Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Gelin odasından çıkıp salonun ortasına doğru yol aldım. Arkada sessizce çalan fon müzik ortama durgunluk ve sıcak bir hava katıyordu. Yine de bunalmıştım. Biraz hava almam lazımdı. Adımlarımı çıkışa doğru yönelttim. Gökyüzündeki bembeyaz bulut kümelerine doğru yaklaştıkça huzur bulmuştum. Lakin bir aralık bakışlarımı aşağı indirince vücudumdaki reaksiyonlar huzurlu işleyişlerini kaybedip karmaşıkça eyleme geçmeye başladılar.
Tüm hücrelerim 'o gelmiş' , 'bak karşında' , 'şuan sana doğru dönüyor' diye tek tek nidalar atıyorlardı. Ve işte bakışlarımız birbirini buldu.
Aramızdaki mesafe ben nasıl olduğunu çözemeden kapanmıştı. Onu görmek beni bir yandan rahatlatmış diğer yandan da heyecanlandırmıştı. Üç haftanın ardından karşımdaydı. Belli ki düğünden önce tıraş olmuştu. Lakin o çok sevdiğim sakalları hâlâ yerindeydi, sevdiğim şekilde. Boş boş bakmayı bırakıp konuşmam gerektiğini bilsem de ne diyeceğime karar verememiştim. Kollarımı iki yanımda zor tutuyordum aksi takdirde isyan edip çoktan Affan'ın boynuyla dost olacaklardı. Oysa ben hiç de özlememiştim ki! Suç iç güdülerimdeydi.
'' Gelmişsin.'' diyebildim sadece. Tabi gelecekti, en yakın arkadaşının düğünüydü. Ayrıca bana düğün için sabah seni alayım diyen bir insan neden gelmesindi? Kafasını sallayarak cevap verdi. Konuşmadı. İnsan bir hal hatır sorar. Konuşmamaya and içmiş gibi öylece bakıp ardından gözlerini kaçırdı. Ne yapmıştım şimdi ben ona?
''Oo Affan. Naber ya?''
İkimiz de konuşamadan, bir başka kişi konuşmuştu. Bakışlarım reflekse konuşan kişiye kaydı. Hemen ardından geri çevrildi. Muhtemelen Affan'ın arkadaşıydı. Ben yanlarından sıvışmış bahçeye doğru çıkıyordum, Affansa benimle konuşmamasının aksine onlarla koyu bir muhabbete dalmıştı. Pis hain. İnsan hiç mi nasılsın demez, hâl hatır sormaz? Belki bir şey geldi başıma sen yokken? Ben sana ne yaptım da böyle davranıyorsun? Alnımı öpüp giderken iyiydi ya! Şimdi ne oldu? Acaba mesajına cevap vermedim diye mi kızdı? Yok canım, saçma. İnsan bunun için kızmaz. Kızmamalı. Kızabilir. Ama ne diyecektim yani ki? 'Tamam özlersem bakarım' mı?
'' Betül!''
İsmimin seslenildiğini duyunca kafamı kaldırdım. Hilal'in ne işi vardı ki burada? Belki o da tanıyordu Bahar'ı ve Kutay'ı. Niye tanımasın ki sonuçta süt kardeşinin en yakın arkadaşları.
Hilal yanıma ulaşıp kollarını boynuma doladı ve ''Selamünaleyküm'' dedi. Şaşırarak gülümsedim ve selamını aldım. Kısa bir hal hatır faslından sonra 'sen iyi değilsin hayrola ne oldu?' cümlesini duyunca bakışlarım az önce Affan'ın durduğu yere kaydı. Yoktu.
'' Hiç.'' ile geçiştirdim. Bana 'daha sonra görüşeceğiz.' bakışlarını yollayıp koluma girdi ve içeriye doğru yürümeye başladık.
Hilal'in üzerindekilere baktım. Elbise giymişti. Elbise kalın askılıydı, dizlerinin altından aşağı dökülüyordu pileler. Boynundaki minik su damlalı kolyesi gözüküyordu. Topuz yaptığı saçlarının bir kaç tutamı dışarıdaydı ve dalga dalga kıvrılmıştı. Saçı topuz olduğu için boynu dikkat çekiyordu. Makyaj olarak sadece hafif bir parlatıcı sürmüştü dudaklarına. Çok şık ve sade görünüyordu.
İçeriye girdiğimizde Affan, gelin masasına yakın bir masanın başında dikiliyordu ve Hilal de beni oraya çekiştirmişti. Kolumdan çıkıp ''Benim biriciğim mi gelmiş.'' diyerek Affan'ın boynuna sıkıca doladı kollarını. Affan da ona sarıldı. Sarılsın canım, sonuçta kardeşi. Hilal'i kıskanmadım tabii. Sadece benle konuşmazken ona karşı normal olmasından dolayıydı bu içimi kemiren his. Bir süre gülücüklerle sohbet ettiler. Ben de yanlarında dikildim ve onları izledim. Arada bir de etrafa bakıyordum.
''Şu üzerine doğru bir şey giyseydin ya. '' sesiyle ne oluyor anlamak için Affan'a baktım. Hilal'e elbisesini işaret ediyordu.
''Saçma saçma konuşma. Yanımda kıyafet taşımıyorum!''
Evet. Dakika bir gol bir. Hemen ufak bir tartışma.
''Ben anlamam. Gelen geçen görüyor seni bu halde. Ben birini sana baktığı için yumruklamadan evvel ne yap et üzerine usturuplu bir şeyler geçir.''
Hilal gözlerini devirip, astığı suratıyla etrafa baktı. Affan da söylenmeye devam etti. ''Zaten ben ilk iş olarak o kıyafetleri ayıklayacağım, hiç merak etme sen.''
Nedensizce tebessüm ettim. Sanırım Affan'ın sözleri dolayısıyla. Kısa giydirmiyor beyefendi. Vay be, aferin. Böyle devam. Ama sert kullanarak olmaz bu işler Affan bey. Güzellikle açıklayacaksın. Nedeniyle birlikte. Üslup hatalı.
''Gidiyorum ben!'' diyen Hilal kızarmış gözlerini Affan'dan çekip bana yöneltti ve 'görüşürüz' deyip yanımdan geçti gitti. Şaşkınlıkla biraz durakladıktan sonra Hilal'in peşine gittim. Lavabonun önünde onu durdurmayı başarıp önüne geçtim. Gitmemeye ikna ettikten sonra 'sen Affan'a aldırma, bugün uyuzluğu tuttu' deyip çantamı açtım. ''Başımdaki örtü bazen kayıp sinirimi bozuyor, ben de yine kayarsa değiştiririm diye yanımda şal getirmiştim.'' deyip siyah şalımı ellerimin arasına aldım. Ardından ona uzattım. Minnettar gözlerle bana bakıp şalı aldı ve lavaboya girdi. Aynanın karşısında düzeltecekti muhtemelen üstünü başını.
Onu beklemek yerine içeriye doğru gittim. Affan aynı masadaydı fakat bu kez oturuyordu. Ona doğru yaklaştım. Aramızda iki masa vardı ki önüme çıkan bir bedenle durdum. Siyah takım giymiş beyefendi önümden çekilmeyi reddedercesine durduğu için bakışlarımı kaldırdım ceketin düğmesinden suratına doğru.
''Geçebilir miyim?'' dedikten sonra yeşil gözlerinden ayırdım gözlerimi.
''Biraz konuşabilir miyiz?''
Kibarca sorduğu soru karşısında kaşlarımı çattım. Ardından acaba beni tanıyor da bir şey mi diyecek diye düşündüm ve 'hemen insanların niyetlerini kötüye yorma' diyen iç sesime hak verdim.
''Ne hakkında?'' deyiverdim.
''Az önce sizi ve yanınızdaki arkadaşınızı gördüm de. Hilal'i.'' dedi ve durakladı. Sanırım Hilalle ilgili bir şey diyecekti. Belli ki Hilal'i tanıyordu.
''Evet?''
'' Şey, aslında olay Hilal ile ilgili değil. Ben diyecektim ki numaranızı alabilir miyim görüşmek için?''
Evet sayın seyirciler. İyi düşünmek de bir yere kadar. Gözlerimi Affan'a kaydırdım. Adama bak ya! Resmen oturmuş bizi izliyor.
'Gördüğüne göre gelir şimdi' diye kendime cesaret yüklemesi yaptım. ''Hayır.'' deyip kısaca kestirip attım ve yandaki sandalyeyi çekip geçmek için kendime yol açtım. İki adım sonra yine karşımdaydı, o ayrı mesele.
''Hemen cevap vermeseydiniz. Düşünün isterseniz biraz.''
Ya sabır çektim ve tekrar Affan'a baktım. Kusura bakmayın ama sıkıntılı halimi gördüğü halde orada oturan kişiye ben ancak 'duyarsız gıcık' derdim. İnsan bir gelir ne oluyor diye değil mi? Hilal'e bakarlar diye bağırıyor, bana bakmayı değil de görüşmeyi teklif eden ve konuşmaya çalışan adama karşı hiç bir halt etmiyor! Biri kardeşi, biri de dinen nikahlısı! Ah tabi, pardon! Ben unutmuşum; daha neden benimle evlenmeyi istediğini bile bilmiyorum ki! Söylenmeye ne hakkım var!
Düşüncelerim üzerine dolan gözlerimi kaldırdım, ''Kusura bakma renkli gözlü erkeklerden pek hoşlanmıyorum.'' deyip kendi cümleme güldükten sonra şaşkın çocuğu orada bıraktım ve adımlarımı dışarıya yönelttim. Muhtemelen deli olduğumu düşünüp benimle konuşmaya çalıştığına pişman olmuştu bile. Şimdi ben de şu banka oturup kendimle dertleşecektim.
İnanmıyorum! O kadar da değil! Çocuk kendisi deliydi herhalde ki ''lens takabilirim'' diyerek arkamdan seslenmişti. Önce sinirden güldüm sonra da yöneldiğim banka arkamı dönüp çocuğa doğru döndüm.
''doğal olmadıktan sonra ne önemi var, hem ben psikolojik sorunları olan biriyim; bence bulaşma'' demek üzeriydim ki delici bir çift kahverengi öfkeli gözle karşılaştım. Tebrikler! Affan beye yılın ödülü verilmeliydi. Mıhlandığı sandalyesinden kalkıp buralara kadar gelme zahmetinde bulunmuşlar kendileri!
Çocuğa öfkeli bir bakış attım. Ardından Affan'a o öfkeli bakışımın bilmem kaç bin katını yolladım. Lakin aralarına biraz kırgınlık karışmıştı Affan'a giden bakışların. İkisi de ne halleri varsa görsün diye düşünerek uzaklaştım oradan.
...
??
...
Peşime gelmemişti. Gelse de bulamazdı. Zaten bulamasın istemiş ve sessiz sakin bir yere gitmiştim. Yarım saat oturduktan sonra Bahar'a bir görünmem gerektiğini kendime hatırlatıp zor da olsa salona geri dönmüştüm. Bahar'ın yoğun istekleriyle fotoğraf çekilmeyi kabul etmiştim. Affan ortalarda yoktu. Fakat fotoğraf sırasında gelmişti. Ben Bahar'ın yanındaydım o da Kutay'ın. Bahar için tebessüm etmiştim.
Çok güzel olmuştu. Gördüğüm en tatlı gelinlerden biriydi. Rabbim nazarlardan saklasın. Yakışıyorlardı da Kutayla.
Fotoğraf işi hallolduktan sonra özellikle Affan'a bakmamaya gayret edip Baharla Kutay'ı bir kez daha tebrik ettim ve salonun en arkalarına doğru hızlı adımlarla yol aldım. Düğün boyunca da onu görmedim.
Saat onu geçiyordu amcamı aradığımda. Beni almasını istemiştim. Sağ olsun kabul etmişti o da her zamanki gibi. Yaklaşık yirmi dakika sonra amcam mesaj atıp kapıda olduğunu söylemişti. Çantamı boynuma asıp on yaşlarında bir çocukla konuşan Bahar ve Kutay'ın yanına gittim. Veda edip güzel dualarda bulunduktan sonra arkama dönüp Hilal'e doğru yürümeye başladım. Etrafa bakınıyordu birini ararcasına. ''Hilal ben gidiyorum.'' deyip tebessüm ettim.
'' Biz bıraksaydık seni. ''
'' Yok, amcama haber verdim o geldi. Hadi vedalaşalım.'' deyip sıkıca sarıldım ona.
'' Şalını getiririm birdahaki gelişimde. Ya da Affan'la gönderirim.''
'' Sorun değil, sende de kalabilir.''
'' Yok yok, ulaştırırım ben sana.'' deyip gülümsedi.
Gülümsemesine karşılık verip ''Görüşürüz o zaman.'' dedim ve hemen yanımdan gelen sesle irkildim.
''Nereye? Ben bırakırım seni.''
Ya tabi, yarı yolda bırakırsın sen anca beni dememek için kendimi tutup ''Amcam almaya geldi.'' dedim monoton bir ses tonuyla. Karşılık beklemeden ortaya 'iyi akşamlar' sözcüklerini attım ve hızlı adımlarla dışarıya doğru yol aldım. İnanmıyorum! İnanmıyorum! Nasıl tutmuştum ben kendimi!! Keşke tutmasaydım da Affan'a bağırıp çağırsaydım. İçim daha rahat olurdu.
Arabaya kendimi zor atmıştım tabiri caizse. Yolda biraz amcamla sohbet ettik. Eve varınca da namazımı kılıp defterimin başına geçtim. Yazacaktım. Düşünüyordum. Kalem elimdeydi lakin yazmaya değer bir şey bulamamıştı. Basketbol sahasındaki zaman ve balonları gökyüzüne saldığımız anlar aklıma gelmişti bir aralık. İşte o zaman kavuşmuştu mürekkebim satırlara.
Cumartesi
06.08.2016
Şimdi fileden girmez oldu,
Özgürlüğüne bıraktığımız uçan balonlar.
...
??
...
''Ahaaa. Bana bak anne! Baba bak nasıl sürüyorum atımı! ''
Abim bağırıyordu kahverengi saçlarını eliyle geri atıp. Atlı karıncanın üzerindeydik. Beyaz bir attaydı. Beyaz atlı prensim benim..
Arkasındaki kahverengi atta da ben vardım. Kameranın arkasından annemin sesi geliyordu. ''Osman! El salla!'' Bunun üzerine abim kameraya el salladı. ''Betül sen de el salla kızım!'' Ve ben de ellerimi havaya kaldırıp iki yana salladım.
Babamın sesi duyuldu, anneme hitaben. ''Buradan sonra da Murat abimlere gideriz olur mu Emine'm.''
''Olur, gidelim. Hem çocukları özlemişlerdir.''
Ve atlıkarınca duruyor, video bitiyor.
Son yarım saattir yaptığım gibi biten videonun yerine yenisini açıyorum. Düğün salonu. Minik abimin yanında ben. Annem ikimizi sahnenin ortasına doğru itiyor. Babam da kameraya çekiyor. 'Hadi dans edin bakalım' diyor babam ve annem. Abimle etrafımıza bakıp, onlar gibi yapıyoruz. Ve dans etmeye başlıyoruz. Babam bizi bir süre ''prensim ve prensesim'' diyerek çektikten sonra kamerayı anneme yöneltiyor. ''İşte bu da kraliçem.'' diyor. Annem gülüyor ve elini kameraya uzatıyor. Kamera yer değiştiriyor belli ki. Sallanan ekran önüne babamın görüntüsü beliriyor. ''Bu da benim sevgili kralım.'' diyor annem. Biz dans etmeyi bırakıp ikisinin de ayaklarına sarılınca ufak gülüşmelerden sonra bu video da son buluyor.
Diğerini açmak istediğim sırada odaya yengem girdi. Aklıma gelmişken telefonumu alıp ekran görüntüsündeki fotoğrafı yengeme gösterdim. ''Yenge, bu Osman abim mi yoksa Fatih abim mi?''
Yengem bir süre kararsızca fotoğrafa bakıp düşündükten sonra ''Abin olması lazım.'' dedi.
''Osman abim?''
'' Evet. ''
Kafamı sallayıp teşekkür ettikten sonra bakışlarımı tekrar telefonun ekranına kaydırdım. Eylül mesaj atmıştı.
Gönderen; Cırcır Böceği'm
Bu cuma size geliyoruz nasipse!!♡
İşte bu güzel bir haberdi.
Gönderilen; Cırcır Böceği'm
Dört gözle bekliyorum! Gelin inşallah!:))♡
İnsanları bazen isimleriyle bazen de beynimdeki yer etmiş sıfatlarıyla kaydediyordum telefona. Bu hafta Eylül yazıyorsa haftaya Cırcır Böceği'm yazabiliyordu. Garip huylarım.
Cuma günü geleceklerse daha bugünle beraber 4 gün vardı gelmelerine. Bu süreçte sıkıntıdan patlamamak için Süheyla ile görüşmem lazımdı tekrar. Onu özlemiştim! İki gündür kendimi bir şeylerle meşgul etmiştim. Affan'a çok yer yoktu beynimde. Pazar günü bol bol kitap okuyup Rasim Özdenören : Müslümanca Yaşamak'ı bitirmiş ve başka bir kitabın diyarlarına dalmıştım. Kitap harika bitmişti ama. Her satırı ayrı harikaydı ya zaten.
İşte kitabın son paragrafı :
İmam Gazali söylüyordu: ''Ömrün bitmiş, fakat sen yalvarmış yakarmışsın, sana bir gün daha verilmiş; işte şimdi öyle bir günde bulunuyorsun, öyle bir günde ne yapacaksan, her gün aynı gayretle o işe sarıl, öyle çalış, öyle ibadet et, öyle yaşa. ''
Bu adamın kitaplarına bayılıyordum. Daha okumadığım bir çok kitabı vardı ve okumam lazımdı inşallah. Pazartesi günüm ise Kur'an okumak, meal okumak ve film izlemekle geçmişti. Cennetin Rengi adlı bir filmi izlemiştim. Kör bir çocuğun hikayesini anlatıyordu. Muhammed. Çocuk, yani Muhammed, 'Allah'ı bulana dek her yere dokunacağım' diyordu. Dokunacağım demesinin sebebi, görememesiydi. Dokunarak, duyarak ve hissederek anlam katıyordu her şeye. Görebilen bir çok insandan çok daha erdemliydi Muhammed. Ve, Allah'ı buluyordu.
Filmi Eylül'e söylemiştim izlesin diye. Ve Süheyla'ya da. Süheyla zaten izlemiş daha önce. Hatta bana bir başka film de önermişti Kaplumbağalar Da Uçar diye. Bir ara bakacaktım o filme de. İki günüm böyle geçmiş, Salı gününe gelmiştim. Bugünüm de videolarla geçiyordu. Hava kararmıştı. Amcamın işten gelmesine az kalmıştı. İki buçuk saatim videolara gitmişti. Henüz iki videoyu izlememiştim çok uzunlar diye. Kalkıp mutfağa yöneldim ve sofra kurmaya başladım. Asiye Halam'ı uzun zamandır görememiştim. İki haftadır izindeydi. Memleketine gittiği için ziyaret de edemiyordum. Neyse ki o da gelecekti Perşembe günü. Sofra kurma işlemim tamamlandığı sırada yengem girdi mutfağa. ''Beni de çağırsaydın, yardım ederdim.''
''Olsun yenge, zaten iki dakikalık iş.''
Kapı sesiyle konuşmamız bölündü. İkimiz de mutfaktan çıkıp koridora yöneldik.
'' Hoş geldin Murat. ''
'' Hoş geldin amca. ''
'' Hoş buldum Nesrin. ''
'' Hoş buldum kızım. ''
Kızım diyen ağzın bal dolsun emi amca! Gel de adamın yanaklarını sıkma!
''Sofra hazır. Elini yıka gel.'' dedi yengem ben amcamın ceketini asarken.
''Tamam siz oturun geliyorum.''
...
??
...
''Yaa çok güzel bir filmdi.'' dedim. Surat ifadem ne haldeydi bilmiyordum. Süheyla gülümseyip ikinci kez aynı cümleyi kurdu bana.
''İkinci izleyişim benim de, ama ileride bir daha izleyebilirim.''
''Ayy. Durumuma yazıcam ismini.'' deyip telefomumu elime aldım ve 'Kaplumbağalar Da Uçar' yazdım ''Ey Kudüs' ün gölgeleri ezanlarını duyur bana'' yerine.
'' Bu tarz filmleri seviyorum. ''
'' Ben de.'' dedim ve kucağımdaki boşalan mısır teknesini sehpanın üzerine bıraktım.
Bugünümü Süheyla'mla geçirmiştim. Beraber hamur işi yapmıştık, sohbet etmiş ve yaptıklarımızın yarısını midemize indirmiştik. Ardından ben bolca dertleşmiştim onunla. Teselli veremediği bir teselli faslından sonra kitaplarla ve şiirlerle haşır neşir olmuş, Filistin ve Suriye'den girip İslam aleminin durumundan konuşmaya başlamıştık. Akşam olduğunda da mısır patlatmıştım ve film izlemiştik. Telefonuma gelen mesajla yorgun yüreğime bir yorgunluk daha çökmüştü. Arkadaşım, yeğeninin vefat ettiğini ve Yasin okuyup okuyamayacağımı sormuştu. Okuyabileceğimi söyleyip mesajı yolladıktan sonra Süheyla'yla abdestlerimizi tazeleyip elimize Yasin cüzlarımızı aldık. Dua da ettikten sonra boş boş oturmuştuk bir kaç dakikalığına. Bu boş bakışlarımızı bölen Asiye teyzemin kapıyı açması ve kafasını içeri sokup 'Selamünaleyküm kızlar!' diye bağırmasıydı.Yaşasın! Sonunda gelmişti!
''Asiye sultanım, hanım ağam, halam, papatyam...'' diye saymaya başlayıp boynuna atladım. ''Özlettin kendini yaa. Nerelerdesin sen nerelerde??''
''Özlediysen gelseydin kızım. Bizim köyün havasını da alırdın hem.''
'' İnşallah alırım sizin köyün havasını da bir gün.''
Benden ayrılabilen Asiye halam Süheyla'ya da sarıldı sıkıca.
Bu hafta karman çorban duygular içinde geçecekti anlaşılan. Affan sayesinde kötü duygular. Asiye halamın gelmesinin mutluluğu.
Süheyla'yla görüşmemizin ve dertleşmemizin ferahlığı. Teyzemlerin gelecek olmasının sevinci. Rabbim sabır versin.
Derin sularda gömülüyordum. Gittikçe batıyordum. Arada bir soluk alabiliyordum. İnşallah batmazdım tamamen. Af!
En azından, benden kötü durumda ve şartlarda olan kardeşlerimi düşünüp iyiyim diyebiliyordum.