YT1 • Bölüm 17 •

2419 Words
Betül İlgüz *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Yok ya, bu kadar çabuk birini seviyor olamazdım değil mi? Sonuçta ne kadar olmuştu ki o hayatıma gireli? İnsan bu denli çabuk sevmeye başlayabilir miydi?  ''Bu, Eylül'ün fikri Betül. Sakin ol ve yaşamaya devam et. Neyin ne olduğunu zaten öğreneceksin.'' diyen iç sesim beni rahatlatıyordu neyse ki. ''Garip hislerin nedeni, Affan'ın yumuşamış ve odunluktan pamukluğa geçiş yapmış olması. Gerçi hâlâ 'odunvâri pamuk' olabiliyor. '' Aynen öyle iç sesim. Haklısın.  Kendimle konuşmaya son verip elimdeki boncuklara verdim dikkatimi. Kaç tane dizmiştim. 11 miydi? 10 muydu? Boncukları tekrar sayıp 11 olduğunu gördüğümde iri beyaz olanı ekledim ve bir 11 daha dizdim. Tülbent kenarı yapacaktım. Can sıkıntısını değerlendirmeliydik. Boncuklar iğnenin ince belinden geçip ipe doğru kayıyordu. Gittikçe doluyordu. Bayram biteli 5 gün olmuştu bile. Ve bu 5 günde evde tıkılı kalmıştım. Hastalık falan kalmamış, iyileşmiştim lakin yakında sıkıntıdan tekrar hasta olabilirdim. Ruh hastası falan? Affan yüzünden de ruh hastası olma yolunda ilerliyordum zaten. 5 gündür onu görmememe rağmen aklımdan çıkmamıştı. On lafımın altısında araya giriyordu. Bu duruma çözüm arıyordum. Var mıydı bilen ki? ''Betül, kapı.'' Yengemin sesiyle tekrar sıyrıldım düşünce denizimden. Puf diye dağıldı kafamın içindeki düşünce bulutu. Kalkıp kapıya doğru gitmeye başladığımda kim acaba diye soruyordum içimden. Süheyla? Begüm? Fatma? Başörtümü düzeltip aralık kapıyı açtım ve kafamı dışarıya uzattım. O gelmişti. Neden geldiğini ve neden beni çağırdığını merak ederek feracemi üzerime giydim. Terlikleri de ayağıma geçirip ona doğru yürümeye başladım.  Beni fark edince bakışlarını kaldırdı yerden. ''Rengin yerine gelmiş.''  Sözcükleri üzerine kafamı salladım. Evet, iyiydim. ''Vedalaşmaya geldim.'' diyerek devam etti bir süre durakladıktan sonra.  ''N-ne vedalaşması?'' Senden sıkıldım hazır resmî olarak evlenmemişken bu iş bitsin veya askerliğimi yapmadım zamanı geldi falan demeyecekti elbet. Neden desindi canım.  ''Değerli bir yüzük var. Onu ve bir kaç antikayı daha almak için şehir dışına çıkıyorum. Gitmişken babamın bir kaç işini de halledeceğim. En az üç hafta yokum.''  Üç hafta mı? Herhalde yüzüğün o değerli taşlarını kendi elleriyle toprak altından çıkarıp, sonra yine kendi elleriyle işleyecek ve alıp buraya getirecekti. Yoksa niye bir yüzüğü almak ve babanın bir kaç işini halletmek 3 hafta sürsündü ki?  ''Nereye gideceksin?'' ''Kahramanmaraş'a. '' Maraş; Güzel adamların memleketi. 7 güzel adamın, binlerce güzel satırı kağıtlara döktüğü şehir.  Kafamı salladım ve gözlerimi etrafta gezdirdim. Hava güzeldi bugün. Sıcak. Güneş tepede parıldıyordu. "Artık sen de beni özlersin.'' Kelimeler kulaklarıma ulaşınca kaşlarım havalanmış, bakışlarım Affan'ın suratına çevrilmişti. Özlerim veya özlemem diyemeyerek gözlerine baktım. Kahverengilerinin derinlerinde bir şeyler parıldıyordu yine.  Bakışlarını kaçırıp kolundaki saatine çevirdi. Sanırım gidecekti. ''Kendine iyi bak.''  ''Allah'a emanet ol.'' dedim ben de. Ve yanımdan geçerken durup alnıma dudaklarını bastırıp 'sen de' diyen dengesiz bir adamdan dolayı şok olmuş bir şekilde arkasından bakakaldım. Yuh. Bildiğin alnımdan öptü! Nesrin yenge nerdesin gel tut beni bak bayılıyorum! Emrivâki bir veda ve emrivâki bir buse'ye dayanamaz benim kalbim! ... ?? ... Gidecektim.  Hayır gidemeyecektim. Gidemezdim. Giderdim. Niye gidemeyeyim ki? Çünkü gidemem. Gi De Rim! Gi-de-mem Tamam tamam yeter bu kadar kelime oyunu! Gitmek istemeye pek gönüllü olmasam da gidecektim! Olay buydu.. Kendimle daha fazla tartışmama gerek yoktu. Af, hava da sıcaktı! Temmuzdaydık tabi sıcak olacaktı. Kar yağması beklenemezdi ya. Acaba öyle bir şey olur muydu ki? Evet Betül'cüm Allah dilerse Temmuzda da kar yağar lakin sen kafanı böyle şeylerle meşgul etme bence. Hiç gerek yok. Yaslanmış olduğum duvardan sırtımın temasını kesip gözlerimin uzun süredir sabitlenmiş olduğu eve doğru bir kaç adım attım ve durdum. Yine niye durdum!! İç sesimin 'Bak Betülcüm, özlemedin mi onları. Öyleyse git de bi kokularını, anılarını tazele. Hadi güzelim.' tesellisiyle 'Özledim ve gidiyorum!' diyerek içimden milli marşlar çaldım ve sonunda eve doğru hiç durmadan otuz adım atarak rekor kırdım. Sonucundaysa zafer yine benim, yine benim. Eğer eve girdiğimde suratıma yerleşen ifade, o yerleştiği yere mıhlanmasaydı zafer gülümsemesi bile verirdim etrafa. Lakin o şuan geri plana atılmıştı, zaten ben anılar denizine daldıkça da unutulmuştu çoktan. Hava kararana dek evde kalmıştım ve zamanın farkında bile değildim. Yalnızca ezan sesiyle yerimden kalkıp namaz kılıyor, yine kendimi bir anının kollarında buluyordum. Kendimi anıların kollarında buluyorum dememe aldırmayın, 4-5 yaşımdaki anıları hatırladığımdan değildi bu; fotoğraflar sayesindeydi. Abimin çok az fotoğrafı vardı ve nedenini merak ediyordum. Acaba bir yerdeydiler de ben mi bulamamıştım? Henüz abim 2 yaşında ben de bebekken çekilmiş fotoğraflar vardı. Ama en fazla abim 4 yaşındaydı fotoğraflarda. Neden sonrası yok? Kaza, abim altı yaşındayken yediye girmek üzereyken olmuştu oysaki. İki buçuk yıl nereye gitmişti? Tek tük vardı... Bu, beynimin bir köşesine yazılsa da o an için yerini yeller alması uzun sürmemişti.  Telefonum beni soyutlanmış olduğum ortamdan çekip almıştı. Elimdekileri kucağıma koyup çantama uzandım ve amcamdan gelen çağrıyı yanıtladım. Yarım saat içinde beni almaya geleceğini söylemişti. Telefonu kapatıp etrafa bakındım. Bir zamanlar abime ait olan odada, yerde oturmuş bağdaş kurmuştum. Sırtım abimin üzeri naylon örtülü yatağına yaslıydı. Kucağımda annemin tülbenti, babamın tişörtü, ağabeyimin minik lacivert gömleği vardı. Etrafta fotoğraflar yığılıydı. Her yana dağılmışlardı. Ve bir kaç da Cd parlıyordu. İçlerinde videolar vardı.  Fotoğrafların bir kısmını ve CDleri ayırıp çantama koydum. Tabiki de odamda, çekmecemde en az kırk fotoğraf vardı. Ama olsundu, bunları da onların arasına katardım. Hem abimin bir kaç fotoğrafını Fatih abim istemişti. Ona verecektim. Nedenini merak ediyordum. Sormayı unutmasaydım bari. Feracemi giyip çantamı elime aldım. Ah! Bi bu eksikti. Çantamdan yere dökülen fotoğrafları geri koydum. Biri dikkatimi çekmişti fazlasıyla. Fotoğrafta kursa gidiyorduk muhtemelen. Okul yaşında değildik çünkü. Hatta ben hiçbir yere gitmiyordum. Sırtında çantası olan abim gidiyordu. Yok yok, Fatih abimdi o. Çözememiştim. Çok benziyordu bu fotoğraf ikisinin de küçüklüğüne. Hangisi olduğunu sormam lazımdı anaanneme. O bilirdi. Çünkü fotoğraf anaannemin eski evinde çekilmişti. Ve kesinlikle çok şirindi. Tebessümle bağrıma bastım onu ve çıktım evden. Eve döndüğümde, o fotoğrafı telefonumun ekran resmi yapmam uzun sürmemişti. Yatsıyı kılıp ailemin ruhuna Yasin okuduktan sonra yatağıma girip büzüşmüştüm. Kaç günümü almıştı oraya gitmek için cesaretimi toplamam. Affan gittikten bir gün sonra karar vermiştim. Dört gün boyunca cesaret edememiştim. Yani bugün beşinci gündü. Demek ki Affan da gideli 6 gün olmuştu. Hiç de arayıp sormamıştı. Aa ama hakkını yemeyeyim, whattsapptan mesaj atmıştı gittiğinin ikinci günü. Hem de ne diye!  ''Özlersen bakarsın.'' yazıp yine tüm ukalalığını ortaya koyarak. Tabi hemen üstünde de 3 fotoğraf vardı. Bayramın son günü çekildiğimiz fotoğraflar. İlki normaldi. Yanyana duran ikimiz. İkincisinde Affan'ın kolu omzumda şaşkınca ona bakıyordum. O da bana bakıyordu ama benim gibi aptal görünmüyordu suratı. Hatta hafif tebessümlüydü. Bense şaşkın bir aptal gibiydim, onun her zamanki yakışıklı yüzü ve duruşu aksine. Son fotoğrafta da gittiği bir antikacıda çekildiği öz çekim vardı.  Affan babasının ne işini halledecekti acaba? Babası demişken, babasının adı Mustafa'ydı; tıpkı benim babamın adı gibi. Belki bana babalık da yapardı? Aydan hanımın aksine daha iyi davranıyordu bana. Anaannem hep 'kaynatalar gelinleri daha çok sever' derdi kaynanalarla kıyaslayıp. Bakacak, görecektik. Tabi bizimkisi pek normal bir evlilik dönemi değildi ya neyse. Her zaman yaptığım gibi yine düşüncelerle boğuşurken uyuyakaldım. Zaten ne amcam ne yengem ilişmemişti hiç bana tüm akşam. Kendimle bırakmışlardı beni. Ertesi sabah, namazdan sonra uyumuştum ta ki Eylül saat sekiz buçuk civarı beni arayana dek. Uyku mahmuru gözlerimi aralayıp telefonu açtım. ''Efendim Eylül?'' '' Betül! Affan istagram hesabını mı sildi??!'' Seslice bir Bismillahirrahmanirrahim deyip uykulu gözlerimi belerttim. ''Eylül sabah sabah bunun için mi beni uyandırdın gerçekten?''  Ağlamaklı çıkan ses tonum üzerinde hiç etki yapmamıştı anlaşılan. ''Ya kızım, bulamadım. Gir bir de sen baksana. Nolur hadi. Çabuk ol.'' Gözlerimi devirdim. ''Napacaksın sen Affan'ın i********:ını Allah aşkına!?'' ''Yanımda Tuğçe var, bizim liseden. Çok merak etti çocuğu, evleneceğini öğrenince--'' ''Nasıl söylersin!'' nidasıyla istagrama girdim ve ismini arattım. Yoktu. ''Ağzımdan kaçtı.'' Derin bir nefes çekip sakinleşmeye çalıştım. ''Affan'ın şuan hiç bir sosyal medya hesabı bulunmamakta Eylül Önder.'' '' Hadi yaaa.'' çeken Eylül'e içimden 'oh olsun' lar yağdırdım. Hem silmemiş olsa bile söylemezdim. Neden bakacaklarmış Affan'ın fotoğraflarına canım? ''Sonra görüşürüz. Tuğçeye selam söyle. İyi uykularrr.'' Uzattığım r harfi son bulduğunda telefonu komidinin üzerine bırakıp yatağa girdim tekrar. Pikeyi başımın üzerine dek çeksem de tekrar uyuyamamıştım. Tabi bu süre içinde Eylül'e 'inşAllah seninde uykuların bölünür' gibisinden bir kaç cümle armağan etmiştim bolca. Tamam, belki beddua kötü şeydi ama napayım yani. Aman canım, alırım bi helallik cırcır böceğimden. Hem bizim aramızda böyle şeylerin sorunu olmaz. Affan Yılmazkaya *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Sıkıntıyla kaçıncı uflayışımdı, bilmiyordum. Yediden sonra saymayı bırakmıştım. Evet, yedi. Yetmiş tane saydım falan deyip hava atamam. 70 nefes sayamayacak kadar tembel, kaç derin nefes alıp sıkıldığımla ilgilenemeyecek kadar da umursamazdım. Uzun süredir buradaydım. Bu son haftamdı. Babamın işleri hallolmuştu. Yüzüğü ve bir kaç takıyı daha almıştım. Lakin işim bitmemişti. Yarın buradaki bir kaç arkadaşla buluşacaktım. Ertesi gün de eskiler değerlidir adlı altıncı maddeme uyarak, çarşıda gezerken ara sokaklarda rastladığım Muhsin amcanın kilimci dükkanına uğrayacak ve bir kaç parça değerli dokumayı alacaktım. Bir sonraki gün de eve dönüş. Tabi bunlar plandı. Kader neyi takdir ederdi, orası muammaydı. Telefonumu bir umut elime alsam da arayan soran veya mesaj atan yoktu. Sosyal medya hesaplarını da silmiştim, gezinecek sayfalar da gitmişti. Bir tek w*****p kalmıştı. İnterneti açtığımda orası da bomboştu. En üstte Hilal, hemen altında da Betül vardı. Onlarla konuşmuştum en son. Gerçi Betül'le konuştuğum söylenemezdi. Salakça bir içgüdüyle ona 'özlersen bakarsın'lı 3 fotoğraf atmıştım. Böyle bir şeyi daha sonra yapmamış olmayı istesem de çok geçti artık. Görmüştü. Cevap vermemişti. Aslında ilk başta 'yazıyor' kısmı hareket hâlindeydi. Dört dakika boyunca böyle sürmüş, ben ''Roman mı yazıyorsun be kızım'' diye içimden geçirirken, interneti kapatıp çevrimdışı olmuştu. Ben de son görülmeyle baş başa kalmıştım.  Bak işte, girdi yine aklıma kız! Girme ya. Girme. Bi kere girdi mi birdaha zor çıkıyor sonra. Zaten her şeyde de ille onu hatırlatacak bir kısım oluyor. Yoksa ben mi her konuyu ona götürmekte başarılıyım? Belki de. Ama bu son bulmalıydı. Amacım dışındaydı onu sevmek. Yani, tabiki severdim ama böyle bir sevgi türü değildi planladığım. Aman işte. Kısacası kendimi tutamayıp ona yakın davrandığım zamanlar gibi yapmayacaktım bundan sonra. Mesafemiz olsun arada ki boyumuz posumuz bi belli olsun. Ne saçmalıyorsun oğlum ya. Belli boyun da posun da. Kız sudan çıkmış balık gibi şaşkınlıkla donuyor her bi temasta, lafta, tebessümde. Onun için yeni olan şeyler bunlar , daha fazla zorlama istersen. En iyisi ben kendimle didişme işlemine son vereyim. Mesela başka şeyler düşüneyim. Mesela..Acaba Betül neden Fatihle bu denli yakın göründü bana? Ya da Betül... Ay ben senin Betül'üne be Affan! Hop hop.. Betül'e laf yok. Suçu kendinde ara. Ne isimmiş be arkadaş? ! Yok muydu bize kişileri unutturacak bir ilaç, yöntem? Bazen bazı insanları unutmayı cidden istiyordum. Hatta bazen, annemi bile! Bir insan nasıl bu kadar-- her neyse. Bu konuda konuşmayacaktım. Daha fazla moral bozmaya niyetim yoktu.  Karnımdan gelen gurultu sesleriyle odadan çıktım ve asansöre yöneldim. Giriş katında asansörden inip otelden ayrıldım. İki haftadır yemek yediğim aynı mekâna girip 19 yaşlarındaki genç garsona selam verdim ve önce sıcak bir çorba içmek istediğimi söyledim. Çocukla tanışmıştık. Dört gün üst üste aynı yere günde iki kez geldiğimden olacak ki, merak edip sohbet konusu açmıştı. Harun'du ismi. İyi biriydi tanıdığım kadarıyla.  Önüme çorbayı koyup etrafa baktı. Tek tük kişi olduğundan olacak ki, rahatça karşımdaki sandalyeye oturdu. ''Ee abi. Ne zaman gidiyorsun?'' ''Gitme zamanımı mı gözlüyorsun?'' deyip güldüm.  ''Yok be abi. Daha ne kadar seninle sohbet edebiliriz, onun hesabını yapıyorum. Tanımadığın birine derdini ve düşüncelerini anlatmak bana daha iyi geliyor. Çünkü seni tarafsız bir şekilde yorumluyor karşındaki. Sana son son bir şeyler anlatacaktım. Sohbet etmek güzel.'' Harun biraz deli dolu bir gençti. Ama delikanlı çocuktu hani. Becerikli, zeki, komik ve bilgili. O dört günün ardından bana neden sürekli dükkana gelip de yemek yediğimi sorma tarzından da anlaşılıyordu.  ''Abi hayrola, yengeyle aran mı bozuk? Dört beş gündür buradasın.'' demişti yahu çocuk. Daha ne kadar açık sözlü ve sıcak kanlı olabilir ki ?  Dokuz günüm dolduktan sonra da yavaş yavaş havadan sudan konuşmaya girmiş, şimdi üçüncü hafta, üçüncü gün, buraya geldiğim toplam 17. gün, 30. kez, böyle rahat olması o'nca normaldi. Bence de çok garip değildi. Ben de ciddi bir adam değildim çünkü.  ''Dört gün daha konuşuruz o zaman.'' ''Ah be. Dört mü!? Abi sen biraz daha kalsana buralarda.'' ''Oldu, hemen bi üç haftalık rezervasyon daha yaptırayım otele. Sonra memlekettekiler beni tanışıklıktan reddetsin.'' ''Abi kalsaydın be..'' ''En yakın arkadaşımın düğünü var be Harun. Hem daha kendim resmi işlemler için nikah tarihi almadım. Güya ramazandan sonra evleniyordum.''  Cümlem üzerine içimden güldüm. Ben bu gidişle resmi nikahı zor yapacaktım. ''Düğüne beni de çağırmazsan bozuşuruz.''  ''Çağırırım tabi de, taaa Maraş'dan senin düğüne gelirim der misin bilmem.'' ''Gelirim ben, merak etme.'' '' İyi hadi bakalım. Göreceğiz.'' Sohbet uzayıp bu kez Harun'a gelmişti konu. Ordan ülkenin gezilecek yerlerine. Doğal güzelliklere. Futbola. Siyasete. Daldan dala atlamıştık konu olarak. Önümüzdeki iki boş çay bardağına gözlerimi dikip ne konuştuk be diyerek kafamda hızlı bir özet geçtim. Artık kalksam iyi olacaktı. Hava kararmıştı. Harun'a veda edip otele geri dönmek üzere yol aldım. Ezan sesini duyunca otelden evvel camiye gitsem daha iyi olur fikriyle sola dönüp yolun karşısına geçtim. Namaz iyi gelirdi. Namazdan sonra da uyurdum zaten. ... ?? ... Dükkandan çıkıp arabaya doğru yol aldım. Antikaları bırakmış, eve dinlenmeye gidecektim. Henüz yeni gelmiştim. Uzun yol da insanı yoruyordu. Arabayı uykum geldiğinde müsait bir yere çekip uyumuş, sonra yola devam etmiştim. Tıpkı giderken yaptığım gibi. Gelir gelmez yine bir telaş ve koşuşturma olacaktı Kutay ve Bahar'ın düğünü dolayısıyla. Kısacası ruhen ve bedenen yorgun geçen bol zamanım olacaktı.  Sahi, en son Kutay'la konuştuğumda 'dönünce haber ver damatlık için karar vermeme yardım edeceksin.' demişti. Ne önemi vardı takım elbisenin renginin? Umursamazdım bu konuda. Her neyse, deyip telefonumu çıkardım ve Kutay'ı aradım.  'Düğün olacak sen ortada yoksun. İnsan son haftalar arkadaşının yanında olur.' demesiyle bana haklı bir azar yedirttikten sonra 'Bir iki saat dinlen sonra hemen yanıma gel' emrini verdi. Ben de boynum bükük kabul ettim. Haklıydı çocuk. Fazla haklıydı.  Bu arada, yarın düğüne Betül'le gidecektim. Ona haber versem iyi olurdu. Mesaj atmayı tercih ederek bi işlemi tamamlayabilirdim.  Gönderilen; Betül  Yarın seni alayım düğün için?  Telefon zaten elinde olmuş olacak ki hemen yanıt geldi.  Gönderen; Betül  Amcam getirecek. Orada görüşürüz. Teşekkür ederim.  Mesajı yazıp telefonu yan koltuğa bıraktım.  Gönderilen; Betül  Peki. Görüşürüz  Artık biraz dinlenebilirdim sanırım.  ... ?? ... ''Bence sen Bahar'ın dediğini yap abicim. Kadınlar en iyisini bilir bu konularda.'' Kutay kötü bakışlarını bana yöneltip ofladı ve içinden 'sabır yahu' gibisinden bir şeyler mırıldandı. Bahar da benden cesaret alıp konuştu tekrar. Telefondaydı şuan. Hoparlörde bizi dinliyordu. ''Siyah takımı giy Kutay.'' '' Sevmiyorum işte bu siyah takımı.'' Bu kez ben sabır çektim sessiz olma çabasından yoksun bir tane. ''Oğlum düğün günü geldi hâlâ hangi takımı giysem derdindesin. Önemli olan üzerine giydiğin değil yüreğine giydiğin. Hadi artık yeter, bıktım, giy şunu.'' Sonunda kendimi tutamayıp içimi boşaltmıştım. Kutay da elmecbur bana hak vererek siyah takımı üzerine giydi. Hayır yani neyine inat etmişti ki? Yakışmıştı işte.  ''O zaman artık yola çıkabiliriz. Çok şükür Ya Rab!'' deyip ellerimi yüzüme sürdüm amin yaparcasına.  Kutay'ın ensesine bir tane geçirdim ve ''sana kalsa seneye anca giderdik'' tarzında bir ahlanmayla Bahar'ı almak üzere yola çıktık. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD