daha iyileşmezsen ben hasta olacağım endişeden. Kendini düşünmüyorsan beni düşün.''
Buruk tebessümüm yerleşti yüzüme. Nedense onun hasta olacağını düşünmek istemiyordum.
''Sen kal böyle dimdik.'' dedim ve ''Allah'a emanet.'' cümlesi üzerine ekledim: '' Hayırlı yolculuklar. Allah'a emanet.''
''Ay ay. Ne bu böyle ya. Ben hasta olsam numara yapıyorsun derler. Hanım efendiye bir öğütler, bir ilgiler, bir--''
''Kıskanma kıskanmaa.'' dedim Eylül'ün söylenmesini bölüp.
''Neyini kıskanıcam senin ; kuru, hasta bi kızsın. Ben ilgiyi asıl gerekene vermedikleri için kızıyorum.''
Eylül'ün omzuna hafifçe vurup kendime çektim ve sarıldım. Az önce söylenenlerin hepsini toparlayıp bir kaç cümleye sığdırdı ve yeni bir 'hastalara öğütler' makalesi oluşturdu. Vedalaşmamız bittiğinde o da evden çıkarak beni yalnız bıraktı. Amcam, yengem ve Affan dışarıdaydar, kapıda vedalaşıyorlardı. Ben üşüdüğümden çıkamamıştım.
'' Hayırlı yolculuklar.'' diye tekrar seslenip el salladım. Korna sesinin ardından iki araba da uzaklaştı kapıdan.
İçeriye geçip oturduğumuzda Nesrin yengem kendi ailesini ziyaret etmek istediğinden bahsetti. Sanırım buna engel olan bendim şuan. Ne kadar ısrar edip gidin desem de beni yalnız bırakamayacaklarını söyleyip durdular. ''Nesrin yenge, son kez rica ediyorum. Lütfen beni düşünme, iyiyim, idare ederim kendi kendime. Gidin siz Nevşehir'e.''
''Olmaz kızım. Seni yalnız bırakmak içime dokunur.''
''Yalnız olmaz, ben dururum onunla.''
''Evet ya, Affan durur benimle. Siz geri kalmayın, ziyaretinizi yapın.''
Cümlemin anlamını ağzımdan çıktıktan sonra kavramıştım. Affan durur benimle neydi ya!! Niye duracakmış pardon?! Kendim geçinebilirdim ben. Neyse, yengemi gitmeye ikna ettikten sonra hallederdim Affan mevzusunu.
''Aslında iyi fikirmiş...''
''Bence de olur. ''
Evet sanırım Nevşehir'e giden bir aracın ardından su dökecektik yarın sabah.
Hadi hayırlısı.