Aradan geçen üç ay, Çukurca’nın dağlarına erken bastıran sonbaharın sarı ve gri tonlarını getirmişti. Kırmızı Dere’nin dik kayalıklarını kavuran o yaz sıcağı yerini keskin, kuru bir rüzgâra ve geceleri sıfırın altına düşen ayaza bırakmıştı. Kışla bahçesindeki toprak artık kurumuş yapraklar ve hafif çiğ taneleriyle kaplıydı. Sınır hattındaki o büyük operasyonların ardından sağlanan sükûnet, karakolun üzerindeki o eski gergin havayı dağıtmış, yerini rutinin getirdiği sakin bir disipline bırakmıştı. Ancak Tuana için bu üç ay, sadece mevsimin değil, kendi bedeninin ve ruhunun da tamamen kabuk değiştirdiği bambaşka bir dönemin habercisiydi. Sabahın ilk ışıkları revirin çinko kaplı çatısına vururken, Tuana masasının başında oturmuş, önündeki haftalık ecza dökümünü inceliyordu. Fakat son iki haf

