Sabahın ilk ışıklarıyla, Şirin vücudundaki tüm ağrılara rağmen gözlerini açtı. Sırtındaki acı hala tazeydi, ancak yine de evin işleri aksamasın diye hızla sofrayı hazırlamaya koyuldu. Bugün o da araziye gidip çalışacaktı.
Şirin, yıllardır süregelen fiziksel acılara alışmıştı. Çocukluğundan beri işittiği hakaretler, gördüğü darbeler hayatının bir parçası olmuştu. Fakat tüm bu zorlukların arasında elinde kalan tek güzellik, yaptığı resimlerdi. Hayallerinin ne kadar imkansız göründüğünü bilse de umut etmekten asla vazgeçmemişti.
Başına şalını taktı, üzerine fiziğini belli etmeyen bol giysilerini geçirdi. Babasının sert sesiyle irkildi: “Yürü, anası kılıklı! Hadi oyalanma!”
Bu sözler, Şirinin kalbine bir hançer gibi saplanırken, başını kaldırdı ve hiçbir şey olmamış gibi arkasından yürümeye başladı. Gözlerinde dolan yaşları içine atarken, araziye doğru ilerleyen babasının ardından sessizce adım attı. Pamuk tarlası, sabahın erken saatlerinden itibaren harıl harıl çalışan insanlarla doluydu. Şirin, kadınların olduğu tarafa doğru hızla ilerledi. Kimsenin dikkatini çekmek istemiyor, sadece işini yapıp günü bitirmeyi umuyordu. Ancak kadınların arkasından fısıldaşmaları çok geçmeden kulağına doldu.
“Bunun anası da böyleydi, delinin teki!” diye kısık bir sesle konuşuyordu biri.
“Baksana, şimdi buraya gelmiş. Neyin peşinde acaba?”
Şirin, duyduğu sözlere aldırmamaya çalıştı. Gözlerini yere dikti, işine odaklanmaya çalışarak derin derin nefesler aldı. Ağırlaşan bedeni, sabahki enerjisini hızla tüketiyor, hareket ettikçe daha da yoruluyordu. Kadınların devam eden fısıltılarını bastırmak ister gibi kulaklarını tıkadı ama bazı kelimeler yine de net bir şekilde kulağına geliyordu:
“Beyin oğlu dönmüş, duydunuz mu?” dedi bir kadın heyecanla.
“Dönmüş mü? İstanbul’dan mı gelmiş yani?”
“Evet, buradaki işlere bakmaya gelmiş diyorlar. Ama kimse gözüne bile bakamıyormuş. Çok zalimmiş!”
Bir diğeri başını salladı, sesi biraz daha alçaldı ama merak doluydu: Beyin karısının psikolojik sorunları varmış, bundan kaç sene önce intihar etmiş.” Kimse sözünü bile etmez “Şimdi de genç bir kadın almış diyorlar. Kendinden küçük bir kadınla buralardan gitmiş. İşler de oğluna kalmış. Bu oğlanda o zamandan beri yoktu ortalıklarda, babasıyla konuşmuyormuş Nazife bilin mi!
Bu sözler Şirinin kulağına dolduğunda, yüreği bir anda sıkıştı. Kadınların konuşmaları, ona ağır bir trajediyi fısıldıyor gibiydi. Çalışan elleri istemsizce yavaşladı. Kendi yaşamı ne kadar acı dolu olsa da, bir başkasının bu kadar büyük bir dram yaşaması ona bir anlığına kendi dertlerini unutturdu.
Aman sende Nazife, beyin oğlunun burada ne işi var gider şehirdeki işlere bakar.
Şirin, kadınların konuşmalarını duyar duymaz irkildi. Kim olduğunu bilmiyordu ama bu zalim dedikleri adamın yanından bile geçmek istemiyordu. Yüreği korkuyla sıkıştı, fakat işine devam etmeye çalıştı. Fakat vücudu, uzun zamandır taşıdığı yüklerin altında daha fazla direnemedi.
Yavaşça gözleri karardı ve bir anda yere yığıldı. Kadınlar, Şirinin aniden düşüşüyle panik içinde bağırmaya başladılar. Yanına yaklaşıp yüzüne su tutmaya çalışsalar da Şirinin bedeni zayıf düşmüş, kalkacak mecali kalmamıştı.
Kalabalık büyüdükçe, kadınlar arasında dedikodular da artmaya başladı.
“Beyin arabası ilerde bunu görürse vay halimize" diye telaşlandılar!”
O sırada kahya, oturduğu yerden kalktı. Gür sesiyle, kalabalığı yara yara Şirinin yığıldığı yere doğru ilerledi. Yerde yatan genç kızı görünce kaşlarını çattı. “Bu kız da kim? Ne oldu burada?” diye sordu, sesi sert ve otoriterdi.
Etrafındakiler korkuyla geri çekildiler, kimse konuşmaya cesaret edemedi. Kahya, tekrar seslendi: “Bunun ailesine haber verin. Birileri gelip bu kızı buradan alsın!”
Etrafındaki adamlar hemen harekete geçti. Kalabalığın içindeki kadınlar ise bir köşeye çekilmiş, olay hakkında dedikodu yapmaya devam ediyorlardı.
“Beyimiz bu hali görürse hepimizi işten kovar vallahi!” dedi biri.
“Daha geçen hafta kimseye acımadan birkaç kişiyi işten çıkardı,” diye ekledi diğeri.
Şirinin bilinci hala yerine gelmemişti. Yüzü solgun, vücudu hareketsiz bir şekilde yerde yatıyordu. Kahya, sert bir sesle bağırdı: “Ne dikiliyorsunuz hala? Biri su getirsin, bir diğeri de ailesini bulsun hemen!”
Buna rağmen kalabalık dağılmamış meraklı bakışlarla izlemeye devam ediyorlardı. Kadınlar aralarında yine dedikodu yaparak durum hakkında konuşmaktan da geri durmuyorlardı.
“Kim bilir ne oldu da böyle bayıldı.”
“Bunun yüzünden hepimiz işimizden oluruz, görürsünüz!”
Beyimiz görürse yandık!