Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Kahvaltımızı etmiştik ve sohbet ediyorduk. Affan birazdan gelirdi de giderdik herhalde. Çünkü yarım saat olmuştu ondan beni aileme götürmesini istediğimden beri. Aslında burada Hilal, Aysel yenge, Şebnem teyze ve Gül babaanne ile sohbet edip vakit geçirmek keyif veriyordu bana. Yürekleri güzel insanlardı onlar. Tek sorun Aydan hanımın üzerimdeki soyut baskısıydı. Tabi kimi zaman somut oluyordu ya neyse!
'' Zor mu çocuklarla uğraşmak?''
Sorulan soru hem bana hem Hilaleydi. Ben lise öğrencilerine derse giriyorken o da ana sınıfı öğrencileri olan minnak ve tatlış çocuklara öğretmenlik yapıyordu.
''Ben çocukları sevdiğim için seçtim bu işi. Zaten üniversitede çocuk gelişimi okumamıştım ki, yabancı dil okudum.''
Hilal bir kaç cümleyle daha çocuk sevgisini ve işinden memnun olduğundan bahsettikten sonra ben de aynı şekilde memnuniyetimi belirttim. Mezarlığa gideceğimizi de Affan'ı da unutmuştum sohbete daldığımdan. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum, ismimin seslenilmesiyle sohbet ortamı dağılmış, herkesin gözü kapıda dikilen Affan'a çevrilmişti.
''Hadi gel namaz kılalım sonra da kalkalım yavaş yavaş.''
Bana hitaben kurduğu cümle üzerine Gül babaanneye bakışlarımı çevirdim. Suratında gurur verici bir tebessüm vardı. ''Müsaadenizle.'' deyip ayağa kalktım ve Affan'a doğru bir kaç adım attım. Adımlarım durup da Aydan hanıma döndüğümde tebessümüm solmuştu kurduğu cümlenin tesiriyle.
''Sen namaz mı kılıyorsun oğlum!?'' İnanamıyormuş gibiydi sesi.
''Evet anne.''
''Ne zamandır?!''
Affan'ın gözleri beni buldu. Bir kaç saniye kahverengilerimde oyalanıp annesine yöneltti bakışlarını ve az öncekinin aksine bıkkın bir ses tonuyla yanıt verdi. ''Nikah akşamımdan beri.''
İçime oturan yabancı hisle istemsizce bu sözlerin sahibine döndüm. Bu cümle tarif edemediğim şeyler uyandırmıştı bende.
''Sorular bittiyse biz namaz kılacağız.'' diyen Affan'a tebessümler yollanmıştı odadakiler tarafından, Aydan hanım hariç.
''Allah kabul etsin.''lerimizi alıp uzaklaştık oradan. Affan'ı takip ediyordum. Üst kata çıkıp bir odaya girdiğimizde iki seccade yerde seriliydi. Biri önde, biri biraz gerisinde.
Etrafı incelerken bir yandan da Affan'ın sorusuna yanıt verdim. ''Abdestin var mı?''
''Evet. ''
Burası muhtemelen Affan'ın odasıydı. ''Senin odan mı?''
''İçinde ben kaldığımdan benim oluyorsa, evet. Lakin pek sahiplenememişimdir kendisini.''
Affan gittikçe gözümde ''ukala'' , ''sinir bozucu'' , ''şakacı'' , ''neşeli'' ve benzeri kimliğini kaybediyordu. Gün geçtikçe kalbi kırık yanlarını veya eksik kalmışlıklarını öğreniyordum. Ama mutlu olsundu! Gerekirse sinir bozucu olsun ama hüzünlü olmasın.
''... Hadi.''
Düşüncelerimin sesine kulak vermekten Affan'ın sesini kaçımıştım ama ne dediğini anlamak zor değildi. Cebinden çıkardığı takkeyi kahverengi saçlarının üzerine koyduğunda istemsizce tebessüm ettim ve benim için serdiği seccadenin başına geçip niyet ettim.
...
??
...
Namaz kıldıktan sonra herkesle vedalaşmış ve yola koyulmuştuk. Arefe günü gidememiştim onlara hasta olduğum için. Oysa genelde hep giderdim. Hazır daha iyiydim, evden dışarı çıkmıştım, oraya gitmezsem olmazdı. Özlemiştim onları. Sessizliğin hâkim olduğu araba durup da indiğimizde etrafa bakındım. Ben gelmeyeli bir kaç değişiklik yapılmıştı mezarlığın çevresinde. Duvarlar boyanmıştı. Kuşlar için suluklar vardı. Demir kapının önüne geldiğimizde alışık olduğum o tabeladaki ''Her canlı ölümü tadacaktır'' ayeti karşıladı beni. Adımlarımı annem, babam ve ağabeyimin mezarına yöneltmiş, bir yandan da etrafı seyrediyordum. Soğuk mezar taşları her zamanki gibi dikiliyordu toprak yığınlarının başında.
Necip Fazıl'ın Karacaahmet şiiri düşmüştü hatrıma. En sevdiğim şiirlerdendi. Bir kaç cümlesi yankılandı beynimde.
Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık
Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.
Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz;
Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.
Mezar taşlarındaki isimlere istemsizce takılıyordu gözlerim. Bazıları minicikti. Bebek veya çocuk mezarları. Ölüm yaşa bakmıyordu. Ve ne zaman geleceği de belli olmuyordu. Belki bir kaç dakika sonra, belki yarın. Bu yüzden diyordu ya bir hadiste ''Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın.''
Rabbim, imanla ölebilmeyi nasip eyle. Amin.
Sonunda Mustafa İlgüz yazısını görünce durdurdum adımlarımı. Hemen yanına kaydı gözlerim; Emine İlgüz. Ve Fatih Osman İlgüz.
Derin bir iç çekerek son bir kaç adımımı attım yanlarına yaklaşmak üzere. ''Kokunuzu özledim.'' diye mırıldandım sessizce. ''Ama çok özür dilerim. Çünkü kokunuzu da unuttum.'' Çoktan dolan gözlerim bulanıklaştırıyordu gözlerimin önündeki manzarayı. ''Artık itiraf ediyorum, sadece toprak kokusunu size addedebildiğimi.'' Cümlem bitince annem ve babamın mezarları arasına çöktüm. ''Toprak kokusu, sizi bana anımsatan.''
Omuzlarımın ikisinde de bir baskı hissettiğimde Affan'ın arkamda durup iki omzumu da kavradığını anlamam zor olmamıştı. Bir destek niteliği taşıyordu bu hareketi. İşe yarar mıydı bilmiyordum.
Düşüncelerim sesleniyordu bu kez. ''Biliyor musunuz, aslında gülüşlerinizi de unutuyorum bazen. Alelacele tebessüm ettiğiniz bir fotoğrafa bakıyor ve hatırlıyorum tekrar.''
Gözlerimi bir kaç kez kırpıştırıp kendimi bu psikolojiden kurtarmak için tebessüm kondurdun dudaklarıma. ''Bayramınız mübarek olsun.'' deyip çantamdaki Yasin Cüzunu çıkardım. Sahte bir tebessümüm olduğunu çok iyi biliyordum. Tıpkı üzülmemem gerektiğini bildiğim gibi. Ağabeyim henüz çocuktu. Günahsızdı. Onun adına sevinebilmem bile lazımdı. Anne babam konusunda ise Rabbim'di sığınağım yine. O'nun ne denli affedici olduğunu anlamış, ve merhametini azcık da olsa kavrayabilmiştim çünkü. Tamamen kavramam mümkün değildi zaten. Aslında benim üzüntü nedenim sadece onların yokluğuyla yaşamamdı. Onları hissedememem. Sarılamamam. Yoksa, bizler de dünyada kalıcı değildik. Eninde sonunda gideceğimiz yer aynıydı.
Besmele çekip okumaya başladım ayetleri. Hava biraz serinlese de üşümemiştim. Odak noktam, okuduğum ayetler hakkında düşündüğüm şeylerdi. Aklımda sadece bir kaç ayetin meali tam olarak yer etse de, genel anlamda neyden bahsettiğini düşünmek yetiyordu. SadakAllahülAzîm deyip cüzu çantama geri koydum. Bir süre daha orada vakit geçirdikten sonra oturduğum yerden kalkmıştım. Affan bu kez arkamdan değil yanımdan yürüyordu. Arabaya ulaştığımızda eve gideceğimizi düşünsem de yanılmıştım.
''Biraz gezinip hava alalım.'' diyen Affan arabadan inip bana cevap verme şansı bırakmamıştı. Ben de inip temiz havayı soludum. Burası güzel bir parktı. Yapma bir gölet, yemyeşil ağaçlar ve bitkiler. Tahtadan oluşan yürüme yolu da vardı. Tabiki böyle bir yerde baloncu amcalar, simitçi amcalar ve onlar gibi daha bir çok şey satıp ekmek parasını kazanan amcalar da eksik olmazdı. Amca dediğime bakmayın, simit satan bir çocuk da olabiliyordu, elma şekeri satan bir delikanlı da. Helalinden kazanıyorlardı ya, güzeldi bu işte.
Aklıma lisedeyken bir arkadaşımın sınıfta söylediği sözcükler düştü. 'Haram 3 lira mı çoktur, helal 1 lira mı?' Cevap belliydi.
'' Bir şeyler yemek ister misin? ''
Kahvaltının üzerinden çok zaman geçmemişti. Bu nedenle teklifini reddettim. Gerek yoktu. Sessizce yürümeye başladık göletin kenarında. Etrafı seyrediyordum bir yandan da. Küçük bir kız babasının elini sıkıca tutmuş gülümseyerek bir şeyler söylüyordu hararetle. İki genç kol kola yürüyordu. Ah, işte bu acıtmıştı canımı. Henüz 16 yaşında ya var ya yoklardı ama zinanın pençesine düşmüşlerdi. Şu Aşk, ne kadar da yanlış anlaşılan bir kelime olmuştu! Harama ne denli rahat dokunuyorlardı. Rabbim hayırlı etsindi.
Düşüncelerimden kurtulmama sebep olan yine Affan'dı. Ve garip cümlesi.
''Bir tavuk ayda kaç yumurta yumurtlar?''
Âniden sorduğu saçma soru karşısında hafifçe gülüp ona döndüm. Surat ifadesi normaldi. Yani sorduğu soruyla uyuşmuyordu.
''Bilmem. Değişir?'' dedim emin olamadığım bir ses tonuyla.
'' Tavuk aya çıkamaz ki. ''
Aldığım yanıt kulaklarıma iliştiğinde gözlerimi yanımda yürüyen Affan'a sabitlemiştim bile. Suratına yavaş yavaş bir tebessüm yayıldı. Ardından ikimiz de bu garip ortama gülmeye başladık.
''Vay be. Ne mantıklı bir bilmece.'' diye geçirdim içimden.
''Bir hırsız, gireceği yere gittiğinde ne çalmaz?''
Yine hileli bir şeyler aradım fakat bulamadım. Affan daha fazla düşünmeme fırsat vermeden cevabı verdi. ''Zil, veya kapı.''
'' Bu güzel bilmecelerin kaynağı ne?''
'' Hilal'in kardeşiyle çizgi film izliyorduk, orada sormuşlardı. O zaman fazlasıyla güldüğümden olacak ki aklımda kalmış.''
'' Çizgi film mi izliyorsun?''
Ciddi miydi??
''Oraya gittiğimde, genellikle evet.''
''En sevdiklerin hangileri?''
''Küçükken geceleri uyumaz Samuray Jack izlerdim. Sabah da erkenden kalkar kahvaltımı yapar, hemen Keloğlan başına koşardım.''
O sormasa da ben çenemi açıp soruma kendi açımdan da cevap vermiştim. ''Ben de erkek gibi, Ben 10 izlerdim. Şirinleri de çok severdim. Temel Reis de var. Keloğlan da...'' Bir kaç şey daha sayıp gözlerimi Affan'a çevirdiğimde bana bakışlarından dolayı sustum ve cümlemin devamını getirmedim. Oysa tam ''Tom ve Je--'' diyordum. Evet, bazı konularda kız şeylerinden çok erkek şeylerini sevdiğim doğrudur. Spor ayakkabısı gibi. Çizgi film gibi. Eşofman gibi. Gibi de gibi.
Ve evet, çenemin açılıp da şimdiden 7 çizgi film söylediğim de doğrudur. Ama neden öyle baktı ki bana sanki? Bir garip baktı. Böyle içime dokundu da utandım gibi. Küçükken izliyordum da, artık o saçma şeyler yerine daha güzel ve yararlı şeyler izleseymişim diyordum.
Ben susup kafamı eğdim, o ise güldü. Kulağımı dolduran sakin ve erkeksi sesten anlamıştım güldüğünü.
''Delikanlı bakar mısın?!''
Affan'ın seslice kurmuş olduğu cümle dolayısıyla başımı kaldırdım. Telefonunu cebinden çıkarmış 12 yaşlarında bir çocuğa uzatıyordu. ''Bizim bi fotoğrafımızı çeker misin?''
Çocuk ''Tabi abi'' deyip telefonu parmakları arasına aldı ve bizden 3-4 adım uzaklaştı. Şaşkınlığımı üzerimden atıp kameraya döndüğümde tebessüm ettim. Çocuk ''Bir tane daha çekiyorum.'' deyip Affan'a baktı ve gözlerini tekrar telefonun ekranına çevirdi.
Kesinlikle bu fotoğrafı silmeliydi! Hemen! Çünkü görmeden de tahmin edebiliyordum nasıl çıktığımı. Affan beni kendine çekip elini omzuma attığından dolayı şaşkın! Sol tarafım Affan'a değiyordu ve onun kolunun altına alınmıştım. Bir yandan stresle kıvranıyor bir yandan soğuk terler döküyordum. Tamam, bir sapık gibi ağzımı kapayıp benimle konuşmaya çalıştığında da beni kendine yaslamıştı ama bu ayrı bir durumdu. O zaman, onunla konuşmadığım ve görüşmekten kaçtığım için elmecbur zoraki yöntem kullanmıştı. Şimdiyse sadece fotoğraf çekiliyorduk. Neden birden böyle bir şey yaptığımıza da anlam verememiştim ya neyse.
Çocuk yanımıza gelip telefonu Affan'a uzattı. Kolu neden hâlâ omzumdaydı? Affan fotoğraflara bakıp telefonu cebine attı ve çocuğa teşekkür etti. Çocuk gitti. Neden hâlâ kolu omzumdaydı? Ve tekrar yürüyorduk. Neden kolu hâlâ omzumdaydı? Ve yürümeye devam ediyorduk. Neden hâlâ kolu omzumdaydı ve ona yaslıydım ve aramızda temas vardı.
Sonunda strese dayanamayıp kolunun altından çıktım ve karşısında durdum. ''Iıım...Şey yapalım mı--? Şey..''Saçmalamamın nedeni kolunun altından çıkmış olmam ve bundan hoşlanmayacağını düşünmem ve çıkmak için mantıklı bir nedenim varmış gibi gözükmek istememdi.
Aman canım, neden kızsın veya darılsın ki! Saçmalama Betül.
''Ney yapalım mı? ''
'' Şey işte.'' deyip gözüme takılan baloncu amcaya gülümsedim. ''Balon alalım!''
Affan ''Balon?'' deyip garipsese de aldırmadım.
''Balonlar güzel şeylerdir. İnsana özgürlüğü hatırlatır. Gökyüzünde süzülmeyi. Rengarenk renkleriyle de farklılıkların güzelliğini.''
''Balonlarla yetişkinler oynamaz diye biliyorum ama? ''
Affan'ın îmalı sözcüklerine cevabımı şak diye yapıştırdım. Hemde onun sözcükleriyle. ''Bana çocuk diyen sen değil miydin? Çocukça şeyler yapıyordum hani? Şimdi de balon istiyorum, olamaz mı yani?''
Hafifçe başını iki yana sallayan ve gülümseyen Affan adımlarını baloncuya doğru yöneltti. Ben de onun ardından gidiyordum. Dört balon aldığında ''10 tane daha al'' dedim kolunu parmağımın ucuyla dürterek. Bana manyakmışım gibi bir bakış atmasına rağmen dediğimi yapmıştı. Zafer yine Betül'ün.
Elimdeki balonların birini karşıma çıkan ilk çocuğa verdim. Sarışın kıvırcık saçlı bir minikti. Affan ne yaptığımı anladığında yine anlam veremediğim bakışlarından 3 numaralısını yollamıştı bana. Arabaya doğru geri dönüyorduk. Bir yandan da etraftaki küçük çocuklara balon dağıtıyorduk. Bayram bayram güzel olmuştu bu. Çocuk sevindirmek ve onların yüzlerindeki gülücükleri görmek harikaydı.
Elimde son iki balon kalmıştı. Biri mavi diğeri sarıydı. Affan mavi olanın ipini elimden aldığında ne yaptığına anlam verememiş ''Sen de mi balonlarla oynamaya karar verdin?'' deyip dalga geçmiştim.
''Belki o da olur, ama şimdilik,'' deyip durakladıktan sonra sarı balonu tutan elimi kavradı ve havaya kaldırdı. ''Balonları özgürlüklerine bırakalım. İpleri başkalarının elindeyken nasıl özgürlüğü ve gökyüzünde süzülmeyi hatırlatırlar ki? Bence bu hatırlatma eyleme dönüşmeli.''
Bir kez daha şaşkınlığa uğramış bir şekilde Affan'ın suratına bakakaldım.
'' Bir. ''
'' İki. ''
'' Üç. ''
Üç dediğinde elimdeki balonun ipini serbest bıraksam da, gözlerim onun üzerindeydi. Fazla uzun bakmıştım ve baktığımı hissetmiş olacak ki Affan da bana dönmüştü. Ayıp bir şey yapmışım gibi bakışlarımı ondan çekip yukarı doğru süzülen iki balona yönelttim. Yükseldiler, yükseldiler. Sonunda küçücük kaldıklarında yukarı bakmaktan yorulan başımı indirdim.
Sessizce arabaya ulaştığımızda olayların etkisinden kurtulamamıştım hâlâ. Eve vardığımızda da bu böyle devam etmişti. Affan ya tv izlemiş ya da telefonunu kurcalamıştı. Bense ikisinden de hoşlaşmadığımdan okuduğum kitaba sarılmıştım. Elimde kalemle, bazı yerlerin altını çiziyordum. Kitabın çoğu çiziliydi.
''Eğer ilim, 'hazmıyla' beraber gelmezse, o ilim o insanı bozar, yolunu şaşırtır.''
'' Müslümanca bir hayatı yaşantımızda geçerli kılmak için ilkin oturduğumuz çevreyi, evimizi, üst-başımızı Müslüman'a yaraşır bir kılığa büründüreceğiz, sonra da bunların etkisiyle iç olgunluğa ulaşacağız. ''
Saate bakıp artık odamdan çıksam iyi olur diye düşündüğümde 121. sayfadaydım. Hadi şunu da bitireyim, deyip dayanamadım ve devam ettim.
''...Daha derin, daha köklü bir inkılâp yapmak gerekiyor. Bu insanın, yalnız konumunu değil, aynı zamanda ruhunu değiştirmek, başka bir hale dönüştürmek icap ediyor. Nasıl olacak bu? Dünyanın omurgasına işleyen bir kelam olmalı. O kelamla konuşmalı bu insana. O kelamda avutucu bir hitap olabileceğini sanmıyoruz. Çünkü avutmada, bir çeşit kandırma saikı de gizlidir. Kalkmalı ve doğruyu, yalnızca ve yalın halde doğruyu söylemeli bu insana. Ölümün yanıbaşında olduğunu, ummadığı bir anda gelip döşüne çökeceğini bildirmeli. Yaşama sevincini bu hakikatte aramasını söylemeli. ''
Bu kadarı yeterli diye düşünüp kapattım kitabı. Sonra devam ederdim. İnip bi yemek hazırlasaydım iyi olacaktı. Hem çok şükür iyiydim bugün. Alt kata inip oturma odasına girdim. Affan uyuyakalmıştı televizyon izlerken. Televizyonu kapatıp ona döndüm. Elindeki kumandayı ucundan tutup kenarıya bıraktım. Telefonu da başının hemen yanında duruyordu. Hiç sevmezdim böyle radyasyon yayan şeylerin insanların yakınında olmasını. Ki telefonlar bu durumda 1 numaraydı. Ya cepte ya çantada ya da elde! En azından uyurken dibinde durmasın mantığı ile telefonu alıp odanın en uzak köşesindeki rafın üzerine koydum.
Dün akşam üzerimde örtülü olan battaniye şu an tekli koltuğun üzerinde katlanmış biçimde bana el sallıyordu. Onu kırmayıp kucakladım ve Affan'ın üzerine örttüm. Sıcak havalarda olmamıza rağmen Yüce Rabbim bayramda yağmur ve serinlik vermişti bize. Buna dikkat ederdim, her bayram ille bir gün de olsa, az da olsa, yağmur yağardı. Mutfağa girdiğimde önceliğim ne yapsam diye düşünmek olmuştu. Patatesli bir şeyler yapmak istemişti canım. Ya da musakka! Evet evet, canım musakka istemişti. Acaba Affan sever miydi ki? Sonra aç kalmasın?
Sever sever herhalde, kim musakka sevmez ki diye düşünüp başladım malzemeleri çıkarmaya. Sonunda musakkayı pişmeye bırakıp pilavı da yapmaya başladım. Bir de çorba yapmayı düşünüyordum ama ne çorbası yapsam? Tarhana mı mercimek mi yoğurt çorbası mı? Tarhanada karar kıldım. Sonunda yemeklerin hepsi ocağın üzerindeydi. Ben de dağınıklığımı topluyor, bir yandan da salavat getiriyordum boş durmamak için.
Telefonumun sesini duyunca adımlarımı koridora doğru yönelttim. Ayakkabılığın üstünde bırakmıştım da telefonumu. Kim arıyor diye baktım. Eylül!
+ '' Alo?''
- '' SelamunAleykum. ''
+ '' Ve Aleykûmselam. '' ile başlayıp konuştuk. Yemekleri unutmuş olmamak için aygazın başına geçtim. Bir yandan onlarla ilgileniyor bir yandan da Eylül'le konuşuyordum.
''Sen iyi misin? Sesin, konuşma tarzın falan bir değişik.''
Eylül'ün sorusu üzerine 'vay be' diye içimden geçirip tebessüm ettim. Seni iyi tanıyan dostlarının olması güzeldi. Tam cevap verecektim ki ''Bütün ev mis gibi kokmuş. Ben de rüya sanıyordum.'' sesiyle sustum. Bakışlarımı kapıya çevirip ''Karışık.'' deyiverdim sadece. Affan'ın yanında konuşamazdım ki bu konu hakkında. Çünkü konu zaten Affan'dı.
''Ayy. Affan'ın sesi mi o? Ben kapatayım da sonra konuşuruz o zaman.'' diyen Eylül cevabımı beklemeden ''Allah'a emanett!'' deyip yüzüme kapattı. 'Sen de' diye mırıldanıp telefonu masanın üzerine bıraktım.
''Musakka sever misin?''
Affan ''Sevmem mi!'' deyip sandalyenin birine kuruluverdi.
''Tarhana?''
Kafasını salladı bu kez onaylayarak.
''İyi o zaman.'' dedim gönül rahatlığıyla. Bazı insanlar bazı yemekleri sevmeyebilirdiler sonuçta. Mesela biz sülalece musakkaya bayılırdık, Ertuğrul abim hariç. Adam inat ediyor tadına dâhi bakmıyordu ki beğensin! Ve pişen yemeklerin altını kapattım sonunda. Bu sırada telefonum mesaj sesiyle titredi. Affan yine geri kalmadı laf çaktırmaktan. ''Çok meşgul birisin.''
Göz devirip Nesrin yengemden gelen mesajı açtım. Yarın sabah geleceklerini söylüyordu. Not olarak da ''Bir kahvaltını isteriz.'' yazmıştı. Tebessüm edip cevap yazdıktan sonra telefonu geri bıraktım masanın üzerine.
''Kimmiş?''
''Nesrin Yengem.''
''Hıı, tamam.''
HasbinAllah çekip tencerelerin kapaklarını açtım yemeklerin biraz soğuması için. Ve sofrayı kurmaya başladım. Yemek faslının ardından ben mutfağı toplamıştım, Affan da biriyle buluşacağını söyleyip gitmişti. Canım sıkılarak odama çıktım. Kitap okumayı tercih etmeyecektim çünkü yeterince okumuştum bugün. Defterimi ve kalemimi aldım elime. İçimden gelenleri satırlara döktüm.
''Simli, kara bir mürekkebin içinde boğuluyorum.''
...
??
...
Akşam Affan'ı saat 11'e dek beklemiştim. Yok canım, ne beklemesi; ben sadece saat 11'e dek ayaktaydım ve o saatte henüz gelmemişti. Sonunda ben de uyuyakalmıştım battaniyeme sarılıp. Sabah evin olmayan dağınıklığını toplamış ve kahvaltı hazırlamaya koyulmuştum. Ben hazırladıktan 10 dakika sonra amcamlar da gelmişti zaten. Hep beraber kahvaltı yaptıktan sonra Nesrin yengemle beraber mutfağı toplamıştık. Affan bir süre Murat amcamla oturup sonra da gitmişti. Yani her şey normale dönmüştü şuan.
Dün, Begüm bana mesaj atmış, hem bayramımı kutlamış hem de görüşmek istediğini belirtmişti. Ben de seve seve kabul etmiştim. Bugün bize gelecekti. Şuan kapı çaldığında göre gelen de Begüm'dü.
''Ben bakarııım.'' diye seslenip merdivenleri hızla indim. Kapıyı açtığımda sadece Begüm değil, Fatma da gülümsüyordu karşımda. İki güzel yürekli öğrencim. ''Hoş geldiniz kızlar.'' diyerek içeri buyur ettim. Fatma'nın feracesini, Begüm'ün de ceketini alıp askıya astıktan sonra beraberce oturma odasına geçtik.
Bir süre ''Tatiliniz nasıl geçiyor?'' sorusu üzerine konuşmuştuk. Fatma Arapça kursuna gittiğini, Begüm de bir sürü kitap okuduğunu ve sorularının cevaplandığından bahsetmişti. ''Hocam başka kitaplar da istiyorum sizden.''
Ben zaten dünden râzıydım buna. Yeter ki biri benden kitap istesin kendini geliştirmek için. Odama çıkıp kitapların arasına daldık beraber. Begüm'e üç kitap vermiştim Fatma'ya da iki.
Sohbet esnasında Begüm'ün gerçekten de ilerleme kaydettiğini fark ettim. ''Hocam size bir şey anlatacağım. Çok komik. Bir kaç arkadaşımla oturuyorduk. Kendine atesit diyen bir arkadaş bilimi öne sürerek İslâm'a laf atıyordu. Kuzenim 'Peki mucizelere ne diyeceksin?' diye sorunca, ''Mucizelerin hangisini gözünle gördün?!'' yanıtını verdi.''
Lafın burasında hafifçe kıkırdadı ve sakinleşip devam etti. ''Ben de : 'Peki sen maymunların hangisinin insana döndüğüne tanık oldun?!' deyiverdim kendimi tutamayıp. ''
Üçümüz de gülmeye başlamıştık. Böyle candan insanları severdim. Gülmemiz bittiğinde ''Kızlar siz oturun ben çayları ve kekleri getireyim.'' deyip ayaklandım. Israrlarıma rağmen bana yardım etmek için peşimden gelmişlerdi. Birinin eline kek tabağını, diğerine de çay tepsisini verdim. Kendim de çaydanlığı alıp peşlerinden bahçeye çıktım.
Güzel bir sohbetin sonunda kızlar artık kalkalım biz diyerek müsaade istemişlerdi. Yine gelmelerini tembihleyip onları yolcu ettim ve bardakları makinaya yerleştirdikten sonra kendimi yatağıma bıraktım. Telefonum sağ olsun, iki dakika sessizce düşünmeme izin vermemişti. Lakin arayanın Eylül olduğunu görünce öfkem sakinledi. ''Dün konuşamadık. Şimdi dökül bakalım.''
Kendimi ve hislerimi Eylül'e anlatmaya çalışmıştım bir saat boyunca. Lafımı hiç bölmeden dinlemişti beni. Buraya kadar her şey normaldi. Tâ ki ''Bence sen Affan'dan hoşlanmaya başlamışsın.'' diyene dek.