Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verilen Vural ile birlikte, Rüya Demir’in içinde bir şeyler daha yerinden sökülüyordu. Gözleri, hâlâ ıslak mezar taşına takılı kalmışken, ellerini sımsıkı yumdu. Yanında duran Albay babası, Atilla Demir’in omzuna kısa bir an yaslandı. Ardından ayağa kalktı.
“Ben askerim baba,” dedi, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak. “Askerlikten vazgeçmeyeceğim. Vural’ın kanı yerde kalmayacak. Bu ülkeye kast eden her hainin karşısına dikileceğim.”
Atilla Demir, kızının bu sözlerini önce sessizce dinledi. Sonra başını eğip alnından bir öpücük kondurdu.
“Biliyorum. Baban olarak değil, bir komutan olarak söylüyorum: Bu üniforma senin ikinci derin. Onu artık daha da büyük bir sorumlulukla taşıyacaksın.”
Rüya, tek kelime etmeden ayağa kalktı. Vural’ın eşine sarıldı. Minik bebeğin başını okşadı. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ama yüzü kararlıydı.
Ertesi gün şafakla birlikte İstanbul’u sessizce terk etti.
Van Jandarma Komando Tümeni...
Doğunun çetin coğrafyasına karşı dimdik duran bir karargâhtı.
Rüya Demir görev yerine döndüğünde, mesai arkadaşları onu sessizlikle karşıladı. Herkes onun ne yaşadığını, ama daha önemlisi neye dönüştüğünü anlamıştı. Artık karşılarında sadece bir subay değil, gözünü kırpmadan ateşe yürüyen bir savaşçı vardı.
Göreve döndüğü ilk hafta masasını boşalttı, tüm geçmiş evraklarını taradı, eğitim sahasına indi. Dağ tırmanışı, hedef atışı, gece intikali, teknik analizler… Ne varsa içine daldı. Uyku yok, bahane yok. Terden sırılsıklam olana kadar durmadı.
Tabur komutanı onun bu çalışkanlığını göz ardı edemezdi. Haftalar geçtikçe Rüya'nın disiplini, hızı ve kararlılığı bir efsane hâline geldi.
Ve bir sabah...
Tümen karargâhına gelen terfi emriyle yüzünde donuk bir tebessüm belirdi.
YÜZBAŞI RÜYA DEMİR
Artık sorumluluğu daha büyüktü. Ama onun kalbi, daha da büyüktü. Çünkü bir hayali vardı: Suriye sınırında aktif görev almak, ülkenin en kritik hattında savaşmak.
Bu istek, yalnızca cesaret değil; yemin gereğiydi.
Vural’a verilen bir söz, bayrağa duyulan bir sadakattı.
Komutanlarına doğrudan başvurdu.
“Sayın Komutanım, Suriye sınırındaki kritik bölgelere atama talep ediyorum. Görev yapmaya hazırım. Ekip oluşturmak, eğitim vermek, sahada aktif görev almak istiyorum.”
Tugay komutanı dosyasını kapattı, gözlüklerini çıkarıp baktı.
“Zor bir bölge. Sıcak temas, terörist sızmaları, mayınlı arazi, şehir çatışmaları... Bu kolay değil Yüzbaşı Demir.”
“Kolay olmasın zaten,” dedi Rüya dimdik. “Ama ben o kolaylıkla değil, zorlukla yaşamak için bu üniformayı giydim.”
Komutan, bir süre sessiz kaldı. Ardından başını eğdi.
“Dilekçen kabul edilmiştir. Suriye sınırındaki ortak harekât üssüne atanıyorsun. Timinle birlikte önümüzdeki hafta yola çıkıyorsun.”
O gece Rüya Demir, yıldızlarla dolu gökyüzüne bakarken cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı. Vural’la çocukken çektirdikleri o solgun kare... Elindeki kalemle arkasına sadece iki kelime yazdı:
"Görüyorsun değil mi?"
Sonra cebine koydu, kalktı ve harekete geçti.
İlk iş olarak ekip kurdu. Kendi seçtiği altı askerden oluşan özel bir birlik... Her biri farklı yeteneklere sahipti: biri istihbarat uzmanı, biri keskin nişancı, biri sağlıkçı, biri bomba imha teknikeri, biri dil bilen bir çevirmen/hacker diğeri ise yakın dövüşte üstün eğitimli bir tim lideri yardımcısı.
Hepsi onun emrindeydi. Ve hepsi, onun disiplinine hayran kaldı. Rüya, gece eğitimleri başlattı. Sıfır hata prensibiyle çalıştı. Ne bir gevşekliğe izin verdi, ne de bir bahaneye. Kışın ortasında gece atışı, sisli havada arama-tarama, dar koridorlarda şehir çatışma simülasyonları...
Ekip onu sessizce takip etti. Kimse şikâyet etmedi.
Çünkü biliyorlardı. Komutanları, yalnızca bir görev için değil, bir yemin için savaşıyordu.
Görev günü geldiğinde Van’dan ayrılan askeri konvoy, gece saatlerinde Suriye sınırına ulaştı. Şanlıurfa üzerinden geçen özel güzergâh, zırhlı araçlarla koruma altındaydı. Yüzbaşı Demir, pencereden dışarı bakarken içinden geçenleri kimse bilmiyordu.
İçinde ne korku vardı, ne tereddüt.
Sadece adım adım yaklaşan bir hesaplaşma.
Araçlar, Tel Abyad’ın doğusundaki Türk-Suriye ortak harekât karargâhına yanaştığında gökyüzünde ilk kurşuni ışıklar beliriyordu. Sabah olmuştu. Yeni bir gün, yeni bir cephe…
Karargâh Komutanı, Rüya’yı bizzat karşılayarak elini sıktı.
“Yüzbaşı Demir. Hoş geldiniz. Artık siz de buranın bir parçasısınız. İlk göreviniz bir sızma hattını tespit etmek ve varsa geçiş yapan unsurları engellemek olacak.”
Rüya, başını salladı.
“Anlaşıldı, komutanım. Hazırlıklarımızı hemen başlatacağım.”
O an, gözleri karargâhın doğusuna, sınır çizgisine çevrildi.
Bir zamanlar haritada gördüğü o çizgi, şimdi yaşanacakların perdesiydi.
Ve o perde aralandığında…
Artık geri dönüş yoktu.
Aynı saatlerde Hakkâri kırsalında Yüzbaşı Alaz Bozkurt ve Pars Timi küçük ama etkili bir operasyon yürütüyordu. Suriye bağlantılı silahlı grupların İran sınırından geçiş yapacağına dair gelen istihbarat sonucu gece harekâtı düzenlenmişti.
Pars Timi siper almıştı. Teğmen Sarp dürbünle ileriyi tararken, Alaz telsize eğildi.
“Hedef üç kişi. Silahlı. İkisi sırt çantası taşıyor. Dördüncüsü geride kalmış olabilir. Sessiz yaklaşacağız. Emniyet sağlandıktan sonra ikazsız alın.”
Timiyle birlikte ormanın içinden sessizce ilerledi. Gözler tetikte, ayaklar sessiz... Nefes bile dikkatli alınıyordu. Nihayet düşman grubuna yaklaşıldı.
Alaz işareti verdi. Bir anda her şey oldu bittiye geldi. Düşman şaşkına döndü, etkisiz hâle getirildi. Sırt çantalarındaki içerikler incelendiğinde, Suriye’ye gönderilmek üzere hazırlanmış insansız hava aracı parçaları ve patlayıcılar çıktı.
Operasyon başarıyla sonuçlandı. Ancak Alaz’ın aklı hâlâ başka yerdeydi.
Karakola döndüğünde telsizi açtı. Açık kanalda Suriye sınırındaki karargâhı dinledi.
Bir ses duydu:
“Yüzbaşı Rüya Demir konuşuyor. Sınır hattı gözlem bölgesine ulaştık. İkinci kontrol noktası güvence altında. Devriye devam edecek.”
Gülümsedi.
“Demek vazgeçmedi.”
Telsizi kapattı. Ardından başını göğe kaldırdı.
“Görüyor musun Vural? Rüya, sözünü tuttu.”
Ve o gece…
Bir kadın komutan, karanlığın ortasında vatan nöbetindeydi.
Ve bir adam, dağların koynunda vatanını bekliyordu.
Sabah güneşi dağların zirvesinden kendini göstermeye başlarken, Pars Timi çoktan eğitim alanında toplanmıştı. Toprak zemin, gece yağan kırağıdan dolayı hâlâ nemliydi. Dağ havası ciğerleri yakıyor, nefesler buhar olup havaya karışıyordu. Komutan Yüzbaşı Alaz Bozkurt, kamuflaj montunun yakasını kaldırmış, elinde telsiziyle eğitim alanını gözlüyordu.
“Beş saniyede mevzi alın! Hadi, hareket!”
Emriyle birlikte tim üyeleri yere atladı. Silahlarını omuzlayıp hedefe yöneldiler. Her biri, defalarca tekrar ettiği bu hareketleri sanki ilk kez yapıyormuşçasına dikkatliydi. Pars Timi disipliniyle biliniyordu. Bu tim sıradan bir birlik değildi; doğuda yıllardır süren en zorlu operasyonlarda bile en ön saflarda görev almışlardı.
Yüzbaşı Alaz’ın solunda, hızlı adımlarla yaklaşan Teğmen Sarp vardı. Genç ama gözlerinde savaşın izleri vardı. Her daim disiplinli, taktik zekâsıyla ön plana çıkan bir subaydı.
“Komutanım,” dedi nefesini toparlayarak, “Alper Çavuş ekiple hedef vurma eğitimine geçmek üzere. 600 metreden keskin nişancı simülasyonu planladık.”
Yüzbaşı Alaz başını salladı. “Tamam, dikkatli olun. Karşı vadideki hareketlilikten haberim var. Rehavete kapılmayın.”
“Emredersiniz.”
Biraz ötede Çavuş Alper, keskin bakışlarıyla eğitim sahasını tarıyordu. Yaşça timdekilerden biraz büyüktü ama her biri için sanki bir ağabeydi. Operasyon zamanı olduğunda ise gözünü kırpmadan en öne geçenlerden biriydi. Gür sesiyle bağırdı:
“Zamanla yarışıyorsunuz! Her kurşun hedefi bulmazsa, sahada hedefi kaçırırsınız! Tek kurşun, tek sonuca odaklanın!”
Pars Timi, soğuk ve zorlu arazide, eğitimlerine tam teşekküllü devam ederken, binlerce kilometre ötede başka bir tim, başka bir cephede aynı disiplini sürdürüyordu…
Kum fırtınasının ardında güneş soluk bir turuncuya bürünmüşken, Suriye sınırındaki geçici üs bölgesi, Doğan Timi'nin yeni yuvası olmuştu. Beton bloklardan inşa edilmiş siperlerin ardında görevler rutin şekilde sürüyordu. Bu timin başında ise yeni atanan ve yıldırım gibi parlayan bir kadın komutan vardı: Yüzbaşı Rüya Demir.
Telsiz masasının başında haritaları inceliyordu. Etrafındaki ekranlarda uydu görüntüleri, radyo kayıtları ve bölgedeki lojistik rotalar açık haldeydi. Sert ama adil yüz hatlarına yoğun bir kararlılık hâkimdi.
Kapı hafifçe aralandı. İçeri genç, gözlüklü, ince yapılı bir asker girdi. Elindeki tabletin ekranı hâlâ ışıl ışıldı.
“Komutanım, dün geceki şifreli konuşmaların bir kısmını çözdüm. Yabancı bir lehçeyle kodlanmış. Sesi filtreleyince mesaj netleşiyor: ‘Yük yirmi kişi. Kafile gece geçecek. Türk sınırından kuzeye...’”
Rüya başını kaldırdı. “Yirmi kişi mi? İnsan mı bu yük?”
“Askerî kargo değil komutanım. Ya insan kaçakçılığı ya da esir takası... Ama bu konuşma farklı. Kodlar NATO frekansına benzeyen dış bağlantılarla şifrelenmiş. Yani içeriden değil, dış destekli bir örgüt olabilir.”
Bu genç asker, Uzman Çavuş Miraç’tı. Askerî literatürde "siber keşif uzmanı" olarak geçiyordu ama timdekiler ona sadece “Hacker” diyordu. Timin gözdesiydi. Kimi zaman uydu sistemlerine sızar, kimi zaman örgütlerin haberleşmelerini deşifre ederdi. Rüya için ise stratejik bir anahtardı.
“Çok iyi çalışmışsın Miraç. Bu bilgiler kritik. Telsizleri sessize al. Sadece el sinyalleriyle haberleşeceğiz. Şu dosyayı da istihbarata gönder, ama önce bana dijital bir rapor hazırla. Bu gece bu konuda birimlere kısa bir brifing vereceğim.”
“Emredersiniz komutanım!”
Miraç dışarı çıktıktan sonra, Rüya pencereye yöneldi. Ufukta, çöle karışmış dev askeri araçların gölgesi görünüyordu. Timin diğer üyeleri, atış poligonunda eğitimdeydi. Keskin nişancı Gaye, sağ gözü dürbüne yaslı, “hedef 300 metre” talimi yapıyordu. Yanında ise bomba imha uzmanı Yasir ve taktikçi Melis vardı.
Timin kadrosu yeni kurulmuştu ama kısa sürede içlerine işlemişti görev aşkı. Her biri farklı şehirlerden, farklı hikâyelerden çıkıp gelmişti ama ortak amaçları vardı: Rüya’nın liderliğinde bu kanlı örgütün kökünü kazımak
Pars Timi soğuk dağlarda, Doğan Timi sıcak çölde aynı anda eğitimlerine devam ederken, ortak bir kaderin onları yakında birleştireceğinden habersizlerdi. Şu an yalnızca “hazırlık” zamanıydı. Fakat Miraç’ın çözmeye başladığı bu şifreli konuşmalar, iki timin de kaderini çizecek bir fırtınanın habercisiydi.
Ve o fırtına yaklaşıyordu…