YT1 • Bölüm 13 •

3117 Words
Betül İlgüz *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Susup Affan'a ayak uydurmaya çalışacağıma karar vermiş olsam da dayanamayıp tekrar söylemiştim beni eve götürmesini. Her ne kadar benim nişanlım, dinen eşim olsa da içimde kalıyordu bir parça yabancılık ve bu çok doğal bir şeydi. Henüz yeterince tanımamış ve yeterince vakit geçirmemiştim onunla... Öncesinde beni kendi evine götüreceğini düşünmüş ve bunalmıştım. Aydan hanımın laflarına ve cadılıklarına katlanamazdım hasta hasta. Yazıktı bana.Sonuç olarak ise Affan'ın daha önce beni getirdiği, evlenince bizim olacak eve gelmiştik. Üzerimdeki feracemi çıkarıp askıya astım. Elimde tuttuğum Affan'ın ceketini de hemen yanına bıraktıktan sonra boş boş etrafa bakındım. Dikkatli incelediğimde, halıların değişmiş olduğunu fark ettim. Duvarlar da farklı bir renge boyanmıştı. Ayrıntılı incelemeyi sonraya bırakıp uykudan ve yorgunluktan kapanan gözlerimin çağrısına kulak verdim. '' Affan...'' Ona doğru bir kaç adım atıp kafasını elindeki telefondan kaldırmasını sağladım. ''Dinlenmek istiyorum, hangi odada yatacağım?''  Affan elini saçlarına götürüp etrafa bakındı. Dış görünüşünden belliydi ki o da yorgundu. Saçları dağılmış, alnından düşüyordu. Gözleri biraz çökmüştü. ''Evde tadilat yaptırıyorum. Şu oda temiz değil. Oturma odasında zaten yatırmam seni. Soldaki odada kalabilirsin.''  Kafamı sallayıp onayladıktan sonra gösterdiği odaya doğru bir kaç adım attım lakin aklıma takılan soruyla tekrar ona döndüm. ''Sen nerede yatacaksın?''  ''Kanepeyle arkadaş olurum diye düşünüyorum.''  ''İyi ama kanepeler rahat değildir ki..'' diye mırıldanıp bana gösterdiği odaya girdim. Işığın yerini kısa bir uğraştan sonra bulup aydınlanan odada etrafa bakındım. Kocaman kahverengi dolabın ikili kapaklarını açıp lacivert kaplı yorganı yatağın üzerine bıraktım. Acaba bunlar temiz mi diye düşünmeden edememiştim. Burnuma yaklaştırıp kokladım ve açıp inceledim. Temizlerdi. Büyük bir yastığın üzerindeki kılıfı çıkarıp yenisini geçirdim ve yorganın yanına koydum. Temiz olduğuna emin olduğum bir çarşafı ve battaniyeyi de bu kervana ekleyip kucakladım. Ayağımdan yardım alarak kapıyı ittirdiğimde duvara çarptığı için rahatsız edici bir ses yayıldı etrafa. Affan az önceki yerinde öylece dikilmiş bana bakıyordu soran gözlerle. Oturma odasına girip kucağımdakileri tekli koltuğun üzerine bıraktım. Kanepenin üzerindeki yastıkları alıp bir diğerinin üzerine koydum. Açılabilir kanepeydi neyse ki. Ne yaptığımı çözmüş olacak ki Affan benden önce davranıp kanepenin altından tuttu ve açtı. Yorganı üzerine serdim, çarşafı da yorganın üzerine. Çarşafın karşıki ucu sürekli kıvrılıyordu ve beni sinir ediyordu. Yorgun yüzüne yine yorgun bir tebessüm konduran Affan kanepenin karşı tarafına geçip çarşafı iki ucundan tuttu ve sermeme yardımcı oldu. Ona teşekkür eden bir bakış armağan ettikten sonra yastığı baş ucuna koyup battaniyeyi de ayak ucuna bıraktıktım.  ''Sana kalsa öylece yatardın üzerinde.'' deyip kapıya yöneldim. Tamamen odadan çıkmadan evvel ''Hayırlı geceler.'' demeyi de ihmal etmemiştim. Karşılığında ''Sana da hayırlı geceler.'' cümlesini almış ve odaya gidip kendim için de temiz yastık kılıfı geçirmiştim. Pikenin yeterli olmayacağına kanaat getirip bir battaniye daha aldım üzerime. Aslında yorgan da alırdım bana kalsa ama ateşim çıksın istemiyordum. İğne iyi gelmişti, yavaş yavaş etkisini gösteriyordu.  Üzerimdeki elbiseyle her ne kadar rahat edemeyecek de olsam elmecbur onunla girdim yatağa. Şalımdaki iğneleri çıkarıp kenarıya koydum, ama şalımı çıkarmadım. Olur da Affan odaya girer falan. Bana haram olmasa da alışamazdım ki öyle şıp diye. Amcam ve dayım dışında kimsecikler görmemişti saçlarımı. ... ?? ... Gece boyunca kimi zaman terlemiş ve battaniyeyi üzerimden atmış, kimi zaman üşüyüp tekrar sarılmıştım. En az beş kez uyandığıma emindim tabi buna uyumak denirse. Sonunda yine vücudumu saran ısıyla kaşlarımı çatıp açtım gözlerimi. Önce nerede olduğumu kavradım, ardından bacaklarımı yataktan aşağı sarkıttım.  Yukarı doğru kıvrılan elbisemin eteklerini tutup aşağı indirdikten sonra aynanın karşısında siyah şalımı düzelttim ve odadan çıktım. Saat dokuz buçuğu geçiyordu. Affan beni ne namaz için ne de sahur için uyandırmamıştı, garip... Akşam ve yatsı vakitlerinde beraberdik, namaz kılmadığımı görmüş ve anlamış olmalı ki sahura ve sabah namazına uyandırmamıştı.  İçeriye girdiğimde Affan'ı battaniyesi yere düşmüş, büzüşmüş bir halde uyuyor buldum. Ona doğru bir kaç adım atıp suratına çevirdim gözlerimi. Uyurken ne kadar da masum görünüyordu. Ne alaycı, ne ukala, ne sinir bozucu, ne de yabancı... Battaniyeyi yerden alıp üzerine örttüm ve o uyanmadan evvel ilaçlarımı içmek için mutfağa yöneldim. Neyse ki ilaçlar aç karnınaydı. Bir bardak su yardımıyla ilacı ağzıma attım ve yuttum. Bardağı çalkalayıp tezgahın üzerine kapattıktan sonra buranın da değişmiş olduğunu fark ettim. Dolap takımları, duvar, fayanslar, eşyalar, masa.. Masanın üzerinde bir bardak, bir çatal ve tabak duruyordu. Ufak ufak ekmek kırıntıları da vardı. Ekmek kırıklarını bir araya toplayıp besmele çektim ve parmağım yardımıyla ağzıma götürdüm. Kırıntıları yemek ve ziyan etmemek sünnetti. Anlaşılan Affan sahura kalkmıştı. Hatta gece gece dışarıya çıkıp ekmek de almıştı. Aksi takdirde bu evde yiyecek bir şeyler olduğunu sanmıyordum. Dolabı açıp baktığımda yanılmadığımı anladım.  Mutfaktaki ufak dağınıklığı toplayıp banyoya doğru yöneldim. Elimi yüzümü yıkayacaktım doğru düzgün. Kapıyı açıp içeriye girdim ve iki adım atıp kapının kolunu tuttum, çekip kapattım. Kapının kapanma sesine benim tiz bir çığlığım eşlik etti. Ve elimi refleksen götürdüğüm başımı öylece tuttum bir kaç saniye. Aynı dakikalar içerisinde içeriye hızla dalan Affan dirseğimden tutmuş bana bakıyordu. Gözlerimi kaldırıp onunkilere sabitlediğimde ikimiz de sessizce durmuştuk öylece. Sessizliği bozan Affan oldu.  ''Ne oldu?'' deyip tuttuğu dirseğimi bıraktı, elini kaldırıp kafamın üzerine yöneltti. O böyle yapınca ben de kendi elimi çektim kafamdan. Plastik-cam kırıntılarını kafamdan silkeleyip bir adım geri gitti. ''Sadece, lamba kafamda kırıldı!'' diye mırıldandım. Birden bire insanın kafasına gökten bir şey düşerse böyle paniklerdi işte. Oysa ne canım yanmıştı ne de başka bir sorun vardı. Affan önce güldü, ardından ''Olduk olmadık tüm belaları çekiyorsun sanırım.'' diye mırıldandı ve lavaboya doğru yönelip musluğu açtı.  Yüzü bana dönük olmadığından, kötü bakışlarıma maruz kalan sırtı olmuştu. ''En büyük belayı çekmişim zaten.'' deyip lavaboya doğru ben de yaklaştım ve o suyu kapamadan önce ellerimi uzatıp yıkadım.  Affan tarafından âniden suratıma atılan su damlacıklarıyla gözlerimi yumup orada öylece kaldım ve derin soluklarımla sakinleşmeye çalıştım.  ''Madem bela damgası yedik, bela gibi davranalım, değil mi Betül hanım?'' Parmak uçlarımla gözlerimi sildiğimde içimdeki çocuk kendini ortaya çıkarmış ve intikam istiyordu lakin Affan ortalarda yoktu. Kaçmıştı. Suyu kapatıp mutfağa yöneldim. İçine neredeyse tamamen su doldurduğum bardak, Affan'a giden intikam yolunda bir araçtı. Evin içinde onu aramaya başladım. Mutfakta ve banyoda yok. Tadilat yapılan iki odada da yok. Benim kaldığım odada yok. Son umut oturma odasıydı. Muhtemelen oradaydı çünkü başka oda yoktu saklanabileceği. Besmele çekip içeriye adım attım. Televizyon dolabının arkasında değildi, ben olsam oraya girerdim. O değil de, biz ciddi ciddi saklambaç mı oynuyorduk? 'Çocuklaşma Betül' diyen iç sesimi susturup tekli koltuğun arkasına baktım, yok. Sıra ikili koltuğun arkasındaydı, yok.  Tam arkamı dönüp üçlü koktuğun yani dün gece serdiğim yatağın arkasına bakacakken bardağı tutan elimin kavranmasıyla arkama dönmeye çalıştım. Affan elimden bardağı almaya çalışıyordu lakin rahat durmadığımdan diğer kolunu belime doladı. Bu beyefendi alışık olabilirdi belki böyle şeylere ama ben değildim. Her ne kadar çocukluk yapıp suyu ona bocalamak istesem de belime doladığı kolu ayrı bir davaydı.  ''Affan bırak.'' dedim debelenirken. ''İntikamın kötü bir şey olduğu sanırım okuduğun kitaplarda geçmiyordu, kitap kurdu, ha?''  '' Affan, bırakır mısın ya?!'' ''Bardağı bana verirsen bırakacağım.'' Veremezdim! Bardaktaki suyu üzerime dökmeyeceği ne malumdu? ''Olmaz. Üzerime dökersin.''  Affan kolunu çekti ama bardağı tutan bileğimdeki eli hâlâ oradaydı. Belimdeki koldan kurtulunca yüzümü ona doğru döndüm.  ''Aslında öyle bir planım yoktu ama fena fikir değilmiş.''  Bu şekilde ıslanmaktan nefret ederdim! ''Affan lütfen..''  ''Bela mıyım?'' ''Öylesin.'' dedim şuanki durumunu göz önüne alarak. Yalan yok. Bir şey söylemek yerine diğer elini de uzattı bardağa. Sonuç ya bardağı alan bir Affan olacaktı ya da yerlere dökülen suya eşlik eden cam kırıkları. Lakin sonuç ikisi de değildi tam olarak. Bardaktaki suyun yarısı gitmişti. Lekeler ikimizin de üzerindeki kıyafette koyu renk olarak kendilerini belli ediyorlardı. Affanın bir elinde bardak vardı, diğer eliyle de sendeleyip geri doğru yalpalayan beni tutuyordu kolumdan. ''Dökeyim mi?'' dedi tehditvâri ses tonuyla. '' Hayır. ''  Bardağı bana yaklaştırdı. Ah Betül ne diye böyle bir işe kalkıştın ki sen! Sonuçta yine zararlı çıkacaksın. ''Affan, ama ben hastayım. Yazık değil mi? Daha da mı ateşim çıksın? İğne vursunlar?'' '' Beni ilgilendirmez.''  '' Ama eğer hasta---'' Şakadan çıkmıştı artık olay. Islak elbisem bunun kanıtıydı. Öfkeyle soluyup yanından geçtim ve hiç bir şey demedim. Askıdaki feracemi üzerime giyip şalımı düzelttikten sonra mutfağa doğru yol aldım. Feracemi giyme sebebim, olur da dışarıya kaçmam gerekirse hazırlıklı bulunmam gerektiğiydi. Sürahinin neredeyse yarısına kadar su doldurup öfkeli adımlarla içeriye yürüdüm. Affan koltuğa oturmuş gülüyordu. Elinde telefonu vardı. Vereceği tepkiyi kaçırmamak için sürahiyi arkamda saklayarak önünde durdum. Âni bir hareketle elindeki telefonu çekip, aynı anda sürahideki suyu başından aşağı boca ettim. '' Son gülen iyi güler.'' dedim gözlerini yumup tekrar açan Affan'a. Su damlaları kirpiklerinden ve saçlarından aşağı süzüyordu. Tişörtünün büyük kısmı ıslanmıştı. Elini suratına götürüp bir kaç su damlasını sildi ve ''Bittin sen'' deyip kaşları çatık bir şekilde kafasını iki yana salladı.  Ne dediğini idrak ettiğimde gözlerim kocaman açıldı ve elimdeki telefonu koltuğun üzerine atıp sürahiyi de ona yoldaş ettim. Kendim mi? Affan henüz ayaklanmadan odadan sıvıştım. İyi de nereye gidebilirdim ki en fazla? Ne kadar kaçsam da saklansam da sonunda onun eline düşecektim. Öyle de oldu.  Kolumu yakalayıp kaçmama engel olan Affan beni zapt etmek için iki bileğimi tek eliyle tutup başımın üzerinde birleştirdi ve duvara yasladı. ''Affan bırak.'' dedim gözlerimi ona değil de tişörtünün ıslak bir yerine sabitleyip. Bana göre fazla yakın olan bu mesafede yüzüne bakmak kolay değildi. ''İşi bir adım ileri götürüp kafanı musluğun altına mı soksam diyorum...''  Gözlerimi şaşkınlıkla açsam da kafamı kaldırmadım. ''Ee bir şey demeyecek misin?''  Yanıt olarak başımın üzerinde birleştirdiği ellerimi kurtarmaya çalıştım. ''Rahat durmayacaksın değil mi?''  Gülümsedim. ''Pes etmek doğamda yok.''  ''Orası belli canım. Anladık o kadarını bir sürahi su sayesinde.''  Sesi iğneleyiciydi. Sonunda boştaki eli yardımıyla çenemden tuttu ve başımı kaldırdı. Gözlerim âni bir hareketle onunkileri buldu. Bakışlarımı ondan çekmem için dürtükleyen tarafımı susturup inadına baktım koyu kahvelerine. Bir ilki gerçekleştirerek uzun süre kesmedim gözlerimin temasını onunkinden. Beli ki bunu beklemiyordu. Çenemdeki elini indirip, bileklerimdekini gevşettiğinde saçından alnına doğru bir su damlası yol aldı. Az sonra tamamen serbest bıraktı bileklerimi de.  ''Beni de çocukça oyunlarına alet ettin.'' Ne?! Hatalı benmişim gibi! İlk başlatan kendisiydi. Suratıma su atan oydu. ''İlk sen başlattın ve gelmiş bana çocukça oyunlarıma alet olduğunu söylüyorsun!'' ''İlk sen başlattın demen bile çocukluğu ifade ederken cümleni dikkate almamı bekleme.''  Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. ''Öyle mi?!'' '' Öyle! ''  '' Peki o zaman.''  Son cümlemi de söyleyip arkamı döndüğüm gibi evden çıktım ve uzaklaşmaya başladım. ''Bir çocukla uğraşmak istemezsiniz öyleyse. İyi günler Affan bey.''  Etrafta hızlı adımlarla yürüyor, bir yandan da evin çevresini tanımaya çalışıyordum. Tamamen yabancı kalmak istemiyordum buralara. Olur da işim düşerdi. Hem ileride burada yaşayacaktım. Ne! İleride! Burada! Yaşayacağım! Affan denen odunla!  Bu düşünceyi derhal uzaklaştırdım kafamdan. Onu zamanı gelince düşünürdüm. Şimdi sırası değildi. Bir durak görene dek yürüdüğümde kendimi oldukça halsiz hissetmiştim. Su savaşımız beni oldukça yormuştu anlaşılan. Dolmuşa binip feracemin cebinden beş lira çıkardım ve uzattım amcaya. Paranın üstünü verirken açtığım avcuma yukarıdan bırakması ve temas etmemesi hoşuma gitmişti. Allah razı olsun. İkili koltuklardan birinde oturan teyzenin yanı boştu ta ki ben oturana dek. Meydanda inip eve giden dolmuşlara bindim bu kez.  Farkında olmasam da yaslandığım yerde uyuyakalmıştım. Arabanın sallanmasıyla gözlerimi açtım. Durağı geçtim mi diye korkuyla etrafa bakındığımda 'tam zamanında' diye mırıldanıp ayağa kalktım. Bayırın yukarısında inip eve doğru yürümeye koyuldum. Telefonum cebimde titreyince suratımı buruşturup elmecbur çıkardım, belki önemlidir diyerek. Her kim arıyorsa numarası kayıtlı değildi. Telefonla konuşmayı hiç sevmezdim. '' Efendim?''  '' Betül, benimle buluşmaya gel. Yoksa ben geleceğim.''  ''Sana son söyleyişim: benden uzak dur.'' dedim ve telefonu suratına kapattım. Bu terimleri kullanmak dilime yakışmasa da 'ahmak' diye ciyaklayacaktım sonunda. Ya da sinir krizi geçirecektim. Gönderen; 05******** Senden en fazla bu kadar uzak durabildim şimdiye dek. Artık uzak durmaya niyetim yok. Yanıbaşımda olacaksın. Hırsla bastırdım ekrandaki harflerin üzerine ve psikopat Birol'a yanıt yazdım.  Gönderilen; 05******** Allah'tan kork be adam! Yeter artık, lafta anlamaz mısın sen!?  Artık sabrım taşıyordu! ''Laftan da anlamam ben, konu sensen.'' yanıtı üzerine o anki hiddetle Fatih Abimin numarasını çevirmiştim bile.  '' Efendim Betül?'' Ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor, sadece konuşuyordum. ''Fatih abi. Şu Birol vardı ya hani,'' diye anlatmaya başladım. Sonunda söylenmem ve anlattıklarım bittiğinde Fatih abim ''Ben halledeceğim.'' diyerek kapattı telefonu.  Eve varıp da Fatih Abim'in ne yapabileceğini düşündüğümde telefona sarıldım. Aradığımda meşguldü. Ben de mesaj kutuma başvurdum ve Fatih abime kendi başına bir iş açmaması için mesajlar yağdırdım.  Yengem odaya girince telefonu bir kenarıya bıraktım. Bir süre sohbetin ardından ateşim olduğuna kanaat getiren yengem alt kata inip çay getireceğini, o gelene dek üzerime rahat bir şeyler giymemi söyledi ve ayrıldı yanımdan. Dediklerini yapmamak bana kötülük olurdu.  Yatağıma girip uzandım. Her yerim ağrıyordu. Sanki bana ait değildi uzuvlarım. Ama acılarını hissettiğime göre gayet de bana aittiler. İki gün boyunca çektim bu derdi... Günün büyük kısmını uyuyarak, kalan kısmını da ilaç ve ıhlamur içmek, kitap okumak ve odayı boş boş izleyerek geçiriyordum. Neyse ki hasta olmam okuduğumu anlamama engel olmuyordu.  Yine yatağımın yanındaki ilaçları miğdeme gönderip elime aldım kitabımı. Yaz gribime karın ağrısı da eklenmişti şimdi. Bacaklarım da ağrıyordu, sırtım da. Sanırım bedenim iflas etmişti. İzne çıkarmıştı kendini. Mesai bitimi! Süheyla, Eylül, Fatih abim, teyzem, dayım... Hepsi arayıp duruyorlardı lakin genelde ben uyuyor olduğumdan telefonları cevaplayıp durumumu haber veren Nesrin Yengem oluyordu. Dün de aramıştı Süheyla, şanslıydı ki uyanıktım. Sesini duymayalı uzun zaman olmuştu. Düşüncelerimden kurtulmaya çalışıp iki gündür bitiremediğim kitabı , büktüğüm dizlerime yasladım. Bunu yapma nedenim kesinlikle uzun süre kollarımın kitap tutmaya dayanamayacağıydı. Satırlarda gezdirdim gözlerimi. Kimi zaman dudaklarım hafif hafif kıpırdayıp yardımcı oluyordu okumama. '' Halen beş milyara yakın insanın yaşadığı yeryüzünde, başka hiç bir ek faaliyete gerek duyulmaksızın mevcut nüfusun on mislini besleyebilecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insanın açlıkla pençeleştiği söylenirse ortada bir bozukluğun var olduğunu ileri sürmek için zeki olmak şart değildir.  ... Aç kalma tehlikesiyle nüfus planlaması yapmak için teşkil edilen ekiplere binlerce liralık harcırahlar tahsis edilip bir o kadar hastane ve doktor masrafına katlanılırken, doğmamış çocukların rızıkları yüzünden uykuların kaçtığı dünyada bir bozukluk olsa gerek. Doğmuş çocuğu beslemek için sarfedilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarfedildiği bir dünyada bir bozukluk, bir terslik var demektir. Daha en az kırk milyar insanın rahatlıkla barınabileceğinin hesaplandığı bir dünyada, kırk katlı binaların yapılmasına rağmen insanların mesken sıkıntısından şikâyetçi olmaları önlenemiyorsa, burada da akla aykırı bir düzenin işlediğinde şüpheye düşmemeli.  ... İletişim araçlarının geçmişin hiç bir döneminde görülmediği biçimde çoğaldığı ve günlük hayatımızı doğrudan etkilediği bir dünyada, insanların fertler olarak iletişimsizlikten bu kadar yakındığı bir tablo ile karşılaşılıyorsa, bu işte bir bozukluğun olduğunu teslim etmek zorundayız demektir  Kısaca söylersek, bugün problem alanı olarak önümüze getirilen konuların tümüne düzmece problemler diye bakılmalıdır. İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemin, problem diye uğraşılan konular olmadığını, fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir. '' Gözlerim yorulup kapanmaya başlayınca kitabı kenarıya bıraktım. Ramazan bitmişti neredeyse, bir kaç gün kalmıştı. Çiftliğe iftara gidememiştik. Nasip! Çiftlik demişken aklıma Eylül geldi. Konuşamadığımdan soramamıştım, acaba girmiş miydi işe? Üç gün içinde çok bihaber kalmıştım her şeyden.  Az sonra odaya Nesrin Yengem girdi. Bir ihtiyacım olup olmadığını sorduktan sonra ''Akşama dayınlar ve teyzenler gelecek inşAllah. Haberin olsun.'' deyip uyumam için yalnız bıraktı beni. Ben uyurken gelirler de, abimler veya eniştem yanlışlıkla odama girer diye düşünüp nolur nolmaz diyerekten başörtümü takıp da yumdum gözlerimi. Affan Yılmazkaya *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Yan koltuktaki poşeti elime alıp indim arabadan. Kapının önüne varıp bir kaç kez tıklattığımda yanıt alamayınca zile bastım. Nesrin Hanım kapıyı aralayıp beni görünce gülümsedi ve içeriye buyur etti. İçeriye girdiğimde elindeki gazeteyi okuyan Murat Abi gözlüklerini kenarıya koyup ayaklandı. ''Ooo. Hoşgeldin Affan. Buyur otur şöyle.''  '' Hoşbulduk abi. '' dedim ve karşısındaki koltuğa oturdum.  Biraz sohbetten sonra ''Sanırım Betül'ü ziyarete geldin.'' dedi Nesrin Hanım ve devam etti. ''Şuan uyuyor Betül. Kaç gündür ateşler içinde. Ya da her yeri ağrıyor, yorgun. Dua edelim de iyileşsin bir an önce.'' '' İnşaAllah..'' diye mırıldandım ve uyumasının önemli olmadığını söyleyip izin isteyerek Betül'ün odasına çıktım. Uyuması benim için daha iyiydi. Kapının kolunu sessizce indirdim ve yine aynı sessizlikle araladım kapıyı. İçeriye doğru bir kaç adım atıp gece lambasının loş ışığı yardımıyla etrafı inceledim. Işıktan dolayı mobilyaların rengi tam olarak seçilemese de açık renkli oldukları belliydi. Oda sadeydi, abartılı bir süsleme veya dağınıklık yoktu. Bu kızlar hep böyle toplu ve titiz mi olurdu be kardeşim? Yok yok, yanılıyordum. Hilal'i bilmesem belki burayı görünce bu fikri desteklerdim lakin Hilal bu tezi varlığıyla yerle bir ediyordu. Şimdiye dek odasını gördüğüm tek kız olarak Hilal'in odası vardı ve bu ikinci olmuştu. İki oda birbirine tamamen zıttı. Hilal'in fotoğraf ve poster dolu, üzerine yağlı boyayla resimler çizilmiş duvarlarına karşın Betül'ün bomboş açık renk duvarları. Hilal'in dağınık eşyaları, kitapları, tualleri ve fırçaları ile de Betül'ün düzenli kütüphanesi, yerli yerinde duran eşyaları yine bir zıtlık göstergesi. Kafam karışmıştı açıkçası. Sanırım kızlar ya çok düzenli ya çok dağınık oluyordu. Evet evet, en mantıklı açıklama buydu. İki yolun arası var mıydı bilmiyordum. Gözlerim yatağa ilişince bir kaç adımla ulaştım yanına. Elimdeki poşeti komidinin üzerine bırakıp gözlerimi Betül'e çevirdim. Artık alışmıştım, nesneleri rahatça seçebiliyordum bu ışıkta. Üzerindeki battaniyeyi boynuna dek çekmiş ve kollarıyla da battaniyeyin uçlarına sımsıkı sarılmıştı. Düzenli nefes alış verişleriyle battaniye hafifçe yukarıya inip kalkıyordu. Başörtüsü başından biraz geri kaymış, saçlarının bir tutamını önüne düşürmüştü. Onu son gördüğümde gözlerinde hayal kırıklığı ve öfke vardı. Çekip gitmişti. Peşinden gitmemiştim. Bir kaç adım atmış fakat sonra kendimi durdurmuştum.  Elimi alnına doğru yaklaştırdım ürkekçe. Sanki dokunsam önce rengi solacak, sonra kaybolacaktı. Bir gölge gibi. Alnına elimin tersini dayayıp ateşine baktım. Pek yoktu ateşi. Ama yine de elime hafiften bir ısı yayılıyordu. Alnından kaldırdığım elim suratının kenarına düşmüş saçlara doğru gitti. Saçları...kahverengiydi. Tıpkı gözleri gibi. Elim henüz o bir tutam saça değmeden geri çekildi. Yapamazdım. Yabancı bir el değmemiş bu saçlara dokunamazdım gizliden. Gözlerimin bırak saçlarına, suratına bile dokunmaya cesareti yokken ellerim nasıl olur da tutardı onları? Bu işin vicdâni kısmı kaldıramayacağım kadar büyüktü benim için. Gözlerimi de ellerimi de ondan çekip kalkmak üzere hareketlendim fakat poşeti bıraktığım komidinin üzerinden telefonunun ekranı yanıp sönünce kendime engel olmayıp telefonu aldım. Kayıtlı olmayan bir numaradan mesaj gelmişti. Ekranda herhangi birinin ismi yazsa bunu yapmazdım ama hiç bir isim yazmıyordu, bilinmeyen bir numaraydı, gözüme bir kaç kelime çarpmıştı ve bu benim için yeterliydi mesaja bakma konusunda.  '' Yine naz mı yapacaksın, yoksa gelecek misin? Zoru severim güzelim, bilmem bilir misin.'' Okuduğum satırlar karşısında kaşlarım çatıldı. Yukarıya doğru çıktığımda bir kaç gün önceden kalma başka mesajlar olduğunu da gördüm. Mesajları hızlı soluklarım eşliğinde okuyup cebimden çıkardığım telefonuma bu numarayı kaydettim. Betül'ün telefonundan da numarayı engelleyip, telefonu daha fazla kurcalamadan eski yerine bıraktım. Sinirlenip ne yapacağımı bilmediğim her zamanda olduğu gibi yine hızlı nefes alıp veriyor, elimi durmadan saçlarıma daldırıp enseme kaydırıyordum ve bir süre orada bekletip aynı şeyi tekrarlıyordum. Odadan çıkıp alt kata indim ve işim çıktığını söyleyip müsaade istedim. Arabanın yanına vardığımda cebimdeki anahtarı çıkarıp kapıları açtım ve kendimi şoför koltuğuna bıraktım. Bir süre nefes alış verişlerimi düzene soktuktan sonra bunu yazanın, beni otoparkta kendince tehdit eden ve Betül'den uzak durmamı söyleyen çocuk olabileceğini düşündüm. Telefonumu ellerim arasına alıp aceleyle ''şrfsz'' şeklinde 2 e ve 1 i harfi eksik yazılmış kişinin üzerine gelip aradım. ''Alo?'' Ses aşina olmadığım ama daha önce duyduğum bir sese benziyordu.  Ses tonumun tokluğunu ve yüksekliğini korumaya çalışarak konuştum. ''İyi günler. Kiminle görüşüyorum?'' '' Birol. Kimi aramıştın?''  Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. ''Tam da seni.'' 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD